İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-28-TEDRİSAT ANLAYIŞI-3-

Sohbet ile tartışma arasındaki farkları bilmemiz gerekiyor. Umumiyetle bu farkları bilmediğimiz için tartışmadan kurtulup, sohbet meclisini oluşturamıyoruz.
Tartışma aklın, dolayısıyla nefsin meşgalesi. Sohbet ise akl-ı selimin, dolayısıyla ruhun faaliyeti. Meseleye bu şekilde bakıldığında, sohbet de akıl ile yapılıyor. Zaten ruh, faaliyetlerinin kahir ekseriyetini vasıtalarla yapıyor. Bir müminin doğrudan ruhi faaliyetleri gerçekleştirecek ve hayatı doğrudan ruhi hayat olarak yaşayabilecek seviyeye gelmesi, “insan inkişaf sürecinin” müntehasına ulaştığını gösterir. Mesele de zaten bu noktaya ulaşmanın yolunu, güzergahını, istikametini, vasıtalarını, malzemelerini temin etmektir çünkü bu nokta müminin hedefidir.
İslam tedrisat usulünün müntehasına ulaşıldığında, ruhi hayat yaşanmaya başlandığında, ruh vasıtasız konuşacak kadar saflaştığında, Allah kelamından başka bir söz söylemez, Allah kelamından başka söz dinlemez. Bu güzergahın mühim safhaları ise, önce kalbi evrenin temizlenmesi, ruhun kalbi evrenin merkezine otağını kurması, sonra akl-ı selimin inşasıdır. Bundan maksat, inşa edilen akl-ı selim ile kalbi-ruhi evrenin “istikamet üzere” inkişafını temin etmektir.
*
Sohbette emniyet var, emniyetli iklimde nüfuz gayreti var. Sohbet meclisi, itimat ve itibar edilen insanlardan teşekkül eder, bu sebeple emniyetlidir, bu sebeple nüfuz gayretinden başka bir ruhi ve akli çabaya gerek kalmaz. Mümin “emin” şahıstır, bundan dolayı kendine itimat etmek gerekir. Müminin “emin” olmaması kadar, mümine itimat etmemek de sıhhatsiz bir haldir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-28-TEDRİSAT ANLAYIŞI-3-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-27-TEDRİSAT ANLAYIŞI-2-

Sohbet “meclis” kuran usuldür. Sohbetin oluşturduğu meclisi, hiçbir mükâleme (diyalog) şekli oluşturamaz. Sohbetteki iklim, kalbi-ruhi iklimdir, zihni-akli iklim değil. Kalbi-ruhi iklimin oluştuğu mecliste, “kalp dili” konuşulur, konuşan ise ruhtur.
Öncelikle sohbet meclisi “emin”dir. Sohbete katılanlar cihetinden emindir, sohbet usulü cihetinden emindir, sohbet konusu cihetinden emindir. Bu sebeplerle de sohbet meclisi, kalpler meclisidir. Çünkü kalp, emin bir meclis, emin bir iklim ister.
Kalpte tereddüt yoktur, şüphe yoktur, bu sebeple kalbi evren nezihtir. Kalpte şüphe yoktur çünkü orası imanın mekanıdır. İmanda şüphe ve tereddüt olmaz. Kalb dilinin konuşulduğu meclis, imanın meclisidir. Kalbi evren ve o evrendeki istikamet (iman) şüpheyle yoğurulamaz, tereddütle kirlenemez.
Kalbi evren, insan tahlilinde (analitiğinde) bilginin kaynağıdır. Oradan daha derin bir mahal yoktur, bilginin özünün özü orada yoğrulur. Yoğuran ruhtur, yoğurma istikameti ise imandır. Bu sebeple İslam’ın bilgi telakkisinin (epistemolojisinin) insandaki kaynağı, kalbi evren, nihai kaynak ise ruhtur. Hakikate ulaşacak olan, hakikati anlayacak olan ruhtur, hakikatin insanda tecelli ettiği mahal ise kalbi evrendir.
Hakikat insanın dışındadır, vahiydir. Fakat hakikatin insanda bir muhatabının olması gerekir, işte hakikatin insandaki muhatabı ruh, hakikatin tecelli edeceği mahal kalp, hakikatin “kelam” ve “hal” şeklindeki tezahür mekanı da sohbet meclisidir. İmana “istikamet” denmesinin sebebi de, ruhun hakikate yönelmesidir. İstikamet, ruhun, hakikat ile kurduğu münasebettir, bu münasebetin kurulduğu mahal kalp, inşa mekanı ise sohbet meclisidir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-27-TEDRİSAT ANLAYIŞI-2-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-26-TEDRİSAT ANLAYIŞI-1-

