AHLAK HAVZASI VE “OBJE İNSAN”

AHLAK HAVZASI VE “OBJE İNSAN”

(NOT:Bu yazı, “İnsan zihninin ana haritası” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Ahlak zemini, iman ile akıl arasındaki bir alanda meydana gelir. Sadece akıl veya gerçeklik zemininde meydana gelmiş olsaydı insandaki “ben” merkezine bağlı olacaktı. Çıplak haliyle “ben” merkezine ayarlı bir yapı mümkün olsaydı eğer, davranış şekilleri diğer insanları ilgilendiren bir “kural” haline gelemeyecekti.
Davranış kuralları ile davranış şekilleri arasında mahiyet farkı vardır. Davranış şekillerinin altında (arkasında) tek insan, bir anlamda insandaki “ben” merkezi vardır. Bu mahiyet davranış şekillerini sosyal hedeflere yöneltmez. Davranış kurallarının arkasında ise tek insan değil, cemiyet ve hatta insanlık bulunmaktadır. Bu mahiyet davranış kurallarını cemiyetin varlığını esas alır hale getirir ve tek insanın değil insanlığın (en azından bir insan topluluğunun) çevresinde toplandığı bir özün hareket biçimlerini oluşturur. Davranış şekli ferdin sahip olabileceği ve riayet etmek zorunda olmadığı, hatta kendi menfaati için istismar edebileceği bir manevra niteliği taşıyabilir. Davranış kuralı, ferdin sahip olamadığı ve riayet etmekle kendini bir merkeze (topluma veya düşünceye) ayarlı hale getireceği sosyal vakıadır. Davranış kuralında cemiyet, davranış şeklinde ferd vardır.
Okumaya devam et

Share Button

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-3-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-2-

Akıl herhangi bir konuda fikir üretir veya ürettiğini zanneder veya bir düşünce havzasından (cemaat, gurup ila ahir) ödünç alırsa, orada sabit zihni alanlar üretmeye başlar. Zihni evrenin giriftliği meseleyi sadece akli sınırlar içinde tutmaz, nefsi, duyguları da karıştırırsa, sağlam zihni sabitler (fikr-i sabitler) oluşmaya başlar.
Akıl, çok zaman istikrar ile inadı, istikamet ile yobazlığı, iman ile idraki birbirine karıştırır. Bunları birbirinden tefrik edebilen, aralarındaki farklılıkları ve münasebetleri anlayan akl-ı selimdir. Aynı düşünceleri ve davranışları tekrarlamayı istikrar zanneden akıl, şartların değişmesiyle düşünce ve davranışların değişmesi gerektiğini anlamamakta ısrarcı davranabilir.
Müslüman şahsiyetin zihni evreninde, şartlardan bağımsız olarak sabit alanlar olduğu malumdur, bunların merkezinde iman, çevresinde ise her şeyi sabitlenmiş emirler mevcuttur. Sübutu mutlak olan ibadetler ve benzeri emir ve yasakların zihni evrenimizde oluşturduğu sabit alanlar, her şeyin sabit olduğu, olabileceği gibi bazı zanlara savrulmamıza sebep oluyor. Dünya güç dengelerinin değişmesi, hayatta bazı araçların kıymetinin ve tesirinin azalması veya artması gibi aslında iman ve İslam ile ilgisi olmayan meselelerde de sabit zihni alan uygulamasına savrulanlar var. Sabit zihni alan tatbikatı bazı zihni itiyatlar edinmemize sebep oluyor, bu tefekkür itiyatları ile hayatın tamamına bakmak, pratikteki gelişmeleri o itiyatlarla değerlendirmek gibi bir yanlışa düşebiliyoruz. Mubahlar alanındaki meseleleri, emirler (farzlar) ve yasaklar (haramlar) alanına taşıyor, onların seviyesinde ve katiyetinde ölçülere tabi tutuyoruz. Bu durum hem İslam’ı hem insanı hem de hayatı anlamadığımızı gösteriyor. Dışımızda koca bir dünya var, her dakika milyarlarca hadise cereyan ediyor ama biz bütün bunlara sabit zihni alanlarla bakıyoruz. Sürekli değişen dünyayı, değişmeyen fikri sabitlerimizle takip ediyor, dolayısıyla gerçekliği kaçırıyor, sanal gerçeklikler oluşturuyoruz. Okumaya devam et

Share Button

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-1-

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ
Gerçek, varlık ve vakıaların, yüksek hızdaki deveran süreçlerinin “tek anlık” tezahürleridir. Gerçek, varlık ve vakıaların bizzat kendisi değil, onların tertip, teşkil ve terkip halleridir. Tertip, teşkil ve terkip halleri ise sabit değildir zira deveran hızla devam etmekte, akış durdurulamamakta, “sübut” sağlanamamaktadır. İnsan ufku, varlık ve vakıaları “hayat” isimli havzada takip ediyor, bu sebeple ve umumiyetle varlık ve vakıaların hayat havzasındaki deveranına dikkat ediyoruz. Varlık sübuta erse, vakıalar dursa (sabitlense) zaten hayat biter, hayat yoksa insan için hiçbir şey yoktur.
Vakıa, varlıklar arası münasebetin bir kesitidir. Varlıkların çoklu özellikleri, başka her varlıkla farklı münasebetler kurabileceğini gösterir. Kaldı ki iki varlık bile birbiriyle farklı münasebetler kurabilmektedir. Bu sebeple vakıa sayısı varlık sayısından mukayesesiz daha fazladır. Varlık sayısının bile tespit edilemeyecek kadar çok olduğu dünyada, vakıa sayısını tespit muhaldir.
Vakıalar varlıktan kaynaklanır bununla beraber varlığa karşı istiklalleri yoktur ama muhtariyetleri mevcuttur. Varlıktan, varlığın özelliklerinden, varlıklar arası münasebetlerden meydana gelen vakıa, döner dolaşır ve kaynağına tesir eder. Varlık ve vakıalar birbirini inşa eder, birbirini etkiler ve bu deveran kesintisiz döner durur.
Varlık çeşitlerinden birisi, yani insan, varlık ve vakıalara “iradi” müdahalede bulunur, bulunabilir. İnsan müdahalesi dışındaki vakıa akışı, tabii seyrindedir, Sünnetullah üzere devam eder. Meselemiz insanın varlık ve vakıalar karşısındaki mevzisidir. Okumaya devam et

Share Button