Etiket arşivi: İSLAM TARİHİ

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye’nin sıhhat şartlarını (mevzuu hadis olma meselesini) tahkik etmek bir ilmi meseledir. Hadis ilmi çerçevesinde bu meseleler kılı kırk yararcasına tetkik edilmiş, farklı derecelerde sıhhat haritaları çıkarılmış, itikada müteallik olanlar hususiyetle tespit edilmiştir.

Hadis-i Şeriflerin tespiti, sıhhat derecelerinin tetkiki, mevzularına göre tasnifi bugünden geriye doğru yapılamaz. Vahy-i İlahi ve Hadis-i Nebevi, ıstılahta “haber” olarak tesmiye ve tavsif edilmiştir. “Haber”, doğruluğu-yanlışlığı kaynağına göre tespit edilen bilgi çeşidindendir. Kimse, hadis-i şerifin metnine bakarak Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam efendimizin beyanı olduğunu veya olmadığını iddia edemez. Hadis-i Şerif, dinin “kurucu kaynağı”dır, kurucu kaynak, aklın insafına teslim edilemez, tam aksine akıl (tabii ki akl-ı selim), kurucu kaynakların muhtevasına teslim olmak, kendini onlarla inşa etmek zorundadır. Hadis ilminde “metin tenkidi” tabii ki vardır ama bu usul çok dikkatli kullanılmak zorundadır. Rivayet zincirinde bir zafiyet olmadığı takdirde metin tenkidi usulüne başvurmak, dinin kurucu unsurunu akla teslim etmek manasına gelir. Zaten Risalet müessesesi aklın verasındadır, bu sebeple “kesbi mesleklerden” değildir. Risalet tavrının anlaşılabilir olduğu iddiası, zımnında, Risalet müessesesinin kesbi meslek olduğunu kabule yol açar.
İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2- yazısına devam et

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(12.02.2014)-“ÖRGÜT LİDERİ”

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(12.02.2014)-“ÖRGÜT LİDERİ”

Taner Yıldız açıkça ilan etti, “üç yıldır uzun adamın ölümünü bekliyorlar”. Arkasından başbakan açıkça söyledi, Fethullah Gülen örgüt lideridir. Uzatmadan söyleyelim, tüm bunlar meselenin safha atladığını gösteriyor. Artık imalar, ihsaslar, dolaylı ifadeler devri bitti, açık savaş başladı. Hedefler belli, şimdi yollar, güzergahlar, usuller belirleniyor.

Fethullah Gülen, ihanet örgütünün lideridir, Tayyip Erdoğan ise o ihanet örgütünün baş hedefi. Erdoğan’ın baş hedef yapılması, Gülen’in baş hedef yapılmasının meşru gerekçesidir. Artık Fethullah Gülen, bir alim değil, bir arif değil, bir kanaat önderi değil, artık o baş ihanet çemberinin reisidir ve Türkiye’nin son iki asırdır gördüğü en büyük hainidir.

Neden son iki asır? Çünkü son iki asır bu milletin tarihinde, “ihanetler çağı”dır. Son iki asırda ümmet, tarihinde gördüğü ihanetlerin toplamından daha fazla ihanet görmüştür. Son iki asırdan önceki dönemlerde bu ümmetin gördüğü ihanet, Şia ihanetidir ve onlarda ihanetin ilk müesseseleşmiş halidir. Şia’yı dışarıda tutarsak, son iki asırdaki ihanet toplamı, on dört asırlık ihanet toplamından fazladır. Bu manada Fethullah Gülen ve ihanet şebekesi, son iki asrın en büyük ihanetidir. Dolayısıyla toplam İslam tarihinin, Şia’dan sonraki müesseseleşmiş ikinci en büyük ihanet hareketidir.
CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(12.02.2014)-“ÖRGÜT LİDERİ” yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1-
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihalinden ve dinin ikmal edilip mühürlenmesinden sonra “din ile inşa” devri başladı. Bu devir tabii ki Hz. Ebubekir’in (RA) hilafeti ile başlamıştır, Raşit halifeler bu devri başlatmıştır ama esas vazifeleri, Risalet ile Riyaset arasındaki zorlu geçişi gerçekleştirmek olmuştur. Önceki peygamberler dönemindeki hadiseler hatırlandığında, bu geçişin ne kadar sancılı olduğu, bir kısmında geçişin sağlanamadığı görülür. Bu sebeple ve özellikle Hz. Ebubekir’in (RA) devr-i hilafetleri, bu geçiş sürecinin ta kendisidir ve din ile inşa bahsinde neredeyse hiçbir şey yok gibidir. O mümtaz sahabenin “sadakat” vasfının da tesiriyle, “olduğu gibi” tatbik etmek hassasiyeti itina ile muhafaza edilmiştir. “Olduğu gibi” muhafaza edilirken, Risalet devri ile Riyaset devri arasındaki geçiş dikkatli şekilde gerçekleştirilmiş ve sonraki halifelere muhkem bir zemin hazırlanmıştır.
Hz. Ömer (RA) devri, “din ile inşa” devrinin bidayeti sayılabilir, Hz. Ömer (RA) ise o devrin “kurucu şahsiyeti” olarak tarihe geçmiştir.
*
Raşit halifeler devri, Sahabe kadrosunun azalarak da olsa yaşadığı, içtihat meclislerinin Sahabelerle teşkil edildiği bir zaman dilimidir. Sahabe, Risalet tedrisatının talebesi, Risalet tatbikatının da şahidi olduğu için, İslam’ın muhtevasını ve hayata naklini en iyi anlayan kadrodur. Bu ve sayısız sebeple “din ile inşa” devrinin anlayış çerçevesini oluşturma salahiyet ve liyakati tabii ki Sahabe-i Kirama aittir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER
Hikmet anlayışı ve arayışı bittiğinden beri İslami tefekkür tıkandı, tükendi. Hikmet arayışı bitince, tarih, hadiseler silsilesinden, fikir ise metnin lügat çözümünden ibaret hale geldi. Böylece fikrin muhtevasında, hadiselerin kader sırrında mahfuz manalarının keşfi tecessüsleri tahrik etmez oldu, ruhlar, keşif hamlesi gibi insan asaletinin asli unsurunu kaybetti. O kadar ki Asr-ı Saadet bile hadiseler silsilesi halinde okunmaya başlandı, sahabe-i kiramın hayatı ise tarihin bir döneminde yaşamış insan kalabalığının psikolojik tezahürleri olarak görüldü.
Hikmet anlayış ve arayışıyla raşit halifelere baktığımızda ne görürüz? Raşit halifelerin temayüz etmiş vasıflarının İslam’ın ana sütunlarını temsil ettiğini, hatta hilafet sırasının da Müslüman şahsiyetin terkip unsurlarının ehemmiyet sıralamasını gösterdiğini farkederiz.
Sadakat (ve rikkat), adalet (ve celadet), haya (ve ahlak), ilim (ve akıl)… Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA), Hz. Osman (RA), Hz. Ali (RA)…
Müslüman şahsiyetin terkibindeki ilk sütun sadakattir. Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize sadakat… Allah’a ve Resulüne sadakat, imanın ta kendisidir. Bu manada sadakat, imanın tefsiridir. Kişinin iman ettiği nasıl belli olur? Allah’a ve Resulüne sadakat ile… Sadakat (iman) yoksa adalet, ahlak, ilim yoktur, zaten bu halde izahı da yoktur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-
Risalet tarihi ile riyaset tarihi, siyasi tarihimizin hayati meselesidir. Risalet tarihi ile riyaset tarihi arasındaki köprüyü kuran da, Sahabe-i Güzin’dir.
Risalet’ten riyasete geçiş, olmuş bitmiş bir hadiseden bahsettiğimiz için kolay gibi görünüyor. Hadiseye şahit olmadığımız ve meselenin hissi dünyamızdaki tezahürlerini yaşamadığımız için, on dört asır önceki vakıayı anlamakta zorlanıyoruz. Risalet ile riyaset devirleri arasındaki geçiş, insan şuurunu patlatacak, hissi infilaklara sebep olacak, istikametin muhafazasını neredeyse imkansız kılacak çapta bir hadisedir. Bu meseleyi birazcık anlar gibi olabilmek için Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihal haberi duyulduğu andaki Medine sokaklarının halini okumakta fayda var. Sahabe gibi dünya tarihinin en güzide kadrosunun ne hale geldiğini görmek, görür gibi olmak lazım.