Tedrisat usullerinin şahikası, sohbettir. Sohbet, sünnettir. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin hayatının büyük kısmı, tedrisatının ise tamamı, sohbet şeklinde cereyan etmiştir. Sohbetteki tesir gücü ve verimlilik seviyesi, hiçbir tedrisat usulünde yoktur. Günümüzde batının “sohbet”i tedrisat usulü olarak hiç kullanmadığı, hatta keşfetmediği malum ama Müslümanların bir kısmının da habersiz olduğuna dair görüntüler calib-i dikkattir.
Sohbet, gönüllülük esasına dayanır. Mecburiyet olmadığı için sohbete gelenler, öğrenmeye, anlamaya hazır haldedirler. Kalpleri, ruhları, zihinleri, akılları açıktır ve talepkardır. Bilindiği üzere tedrisatın (eğitim öğretimin) en mühim meselesi, talebenin talepkarlığıdır. Talepkar olmayana bir şey vermek kabil olmaz.
Kalp açık olmadığında bir şey almaz. Kalbin açık olması, sahibinin talepkarlığı ile ilgilidir. Sahibi talepkar olmayan kalbi açmak, hariçten mümkün değildir. Kalp açık olmaksızın yapılan tedrisat, zorakidir. Zoraki tedrisat, kalbe kadar inmez, yerleşmez, kalıcı olmaz, en önemlisi anlaşılmaz, en fazla ezberlenir. İdrak faaliyetinin kaynağı kalptir. Kalbi açmayan, hazır hale getirmeyen, idrak etmek için kıvranmayan insan, tedrisat süreçlerine dahil olmaz. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-26-TEDRİSAT ANLAYIŞI-1-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-

Muvazene (denge), varlığın, insanın ve hayatın varoluş denklemidir. Muvazenenin ve muvazene ihtiyacının en katı şekilde tezahür ettiği alan “varlık bahsi”, en açık şekilde zuhur ettiği alan “hayat bahsi”, en müphem olduğu alan ise “insan bahsi”dir. Mevzuumuz hayat bahsi…
Muvazene, nizamdır, muvazenesizlik keşmekeş… Nizam hayattır, kaos ise ölüm… Hayat, keşmekeşe (kaosa) tahammül edemez, muvazene bozulduğunda tabii olarak muvazeneye doğru akar, muvazeneyi arar, en küçük muvazene ihtimaline bile sarılır. Ne olursa olsun, muhakkak muvazeneyi bulur. Muvazene denkleminin iyi veya kötü olduğuna bakmadan onu arar. “İyi muvazene”, kaosta aranmaz, iyi muvazene, muvazeneden sonra aranır.
Hayat tabii haline bırakıldığında, arayacağı muvazenede “insani altyapı” derdine düşmez. En kötü muvazene, en iyi (ki böyle bir şey olmaz) keşmekeşten daha iyidir. Çünkü muvazene, hangi muhtevada olursa olsun, hangi denklemle kurulursa kurulsun, hayat demektir. Köle-efendi münasebetinde bile isyan yoksa bir muvazene kurulabilir ve hayat bu muvazene bile keşmekeşe tercih eder. Hayatın bu tabiatı, mesela diktatörlüklerin de bir müddet devam edebilmesini izah eder. Kaosun akabinde kurulan diktatörlüklere insanların tahammül etmeleri, hayatın diktatörlüğü bile kaosa tercih etmesindendir. Fakat muvazenenin ömrünü tayin eden, muhtevası ve denklem türüdür. Muhtevası ne kadar “insani” mahiyet taşıyorsa o nispette ömrü uzun olur, aksi durumlarda ise bir müddet sonra muvazene bozulur, çünkü hayat daha iyi bir muvazene aramaya başlar. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-22-HAYAT TELAKKİSİ-4-

