İNSAN TELAKKİSİNE DAİR TEREDDÜTLER

İNSAN TELAKKİSİNE DAİR TEREDDÜTLER

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

Fikirteknesi külliyatı, kalb ve zihin havzasını ayrı iki enfüsi mahal olarak kabul etmiş ve insan telakkisini bu temel tasnife göre inşa etmiştir. Doğrusu kalb ve zihnin iki ayrı enfüsi mahal olduğundan emin değilim. İnsan telakkisini temellendirmek açısından bu tasnif doğruysa çok mühim, yanlışsa çok ağır zararları olan bir yaklaşımdır. İnsan telakkisinin temel bahislerinden olması hasebiyle hem kadim müktesebatımızda hem insana dair tetkiklerde titiz olunması ve nihayet tasavvuf merkezlerine teyit ettirilmesi lazımdır.
* Okumaya devam et

Share Button

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-1-TAKDİM

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-1-TAKDİM

Teknoloji, en özet haliyle söylemek gerekirse “alet” demektir. Alet, yani bir fikrin aleti… Mesele en sade haliyle anlaşılmalıdır ki, girift terkiplerine geçit açılabilsin. Bugün kullandığımız cihazların karmaşıklığı (giriftliği) teknolojinin ne olduğunu unutturdu. Ne olduğunu unuttuğumuz için onu fikirden bağımsızlaştırdık, müstakil bir saha gibi anlamaya başladık.

Teknoloji, umumiyetle tabiatta ve özellikle de canlılardaki bazı hususiyetlerin alet haline getirilmesi, o hususiyetlerin aletlerinin imal edilmesi şeklinde, “misal” üzerinden ilerlemiştir. Yirminci asırda ancak “muhayyel” terkiplere ulaşmaya başlamış, misallerden uzaklaşarak akli ilimlerde nispeten yoğunlaşabilmiş ama hala büyük kısmı misaller üzerinden ilerlemeye devam etmiştir.
Okumaya devam et

Share Button

ŞAHSİYET -İnsan Olmanın Asil Hali-E-KİTAP Haki DEMİR

Kendini kendine konu edinmeyen insan şahsiyet sahibi olamaz. Kişilik, insanın kendini hayatın tabi seyrine ve çalkantılarına bırakması halinde içinde yaşadığı hayat ile mizaç hususiyetlerinin harmanlanmasından meydana gelebilir. Fakat kendine ve hayata müdahale etmeyen insanda şahsiyet oluşmaz ve gelişmez.

İnsanın kendini konu edinmesi fevkalade zordur. Buradaki zorluğun en önemli sebebi, idrak mekanizması ile ilgilidir. İdrak faaliyeti, genellikle idrak eden ile idrak edilenin farklı varlıklar olması ihtimali üzerine bina edilmiştir. İdrak eden ile idrak edilenin aynı olması, insanın kendini konu edinmesidir. Bunun gerçekleşebilmesi için idrak faaliyetinin büyük bir manevrayla insanın kendine doğru kıvrılması gerekir. Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-1-TAKDİM