*
Risalet iman mevzuudur. Risalet aynı zamanda riyaseti de ihtiva ettiği için, Risalet tarihinde oluşan idari itiyatlar, riyaseti Risalet ile birlikte düşünmenin zihni altyapısını inşa etmiştir. Geçişin zorluklarından en mühimi budur.
İslam öncesi Arap tarihinde devlet yok, şehir siteleri diye tavsif edilebilecek ve devlet mahiyeti de taşımayan, asabiye üzerine bina edilmiş belli başlı salahiyet tevzinden ibaret bir içtimai ve siyasi bünye mevcuttur. İslam, o derme çatma yapıyı kaldırmış, yerine yepyeni bir devlet ve siyaset muhtevası getirmiş, önceki tüm siyasi tecrübeleri de kesip atmıştır. Vazedilmiş yepyeni bir din ve inşa edilmiş yepyeni bir devlet var fakat bu devletin kurucusu ve tatbikçisi Risalet’tir. Risalet tarihi (Asr-ı Saadet), kendinden başka hiçbir tecrübe ve müktesebatı kabul etmeyen yepyeni bir mana haritası çizmiş ve onun tatbikatını, Risalet ile yapmıştır. Risalet devri (tarihi) ile Riyaset devri (tarihi) arasındaki geçişin ne kadar zor olduğu, sadece noktadan bile anlaşılabilir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-12-SAHABE-İ KİRAM-4-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-12-SAHABE-İ KİRAM-4-
Sahabe-i Kiram, ilk nesil olmanın mesuliyetini liyakatle yerine getirmiştir. İlk neslin birinci vazife ve mesuliyeti, kendisine teslim edilen dini, olduğu gibi muhafaza altına almak ve sonraki nesillere intikal yollarını açmaktır.
Sahabe-i Kiram, öncelikle dini muhafazaya almış, bu hususta erişilmez bir sadakat ve hassasiyet göstermiştir. Dinin muhafazası sadakat iledir, mananın tecessüm etmiş hali olan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın devr-i saadetlerinde bizzat O’na ve O’nun gösterdiği yoldan Cenab-ı Allah Azze ve Celle’ye olan sadakat, O’nun irtihalinden sonra emanetine sadakat şeklinde tezahür etmiştir.
Sahabe-i Kiram, sadakatini tescil ettikten sonra, “din ile inşa” devrini başlatmış, onun nasıl yapılacağını göstermiş, ölçülerini tespit etmiştir.
İslam tarihinin en tehlikeli geçiş süreci mevzudadır. “Din inşası”na şahit olan hatta din inşasının kendileri üzerinde gerçekleştiği kadro olan Sahabe-i Kiram, “Din inşası” ile “Din ile inşa” bahsini maharetle birbirinden tefrik etmiş, din inşasının bittiğini, dinin ikmal edildiğini en derin idrak ile anlamış, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın irtihalinden sonra “din ile inşa” devrini başlatmıştır. Malum olduğu üzere, Yahudilik ve Hıristiyanlık, bu geçitte boğulmuş, “din inşasını”, Risalet’in irtihalinden sonra da devam ettirmiş ve kendi kafalarına göre bambaşka bir din (hezeyan) inşa etmişlerdir. Sahabe-i Kiram, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilmiş insanlık tarihinin en güzide cemiyet kadrosudur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-12-SAHABE-İ KİRAM-4- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-
Sahabe-i Kiram, Risalet’ten sonra İslam’ın insanlar tarafından tatbik edilebileceğini gösteren mümtaz kadrodur. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihalinden sonra, İslam’ın, Müslümanlar tarafından tatbik edilebileceği gösterilmeliydi. Sahabe-i Kiram, Risalet olmadan, İslam’ın tatbik edilebileceğini gösteren, bu sebeple de dinin tarihteki tabii akışını gerçekleştiren muhteşem nesildir. Bu mevzuu izah etme ihtiyacımızın bir sebebi de, Şia’nın, “İmamet” anlayışındaki tabii ve insani hususiyetlerin dışına savrulmasıdır. Şia ile başlayan fakat sadece Şia’da kalmayan bu yanlış anlayış, hem tarihte hem de günümüzde ciddi marazlar