Dünya görüşlerinin saf tefekkür ile hayat mecraları ve hayat havzaları açmaları imkansız mıdır? Ne kadar zor olduğu malum da, imkansız mıdır? Eğer imkansız ise, bu bahsin kapatılması gerekiyor, bu istikamette emek ve zaman israf etmemek gerekiyor. İmkansız değilse eğer, saf tefekkürün hayatta gerçekleştirilmesi manasına gelecek olan bu tür hamleler, insan haysiyetinin zirvesi kabul edilmelidir.
Mümkündür lakin hususi şartları var. Bu mesele aynı zamanda dünya görüşlerinin “kudret testi” olarak kabul edilmelidir. Gerçekten fevkalade zor olan ve hususi şartları bulunan bu iş, dünya görüşlerinin zirvelerini teşkil eder. Dünya görüşlerinin nazari ve tatbiki ufkunu (zirvesini) gösteren bu mesele dikkatle tetkik edilmelidir.
Dünya görüşlerinin birbiriyle mukayesesi, hacimleriyle yapılır. Hacimleri teşkil eden iki cihet ayrı ayrı mukayese konusudur. Genişliğine doğru ne kadar insan kitlesine tatbik edilebilir olduğu, derinliğine (yüksekliğine) doğru da, hangi zirveye çıkabileceği hususu, dünya görüşlerinin mukayesesinde net veriler sağlar. Mevzumuz derinlik yani zirve yani ufuk cihetidir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-22-HAYAT TELAKKİSİ-4-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-21-HAYAT TELAKKİSİ-3-

Dünya görüşlerinin (iradi mecraların) hayatın tabii mecraları ile münasebetleri, hayatı ne kadar anladıklarını gösterir. Başka bir ifadeyle hayat telakkilerinin ne kadar isabet kaydettiğinin delilidir.
Hayatın ana damarları tabii mecralardır, muharrik kuvveti ise fikir. “Yaşanmaya değer hayat”, fikir (irade) ile tabiatın mütekamil kıvamındadır. Tabii olan ile iradi olanın fevkalbeşer terkip kıvamını bulmak gerekir. Tabii mecralar hayatın altyapısıdır, bunların reddi veya inkarı veya imhası, hayatı inkıtaa uğratır, tökezletir, yokeder. Muhtevasına “düşünce” zerkedilmeyen tabii mecralar ise, hayvani havzalara dökülür. Tabii mecralar, imkan alanlarıdır, bu mecralarda sayısız “imkan” kaynaşır. Tabii mecraları reddederek, inkar ederek, yok sayarak, sadece “düşünceye” dayalı bir hayat kurma kudreti kimseye bahşedilmemiştir. Bu tür hedefler, küçük guruplar halinde, suni hayat havzaları şeklinde muvakkaten gerçekleştirilebilir, bu tür misallere bakarak hayatı anlamaya çalışmak, hayat hakkında fikir üretmek, hayalperestliktir, ütopya peşinde koşmaktır. Yani Paris komününden sosyalist bir toplum ve hayat çıkmaz.
*
Hayatın tabii mecralarına savaş açan, hayat telakkisini bu şekilde oluşturan hiçbir dünya görüşü hayat tarafından teyit edilmez, desteklenmez, varoluş hakkı ve imkanı tanınmaz. İdealist olan, fikrin hayatını inşa etmektir, bu doğru, ne var ki, hayata rağmen hayat inşa edilmez, daim kılınamaz. Hiç kimse ve hiçbir düşünce, hayatın tabiatına rağmen varolamaz, hayatın tabiatı dışında bir hayat inşa edemez. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-21-HAYAT TELAKKİSİ-3-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-20-HAYAT TELAKKİSİ-2-