İslam Maarif Nizamının Talim ve Terbiye Süreçleri-1-Takdim
***
TAKDİM
İnsan telakkisi her meselede karşımıza çıkan, her meseleyi temellendirmek için ihtiyaç duyduğumuz ana mevzudur. İslam maarif anlayışı ise doğrudan insan telakkisi ile alakalı bir alan olup, sıhhatli ve muhkem bir insan tahlilini şart kılar. Bu meyanda mevzumuz hala “insan”dır.
İslam maarif nizamının talim ve terbiye süreçlerinde, insan bahsi, doğrudan tedrisatın mevzuu olarak insandır. Tedrisatın hedeflerine atıf yapılsa da bu çalışmada esas olan, tedrisatın gerçekleştirilme süreçleridir. Bir taraftan hedefler işaretlenirken diğer taraftan insanı o hedeflere sevkedecek tedrisat tatbikatını, o hedeflere akacak mecraların tespitini, o hedefleri gözden kaçırmayacak güzergahın tayinini göstermektir.
İnsanın kalbi-ruhi havzası ile zihni-akli havzasında bazı merhaleler mevcut. İnsan, potansiyel olarak (mahfuz bilgiyle) her şeyiyle birlikte doğduğu halde, ruhunda merbut mahfuz bilginin lif lif açılması, hayatta gerçekleştirilmesi, bunlarla bir kalbi-ruhi ve zihni-akli havzaları, özet olarak şahsiyet inşa etmesi gerekiyor. Ne var ki, bebeklik, çocukluk, gençlik gibi birbirini takip eden merhaleler, ruhta mevcut olan mahfuz bilginin (mizaç hususiyetlerinin) yavaş yavaş açılmasına müsaade ediyor. Şartları oluşmayan, zamanı gelmeyen bilgilerin zuhuru imkansızdır. Öyleyse neden uğraşıyoruz? İnsanın tabii hayat seyrindeki bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk gibi merhalelerde, zamanı gelen mahfuz bilginin zuhur şartlarını, imkanlarını, iklimini oluşturmak gerekiyor. Tedrisat işte tam olarak budur, bunu gerçekleştirmek için vardır. Çünkü mahfuz bilginin zuhur zamanının gelmesi, tezahürü için kafi değil, şartları, imkanları, iklimleri oluşturulmadığında mahfuz bilgi zuhur etmiyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-17-VARLIK TELAKKİSİ-3-

Varoluş sürecinin üçüncü safhası, “idrak” etmektir, o da akıldadır, akıl da insandadır. Akıl idrak merkezidir, idrak edebilmek, varoluş sürecinin “insani alana” girdiğini gösterir. Kainattaki her varlık çeşidinin ufku insandır, varoluş sürecinin “insani alana” girmesi, ana mecrasına ulaştığını gösterir.
Varoluş süreci, “insani alana” ulaşana kadar asıl ve asil mecrasını bulmamış haldedir ve insani varoluş sürecinin malzemelerini, vasıtalarını, imkanlarını hazırlamak içindir. Bu sebeple topyekun varlık alemi (kainat) için bahsi edilen varoluş süreçleri, kendi başına bir mana ve maksat ifade etmeyen, insana ulaşmadığı takdirde muhtevasını ve mecrasını bulamayan bir deveran halindedir. Toplan varlık haritasının nirengi noktası, nispet ölçüsü, ufuk çizgisi insandır.
Varlık mertebesinin zirvesi insan olduğu gibi, varoluş sürecinin ana mecrası da insandadır. Bu sebeple insandaki varoluş süreçleri, kainattaki toplam varoluş süreçlerinden daha kıymetli, daha girift, daha zahmetlidir. Öyleyse insandaki varoluş süreçleri ayrıca tetkik edilmeli… Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