üretmiştir. Şia’daki imamet müessesesi, “söylediği ve yaptığı her şey doğru olan, bu sebeple itaati vacip kılınan, sözü Hadis-i Şerife, tatbikatı Sünnet-i Seniyyeye denk hale getirilen, dolayısıyla insanüstü bir varlık olan imam” tarafından temsil edilmektedir. Bu hal, bir taraftan insani altyapıyı imha etmekte, Müslümanları, “velayet altına alınması gereken” zavallı varlıklar olarak görmekte, seksen yaşına varmış bir alimin bile “velayet-i fakıhe” itaatini zorunlu kılmaktadır. İnsani altyapıyı imha ettiği gibi, İslam’ı da yanlış anlamakta ve yeni bir din inşa etmekte, kaçınılmaz olarak bir “ruhban sınıfı” üretmektedir.
Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin devr-i saadetlerinde, Müslümanlara düşen mesuliyet, O’na mutlak itaatti. Risalet, “iman mevzuu” olduğu için, ona itiraz etmek, imansızlıktı. Sahabe-i Kiram, Risalet’e olan mutlak itaat ile Riyasete olan nispi itaati, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihallerinden sonra göstermiş, ikisinin aynı şey olmadığını bizzat hayatı ve tatbikatı ile ölçülendirmiş, kendilerinin Risalet’e olan mutlak itaatlerini, kendileri halife olduklarında Müslümanlardan talep etmemiştir. Riyasetin Risalet’in içinde eridiği Asr-ı Saadette mutlak itaati iman mevzuu olarak kabul ve tatbik etmiş olan Sahabe-i Kiram, o kritik geçiş sürecini en harikulade şekilde idare etmiş ve İslam hukukunun Riyaset faslını başarıyla inşa etmiştir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2-
Sahabe-i Kiram, İslam’ın kendi üzerinde tatbik edildiği içtimai kadrodur. Hakikatin (saf tatbikatın) faili ve mefulü halinde tatbikatın mevzuu olan birinci nesildir. Hem kendisine tatbik edilen hem de kendisinin tatbik ettiği hakikat, Sahabe-i Kiram ile içtimai havzasını oluşturmuş, Risalet’in merkezde bulunduğu müddetçe saf tatbikatı bünyesinde gerçekleştirmiş kutlu insan cemiyetidir. Sahabe-i Kiram olmasaydı İslam, nazari esaslar halinde kalacak, kitap olarak bize intikal edecek, tatbikatı yapılmamış ve gösterilmemiş olacaktı.
İslam tarihi, “ferdi hakikat” bahsinde Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz ile başlar, ferdi hakikatin içtimai tecelli, tezahür ve tatbikatı cihetiyle de Sahabe-i Kiram ile başlar. İslam, ferdi hakikat olarak Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın şahsında tecelli ederken, O’nda cem olmuş mana haznesi, tek tek ve toplu olarak Sahabe-i Kiramda hem zarf hem de mazruf halinde içtimai hayatını bulmuştur. Her Sahabe, kendi mizaç terkibiyle mütenasip olarak, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin şahsında cem olmuş mana haznesini (ilmin şehrini), kendi şahsında tecelli ettirmiştir. Her Sahabe, İslam’ın tamamına muhatap olmak üzere, kendi mizaç hususiyetleri ve istidatları istikametinde, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizde tecelli eden hakikatin bazı veçhelerine varis olmuştur. Hakikatin tüm veçhelerine varis olacak bir mizaç terkibi hiçbir insana ihsan edilmemiş, o husus münhasıran Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize lütfedilmiştir, ki bu meziyet Risalet’inin delilindendir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-
Din, tatbikatıyla birlikte dindir, İslam, tatbikatıyla tamamlamıştır. Risalet tatbikatı (Sünnet-i Seniyye) dinin kendisidir, dine ait mevzulardandır. İslam, tatbikatıyla kendini gösterdiği gibi, tatbikatını da kendinden saymıştır. Risalet tatbikatı, dinin inşai kaynağıdır. Bu sebepledir ki Sahabe-i Kiram, Risalet’in içtimai tecelligahıdır.