Hayatın tabii mecraları var. Kendi haline bırakılan hayat, mutlaka birçok mecra açar, o mecraların döküleceği irili ufaklı birçok havza oluşturur. Tabii mecralar ve havzalar, nispi bir nizam da oluşturur. Hayat, meşru ve gayrimeşru tüm müdahalelerden (muhal farz) uzak tutulabilse, sayısız münasebet, müessese, mecra, havza oluşturma iktidarındadır, dolayısıyla varlığını devam ettirebilme kudretindedir.
Hayatın kaynağı, insan tabiatıdır. Bu sebeple hayatın tabiatını insan tabiatından takip etmek kabildir. Ancak hayatın tabiatı, ferdin mizaç (tabiat) hususiyetlerinden ibaret değildir. Hayat, içinde bulunan insan sayısınca ferdi mizaç haritaları ve ferdi gerçekliklerden teşekkül eder. Hayat, ya bir cemiyet terkibi veya bir topluluk halitası olarak meydana gelir. Her iki durumda da, hiçbir ferdi mizaç haritası, cemiyete ve hayata “olduğu gibi” yansıyamaz. Hayat, ferdi mizaç hususiyetlerini törpüler, dengeler ve kendi ortalamasına uydurarak bünyesine alır.
Hayatın içine aldığı ferdi gerçeklikler, hayat toplamını oluşturacak şekilde eğilip bükülür. Bir cemiyette hiçbir eğitim olmasa bile, ferdi gerçekliklerin birbiriyle çatışması, her insanda bir eğitim ve eğilim oluşturur. İnsanlar aslında kendilerinin peşinde koşarlar fakat hayat bu koşuyu eğer büker ve kendine çevirir. İnsanlar ihtiyaçlarının peşinde koşarlar ama kendi ihtiyaçlarından önce hayatın ihtiyaçlarını karşılarlar. Çünkü hayat, kendini tamamlamadan hiçbir şeyi tamamlamaz, kendi ihtiyacını karşılamadan kimsenin ihtiyacını karşılamaz, kendi ihtiyacını karşılamaya katkıda bulunmayanın ihtiyacını da karşılamaz. Pek az insan hayata bir şeyler kattığını farkeder, insanların kahir ekseriyeti hayattan bir şeyler aldığını zanneder. Oysa önce hayat alır, insanlar ise önce kendilerinin aldığını zanneder. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-20-HAYAT TELAKKİSİ-2-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-19-HAYAT TELAKKİSİ-1-