TAKDİM
İslam irfanı, insan, hayat ve medeniyeti üç esas üzerine bina eder. Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim…
Müslüman şahsiyeti, kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selimin mütekamil terkip kıvamında meydana gelir. Kalp insandaki her şeyin kaynağı olan vahadır çünkü ruhun aranılacağı yer orasıdır. Ruhun meskun mahallini temiz tutmamak, insandaki tüm inşa faaliyetlerini akamete uğratır. Akıl, insanın tefekkür, karar ve tatbik merkezidir ki onun selamete kavuşamamış olması, nefse teslim olması manasına gelir. Duygu insandaki en güçlü enfüsi akıştır ki, kaynağı ta ruhta (ve kalpte) olduğu için önüne geçilmez bir seldir. Eğer sıhhatli bir mecra inşa edilemez, akış istikameti ve üslubu tayin edilemezse, zevk-i selim meydana gelmez. Zevk-i Selim, kalbin (ruhun) zevk almasıdır, nefsin değil… İnsanda imandan sonraki en büyük inkılâp, nefsin arzularından değil, ruhun arzularından zevk alabilir hale gelmektir.
İslam insanda bu üç hedefi gerçekleştirmek ister. Fakat bunların bir insanda, mütekamil kıvamda terkip olması enderdir. Bu üç hedef, Müslüman şahsiyetinin ufkudur. Hem üçünün bir arada gerçekleşmesi ufuktur hem de her birinin gerçekleşmesi…
Üçünün bir insanda gerçekleşmesi, o insanın mürşit olduğuna delalettir. Sadece Kalb-i Selimin bir insanda gerçekleşmesi o insanın velayetine kafi delildir. Lakin velayet tabii olarak Zevk-i Selimi de ilzam eder. Zevk-i Selim ile Akl-ı Selim bir insanda gerçekleşirse, o kişi alim olur. Sadece Akl-ı Selimin bir insanda gerçekleşmesi, o kişinin akil (mütefekkir) olduğuna işarettir. Galiba tüm bunlar böyledir ama en doğrusunu Allah bilir.
Kalb-i Selim, imanın, istikamette sübuta ermesi, Akl-ı Selim, aklın, güzergahı tayinde isabet kaydetmesi, Zevk-i Selim ise hayatın hakikati olan “ruhi hayatın” galip gelmesidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-13-İNSAN TELAKKİSİ-10-

Zevkte vahdeti gerçekleştirmek mümkün oluyorsa, “hüzün” nedir? Çünkü dünya ruh için gurbettir. Ruh ne kadar zevk alırsa alsın, aldığı zevk, gurbet zevkidir. Gurbet ise tabiatı gereği hüzün kaynağıdır. Bu sebeple ruhun hüznü, zevkindeki gibi kesintisizdir.
Ruh, kainatta yaşanabilecek en kesif zevki yaşar, zevkin zirvesine çıkar. Ne var ki ruh, vatan-ı aslisine ve orada yaşadığı zevke meftundur. Ruhun “vatan-ı aslisi”, dünyadan önceki bulunduğu yer ile dünyadan sonraki gideceği yerdir. İhtimaldir ki, “alem-i ervah”taki hayatı da cennete muadildir fakat orada “insan terkibine” kavuşmadığı için, “hususi” bir durum mevcut olmalı.
Ruh ne kadar baki olsa, ne kadar zamanüstü varlık olsa, ne kadar hakikatin zevkini yaşasa da, bu dünyaya ünsiyet kesbetmemiştir, bu dünyada gurbettedir. Her ne kadar nefs ruha irca olunduğunda ruh maddeden (fani olandan) azade hale gelse de, bir şekilde bedenle, nefisle, maddeyle irtibat hali devam eder. Bunlardan azade hale geldiğinde de devam eder, çünkü bu bir “emirdir”. Ruh zaten “emir aleminden” olduğu için, emre isyan edemez, etmez, vadesi (süresi) dolana kadar bu dünyada, nefisle beraber, bu bedende bulunur. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-10-İNSAN TELAKKİSİ-7-