Sahabe-i Kiram, Risalet’in cüzü değildir muhakkak ama Risalet tatbikatının içtimai imkan alanıdır. Ferdi tatbikat ile din ikmal edilmiş olmaz, içtimai tatbikatı gerçekleştirilmemiş olan bir dinin (ve dünya görüşünün) ikmal edilmiş olmasından bahsetmek mevzuu anlamamaktır. Cumhuriyet devri laik Kemalistlerin, “din, kişinin vicdanındadır, onu içtimai sahaya taşıramaz, orada gösteremez” türünden itirazları, münferit tatbikatı esas alır. Bu tuzağa düşmemek gerekiyor, dinin ikmali, içtimai tatbikatı ile gerçekleşmiştir.
Sahabe-i Kiram, Risalet vazifesinin içtimai sahadaki tezahür mahallidir. İslam kendini tamamlamak için tatbikatını gerçekleştirmek, tatbikatını tamamlamak için cemiyetini inşa etmek istemiş, Sahabe-i Kiram bunun imkan alanını ve kadrosunu oluşturmuştur.
Sahabe-i Kiram, Risalet’in ikinci tecelli safhasıdır, birincisi malum olduğu üzere tebliğdir. Risalet’in beyan ve tebliğinden sonraki ikinci tecellisidir. Tebliğ de kendilerine yapıldığına göre İslam’ın ve Risalet’in ilk tecellisidir dense yanlış olmayabilir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5-
İslam sadece nazari beyanlardan ibaret değil, vahiy, kitap (toplam) olarak bir şahsa veya yere indirilmiş ve insanlara oradan alıp tatbik etmeleri istenmiş bir metin değil. Din, defaten de beyan buyurulmuş değil, tedrici şekilde inşa edilmiştir. Asr-ı Saadet 63 yıldır, ilk kırk yılı Risalet inşası, ikinci 23 yılı da din inşası devridir. Asr-ı Saadetin 23 yıl olduğu istikametindeki anlayış yaygındır, bu anlayış yanlış da değildir. Yirmi üç yıllık devir, din inşası safhası olduğu için, bu şekilde kabul etmek de sıhhatlidir ama Risalet mevzuunun ehemmiyeti ve dinin inşai kaynağı olma hususiyeti dikkate alındığında, Asr-ı Saadetin altmış üç yıl olarak anlaşılmasında fayda var.
Asr-ı Saadetin ilk kırk yılında Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, ceddi Hz. İbrahim Aleyhisselamın dini üzeredir, o din üzere o kadar hassastır ki, insanların, Hz. İbrahim Aleyhisselamın dini üzere O’na ittiba etmesi gerekir. Lakin O herhangi bir vazife almadığı için bir beyanı ve daveti yoktur. Ne var ki Mekke, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi, “El-Emin” olarak tanımış, vasıflandırmış ve ihtilaflarını O’nun önüne getirmiştir. Yani hayatın tabii akışı içinde O, zaten “merkezi şahsiyet” haline gelmiştir.