Hayat, sayısız varlığın, sayısız vakıa ile birlikte kaynaştığı bir deveran halidir. Hayat da varlık gibi kesintisiz hareket halindedir. Çünkü kesintisiz bir ihtiyaç mevcuttur. İhtiyaçlar, zaman tarafından zapt altına alındığı için, devridir. Bir defa karşılandığında biten, bir daha zuhur etmeyen ihtiyaç yoktur. İhtiyacın devri (zamani) özelliği, mutlak tatmini imkansız kılar. Mutlak tatmini muhal olan ihtiyaçlar, varlığın özündeki nakısa gibi hayatı mütemadi harekete mahkum eder.
Mutlak tatminin olmaması müthiş bir zafiyet… Öncelikle zamanın hapishanesini gösteren bu zafiyet, zaman ile ilgili temel bir problemimiz olduğuna işarettir. Hayat bahsine her nasıl bakılırsa bakılsın, hikayenin özü zamanda düğümlenir. Nasıl ki varlık, gide gide “mekan” bahsinde tıkanırsa, hayat da zaman bahsinde tıkanır. Varlık ve hayat birbirinin mütemmim cüzü olduğuna göre, meselenin temeli zaman ve mekan bahislerinde kıvranır durur.
Sadece “zamani” ihtiyaçlarla tüketilen bir hayat, bedeni hayattır. Bedeni hayat, hayvani hayatın gelişmiş halidir ama o evrenin ufkunu aşamaz. Bedeni hayat, devri ihtiyaçların peşinde koşmaktan başka bir iş yaptırmaz.
İnsan, derununa gömülmüş (ruhta mahfuz) olarak “sonsuzluk duygusu” ile teçhiz edilmiştir. Derununda sonsuzluk duygusu olarak görülen bu temayül, ruhta mahfuz olan “sonsuzluk hali ve bilgisidir”. Mesele, sadece ve basit bir duygudan ibaret değil, aksine insandaki en sıhhatli ve muhkem bilgi merkezi olan ruhun sahip olduğu “temel bilgi” cinsindendir. Ruha ulaşamayan, onun perdelerini aralayamayanlar, derinliklerinden gelen “akışı” duygu zannetmekle malul bir akla sahiptir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-19-HAYAT TELAKKİSİ-1-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-17-VARLIK TELAKKİSİ-3-

Varoluş sürecinin üçüncü safhası, “idrak” etmektir, o da akıldadır, akıl da insandadır. Akıl idrak merkezidir, idrak edebilmek, varoluş sürecinin “insani alana” girdiğini gösterir. Kainattaki her varlık çeşidinin ufku insandır, varoluş sürecinin “insani alana” girmesi, ana mecrasına ulaştığını gösterir.
Varoluş süreci, “insani alana” ulaşana kadar asıl ve asil mecrasını bulmamış haldedir ve insani varoluş sürecinin malzemelerini, vasıtalarını, imkanlarını hazırlamak içindir. Bu sebeple topyekun varlık alemi (kainat) için bahsi edilen varoluş süreçleri, kendi başına bir mana ve maksat ifade etmeyen, insana ulaşmadığı takdirde muhtevasını ve mecrasını bulamayan bir deveran halindedir. Toplan varlık haritasının nirengi noktası, nispet ölçüsü, ufuk çizgisi insandır.
Varlık mertebesinin zirvesi insan olduğu gibi, varoluş sürecinin ana mecrası da insandadır. Bu sebeple insandaki varoluş süreçleri, kainattaki toplam varoluş süreçlerinden daha kıymetli, daha girift, daha zahmetlidir. Öyleyse insandaki varoluş süreçleri ayrıca tetkik edilmeli… Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-17-VARLIK TELAKKİSİ-3-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-16- VARLIK TELAKKİSİ-2-