Nefsin iman etmemesinin bazı mühim tehlikeleri var. Ruh perde arkasında da olsa sürekli (her insanda farklı periyotlarla) kendini hatırlatır. Ruh, iman etmiş halde bulunduğu için, kendini hatırlatmasının bir kısmında imanını izhar eder. Ruh zaten çok kuvvetli bir varlıktır, imanı ise, kendi varlığındaki en güçlü hamlesi, faaliyeti, tezahürüdür. Nefs, ruhun imanını izhar etme hamlesi karşısında dayanamaz, direnemez, tamamen reddedemez. Varlığına ruha borçlu olan nefs, ruhun temel temayülü ve hamlesi olan imana karşı mutlak manada karşı çıkmak iktidarında değildir. Bu cihetle ruh imanını mutlaka izhar eder.
İman etmeyen, ruhun imanına da karşı koyamayan nefs, ruhtan aldığı iman hamlesini, hareketini, faaliyetini kabul eder fakat muhtevasını, istikametini, güzergahını değiştirmeye teşebbüs eder. Bu büyük tehlikedir ve çok yaygın bir durumdur.
Nefs, bir taraftan inkar etmekte diğer taraftan da ruhun iman hamlesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Kendinden, kendinde merkezleşmekten, kendine “inanmaktan”, kendine tapınmaktan vazgeçmez fakat ruhun iman hamlesine de direnemez. İmana karşı direnemeyen, inkardan da vazgeçmeyen nefs, ruhtan gelen iman hamlesini (aksiyonunu), kıvırır, büker, bozar, değiştirir ve yeni bir “iman” inşa eder. İnşa ettiği iman, ya kendini merkeze alan veya kendine tapınmayı da mümkün kılan veya kendinin de faydalanacağı bir mahiyet taşır. Böylece hem ruhu tatmin eder hem de hayatta kendini “gerçekleştirir”.
Bir misal konunun vuzuha kavuşmasına kafi olmalı… Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-

İNSAN TELAKKİSİ-1-
Maarif, insan inşasıdır. İslam Maarif Anlayışı ise Müslüman şahsiyet inşasının irfan yekunudur. Öyleyse mesele şu sacayağını takip eder; İslam nedir, İnsan nedir, Müslüman şahsiyet nedir. “İnsan tabiatı”, “İslam’ın insan telakkisi”, “İslam’ın inşa etmeyi istediği şahsiyet numunesi” başlıkları birbirinden farklıdır. Günümüzde birçok konu birbirine karıştırıldığı için, sıhhatli tetkikler yapılamıyor, sıhhatli fikir ve ilim üretilemiyor. Müslüman ilim ve fikir adamları, “insan nedir?” sorusu ile hiç ilgilenmeksizin, doğrudan doğruya İslam’ın istediği şahsiyet numunesinden bahsediyorlar. İnsanı anlamadan, İslam’ın arzu ettiği insanı anlayacaklarına dair bir vehim içindedirler. Madenin ne olduğunu bilmeden eşya (alet) imal etmeye benzeyen bu durum, hem İslam’ı anlamayı engelliyor, hem insanı anlamayı, hem de İslam’ın istediği şahsiyet terkibini…
İnsan bahsinde onlarca kitap telif ettiğimiz için, burada, insanı, maarif cihetiyle ele alacağız. İnsanın ne olduğu, İslam’ın insanı nasıl teşhis ettiği, inşa etmek istediği şahsiyet numunesinin ne olduğu hususlarını takip ederek, “İslam’ın insan telakkisini” kısaca tetkik edeceğiz.
*
İnsan tabiat havuzu, kainattaki tüm varlık çeşitlerinin tabiat hususiyetlerini ihtiva etmekte, ek olarak da sadece insana has ve ait olan ruhu, toplam varlığının merkezi unsuru olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bu sebeple insan tabiat haritasını çıkarmak fevkalade zordur, kolay olan yolu ise, insanlık tarihinde mevcut olan her insan fiilinin, tabiat haritasına dahil olduğunu bilmektir. İslam, varlık çeşitlerinin her birinin müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken aynı zamanda her varlık çeşidinin kendi tabiat sınırlarını aşamayacağını da tescil eder. Varlık, kendi tabiat sınırlarını aşamayacağı için, “evrim” yoktur. Evrim, bir varlık çeşidinin kendi tabiat sınırını aşarak başka bir varlık çeşidi haline gelmesidir. Evrim, sadece insan telakkisi ile ilgili değil, aynı zamanda tüm varlık telakkisi (ontoloji) ile de ilgilidir. Dolayısıyla İslam, her varlık çeşidinin (ve tabii ki insanın) müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken, varlık telakkisinin de çerçevesini tayin eder. Okumaya devam et

Share Button