Varoluş sürecinin ikinci safhası, “hal” sahibi olmaktır, o da canlılıktır. “Hal”, bir açıdan bakıldığında hareketin başında ve sonunda, başka bir açıdan bakıldığında hareket “hal”in başında ve sonundadır. Böylece her ikisi de birbirini inkıtaa uğratır, birbirinin kesintisizliğini iptal eder ve birbirini kuşatır. Hal sahibi varlıkların hareketleri, kesik kesiktir.
“Hal” sahibi olmak, hareket sahibi olmaya nispetle, varoluş sürecinde ileri bir safhadır. Aralarındaki mesafe, aşılabilir kısalıkta değil. Hiçbir cansız varlık bu mesafeyi aşıp, “hal” sahibi olma iktidar ve istidadında değildir. Varoluş sürecinin hiçbir safhası, diğerinin devamı değil, her biri diğerlerinden müstakildir. Müstakil olduğu için, her birinin bilgisi de müstakildir ve kendi alanına aittir. Varlık evrimleşerek mesafe kat etseydi, kendinden önceki safhanın bilgisine sahip olurdu, oysa durum öyle değil. Her safhanın bilgisi, o safhaya aittir ve orada kalmaktadır. Sadece insan, ruh ve akıl ile teçhiz edildiği için, tüm varoluş safhalarına dair bilgi ve idrak sahibidir. İnsanın bu bilgisi de, evrim yoluyla değil, bizzat kendisine ait hususiyetler cihetiyledir.
Hal sahibi olmak, varlıktan hayata geçiştir. Kesintisiz hareket durumundaki varlık, hayat sahibi değildir. Bu sebeple eğitim değil, doğrudan şekillendirmeye muhataptır. Hayatın başlamasıyla birlikte eğitim de başlar.
İslam maarif anlayışı, insan ile mahdut değildir, bitki ve hayvanlara da şamildir. Bitki düşük yoğunluklu “hal sahibi”, hayvan ise ona nispetle yüksek yoğunluklu “hal sahibidir”. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-16- VARLIK TELAKKİSİ-2-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-15-VARLIK TELAKKİSİ-1-

Hayat, eksiğin tamamlanması, zafiyetin telafisi, ihtiyacın karşılanması için gerçekleşen deveranın yekununa verdiğimiz isimdir. Bir şey tamam olduğunda hareket sükut eder. Hareketin sebebi, kudret değil, zafiyettir. Eksiklik yoksa hareket sebebini bulamaz, sebep yoksa hareket yoktur. Kudret sıfır ise hareket yine yoktur, hareketin asgari bir kudrete ihtiyacı var. Bu sebeple kuvvetsiz hareketten bahsetmiyoruz, eksiklikten bahsediyoruz. Eksiklik, “yokluk” ile “varlık” arasındaki sürecin adıdır. “Yok”, hareket edemez, kendini tamamlamış olan da hareket edemez. Kainat, dünya, insan, hayat “varlık” ile “yokluk” arasındaki berzahtır. Tüm hikaye, bu berzahta cereyan eder. Kainatta iki uçtan birinin varit olduğu iddiası, varlık ve hayata dair sıfır bilgi, azami cahilliktir.
Cenab-ı Allah Azze ve Celle, kainattaki hiçbir varlığa “mutlaklık” kudret ve vasfını ihsan etmemiştir. Mutlak kudret, uluhiyet vasfıdır, kendisinden başka hiçbir varlığa bu hususiyeti lütfetmemiştir. Bu sebeple tevhid, varit ve vaciptir. Kainat ise, varlık ile yokluğun berzahındaki mütemadi deverandan ibadettir.
*
Cansız varlıklardaki hayat, hareketten ibarettir. Varlıkları da harekettir. Onlar “hal” sahibi değildir, hal yoksa hareket kesintisiz devam eder. Bu sebeple varoluş sürecinin ilk safhası “saf hareket”tir, bu da cansız varlıklara aittir. Kesintisiz hareket, “varlık” menziline ulaşamamış “varoluş” sürecidir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-15-VARLIK TELAKKİSİ-1-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-14-İNSAN TELAKKİSİ-11-

Netice olarak; İslam’ın insan telakkisine maarif anlayışı çerçevesinden bakıldığında, şu ana hususları tespit etmek gerekir. Ruh-Nefs-Akıl sıhhati, İman-Duygu(his)- Tefekkür sıhhati… Başka bir ifadeyle, İman-ı Selim, Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim… Yani ruh-nefs zıtlığından ruh merkezindeki vahdete, ruh-akıl zıtlığından “akl-ı selim” merkezli vahdete, zevk-ıstırap zıtlığından “zevk-i selim” merkezli vahdete, iman-inkar zıtlığından, iman merkezli vahdete ulaşmak…
Bahsi edilen zıtlıklar, insan tabiat haritasının zirveleridir. Bahsi edilen vahdet çeşitleri de, İslam’ın insan inşasındaki ara menzillerdir. Bunların yekunu, insandaki vahdet mimarisini teşkil eder. İnsandaki vahdet mimarisi teşkil olunduğunda, ruh, zuhur sıhhatine kavuşur, nefs, ruha irca edilerek terbiye edilir, nefsin irca edilmesiyle “zevk-i selim” gerçekleşir, akıl, ruha bağlı bir bünyeye kavuşarak “akl-ı selim” haline gelir, “akl-ı selim”, ruha bağlı faaliyet göstermeye başladığı için sıhhatli tefekkür meydana gelir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-14-İNSAN TELAKKİSİ-11-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-11-İNSAN TELAKKİSİ-8-

İnsandaki temel tezatlardan biri de, zevk-ıstırap zıtlığıdır. Bu zıtlık, hissi kaynakla ilgili olduğu için doğrudan hayata dairdir. Hayatın her alanında, her anında kendini gösteren, insanın hayat ve faaliyetlerini etkileyen, istikametini tayin eden, zafiyetlerini tespit eden bir zıtlıktır.
İnsan, tabii olarak “zevk”in peşine gider, ıstıraptan uzaklaşır. Başka bir ifadeyle zevk de cazibe kudreti mevcutken, ıstırapta aksi mevcuttur. Hayat ıstıraptan hali değildir bu sebeple insan ıstıraptan müstağni olamaz. Tercih etmeksizin maruz kaldığı ıstırap, zevkin peşine gitme iştiyakını da artırır.
Hayatı zevkten uzak tutma çabalarının hiçbiri netice vermez. Zevkin aleyhine söylenecek sözü kimse dinlemez, dinleyenler anlamaz, anlayanlar gereğini hakkıyla yerine getiremez. Zevksiz bir hayat inşa edilemeyeceği için, zevksiz bir dünya görüşü örülemez, örülürse tatbik edilemez, tatbik edilirse mensubu, cemiyette istisna teşkil edecek kadar az olur. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-11-İNSAN TELAKKİSİ-8-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-

“İman artar ve azalır mı yoksa sabit midir?” sorusu uzun münakaşalara konu olmuştur. İmanın sabit veya değişken olması mühim bir meseledir. Sabit olması halinde insan faaliyetleriyle tehlikeye girmeyeceğini gösterir, değişken olması halinde ise tehlikeye açık demektir. Başka bir ifadeyle imanın sabit olması, ibadetlerle artıp eksilmeyeceğini gösterdiği için, ibadetlerdeki zafiyet imanı tehlikeye sokmaz. Aksine değişken olması halinde ise, ibadetlerdeki zafiyet, imandaki zafiyeti (azalmayı) getireceği için, bir müddet sonra yok olma ihtimali (tehlikesi) mevcuttur.
İmanın sabit veya değişken olduğu istikametindeki iki görüş de doğrudur. Birbirine zıt iki görüş doğru olur mu? Olur… İkisinin de doğru olduğunu tespit etmek için, kaynağına inmeliyiz. İman-inkar zıtlığı meselesi anlaşılmadan, bu iki görüşün doğru olduğunu anlamak kabil değil. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-5-İNSAN TELAKKİSİ-2-

İslam maarif anlayışının ana hedefi insanda vahdeti gerçekleştirmek olduğuna göre, insandaki temel tezatları bilmek gerekiyor. İnsan iç dünyasında çok sayıda tezat mevcut, nihai (en derindeki) tezat ise ruh ile nefs arasındakidir. Vahdet mimarisinin nihai maksadı da, en derindeki bu tezadı vahdete erdirmektir. Vahdet, ya terkip etmek veya izale etmek veya birini diğerine irca etmek veya birini diğerine tabi kılmak suretiyle gerçekleştirilir. Ruh ile nefs arasındaki temel tezadı ise ancak birini diğerine irca ederek aşmak ve vahdete ulaşmak kabil olur. Terkip etmek mümkün değildir zira ruh hiçbir şeyle terkibe tabii tutulamaz. İzale etmek mümkün değildir zira nefs yok edilemez. Öyleyse birini diğerine irca etmekten başka bir yol yoktur, irca edilecek olan ise nefstir. Maarifin tüm hedeflerine ulaşılsa fakat ruh-nefs dilemması baki kalsa maksat hasıl olmamıştır.
Nefsin ölümü, insanın ölümüdür. Nefs hayattır, dünyadır, onu öldürmek, insanı öldürmek ve hayatı bitirmektir. Zaten insanlar kendilerini öldürebilir (intihar edebilir) ama nefislerini öldüremezler. Tasavvuftaki bazı hususi hadiseler, hususi usullerin, hususi neticeleridir, başka disiplinlerde misalini bulmak kabil olmaz. Tasavvuf mecrasında elde edilen makamlarda da nefsi öldürmek sözkonusu değildir, müsaade edilmemiştir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-5-İNSAN TELAKKİSİ-2-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-

İNSAN TELAKKİSİ-1-
Maarif, insan inşasıdır. İslam Maarif Anlayışı ise Müslüman şahsiyet inşasının irfan yekunudur. Öyleyse mesele şu sacayağını takip eder; İslam nedir, İnsan nedir, Müslüman şahsiyet nedir. “İnsan tabiatı”, “İslam’ın insan telakkisi”, “İslam’ın inşa etmeyi istediği şahsiyet numunesi” başlıkları birbirinden farklıdır. Günümüzde birçok konu birbirine karıştırıldığı için, sıhhatli tetkikler yapılamıyor, sıhhatli fikir ve ilim üretilemiyor. Müslüman ilim ve fikir adamları, “insan nedir?” sorusu ile hiç ilgilenmeksizin, doğrudan doğruya İslam’ın istediği şahsiyet numunesinden bahsediyorlar. İnsanı anlamadan, İslam’ın arzu ettiği insanı anlayacaklarına dair bir vehim içindedirler. Madenin ne olduğunu bilmeden eşya (alet) imal etmeye benzeyen bu durum, hem İslam’ı anlamayı engelliyor, hem insanı anlamayı, hem de İslam’ın istediği şahsiyet terkibini…
İnsan bahsinde onlarca kitap telif ettiğimiz için, burada, insanı, maarif cihetiyle ele alacağız. İnsanın ne olduğu, İslam’ın insanı nasıl teşhis ettiği, inşa etmek istediği şahsiyet numunesinin ne olduğu hususlarını takip ederek, “İslam’ın insan telakkisini” kısaca tetkik edeceğiz.
*
İnsan tabiat havuzu, kainattaki tüm varlık çeşitlerinin tabiat hususiyetlerini ihtiva etmekte, ek olarak da sadece insana has ve ait olan ruhu, toplam varlığının merkezi unsuru olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bu sebeple insan tabiat haritasını çıkarmak fevkalade zordur, kolay olan yolu ise, insanlık tarihinde mevcut olan her insan fiilinin, tabiat haritasına dahil olduğunu bilmektir. İslam, varlık çeşitlerinin her birinin müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken aynı zamanda her varlık çeşidinin kendi tabiat sınırlarını aşamayacağını da tescil eder. Varlık, kendi tabiat sınırlarını aşamayacağı için, “evrim” yoktur. Evrim, bir varlık çeşidinin kendi tabiat sınırını aşarak başka bir varlık çeşidi haline gelmesidir. Evrim, sadece insan telakkisi ile ilgili değil, aynı zamanda tüm varlık telakkisi (ontoloji) ile de ilgilidir. Dolayısıyla İslam, her varlık çeşidinin (ve tabii ki insanın) müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken, varlık telakkisinin de çerçevesini tayin eder. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-“