*
Resul olarak yaratılan ruh, bilinmez ki ne kadar zaman sonra bedenini buldu, ona taalluk etti ve onu madde olmaktan çıkaracak kadar yani kırk yıl ona nüfuz etti. İlk yaratılan varlık olan O’nun ruhu yani nur, kendisine emanet edilen bedeni, miraçta “huzura” çıkaracak hale getirdi. Ruh ile beden arasındaki tenasüp sağlandığında (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) evvelin evvelindeki Risalet vazifesi tevdi edildi. Evet, tabii ki Asr-ı Saadet 63 yıldır. Kırk yılın kırkıncı yılında, büyük hasret sona erdi, büyük vuslat vaki oldu, “Nur” ile onun mahfazası olan beden birleşti. Tabii ki ilk kırk yıl Asr-ı Saadete aittir, zira hasret, vuslata dahildir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-
Saf mananın anlaşılması saf idraktir. Saf idrak, ruhi idraktir. Saf mananın saf haliyle anlaşılması, anlaşılması için başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaması, ancak ve ancak Risalet tedrisatı ile kabildir. Müderrisi Risalet olmayan hiçbir tedrisatta, talebinin istidaları ne kadar keskin, zekası ne kadar yüksek olursa olsun, saf mana saf haliyle idrak edilemez. Bunun aksini iddia etmek, Risalet’in müderrisliğini, diğer müderrislerle, Risalet tedrisatını, diğer tedrisatlarla denkleştirmektir. Fahri Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın müderrisliği, Risaletine aittir. Herhangi birisi kendi müderrisliği ile O’nun müderrisliğini mukayese ederse, Risalet iddiasında bulunmuş olmaz mı, başkasının müderrisliğini O’nun müderrisliği ile mukayese ederse ona Risalet atfetmiş olmaz mı?
Sahabe-i Kiramın büyüklüğünün bir hikmeti de, Risalet’e talebe olmaktır, O’nun tedrisatından geçmektir. Risalet tedrisatı, saf mananın talim ve terbiyesidir. Evet, Sahabe-i Kiram saf manayı idrak etme imkanına (istidadına değil) maliktir, sebebi de müderrislerinin Risalet olmasıdır. Bu mesele, Sahabe-i Kiramın mizaç hususiyetlerinden müstakildir ve müderrisinden menkuldür. Sahabe-i Kiramın kıymeti, her cihetten O’na bağlanır, O’na irca edilir, O’na nispet edilir. Bu sebeple Sahabe-i Kiramın kıymeti tartışma dışıdır. Sahabe-i Kiramı tartışmaya açma cüretinde bulunanlar, onların “insan” olduğunu ve hata yapabileceğini söyleyerek mevzua girerler. Bu bakış ve anlayışın yanlış tarafı, Sahabe-i Kiramı, kendi merkezinde değerlendirmektir, oysa Sahabe-i Kiram Risaletin talebesidir, kıymetini Risaletten alır. Mesele hata yapıp yapmayacakları değil, saf mana müderrisinden, saf mana talimi almış olmalarıdır.
İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-4-ASR-I SAADET-1-

ASR-I SAADET
Asr-ı Saadet, en kısa ifadesiyle “din inşa” devridir. Dinin kaynağı vahiydir, vahiy saf manadır. Saf mana, saf hakikattir. Vahiy, hiçbir katkı olmaksızın hakikattir. Cenab-ı Allah’ın kelamı, hakikatten başka bir şey olamaz, olması muhaldir. Hakikat, vahiyde olduğu gibi saf haliyle yeryüzüne indiğinde ne olur? Yeryüzü (ve kainat) onu taşımaz, taşıyamaz. Yaratılmış olan, yaratıcının kelamını (yani doğrudan Allah’a ait olanı) taşıyamaz. Bu sebeple değil midir ki “emaneti” hiçbir varlık teslim almamış, almaya razı olmamıştır.
Peygamberlik müessesesinin en mühim sebebi bu olsa gerektir. Hakikat, saf haliyle peygamberlerin kalbine inzal ediliyor. Yeryüzünde hakikate saf haliyle muhatap olacak, onu taşıyabilecek bir varlık yok. Peygamberler, müderrisi Allah olan hususi insanlardır. Diğer insanlardan farklı olarak birçok “hususiyet” ihsan edilmiş olan mümtaz şahsiyetlerdir. Vahye muhatap olabilecek, onu taşıyabilecek, onu tatbik edebilecek, onu beyan edebilecek hususiyetlerle teçhiz edilmişlerdir.
Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, vahiy geldiğinde ne halde olduğuna dikkat etmeliyiz. Sahabenin, dış yüzünden şahit olduğu o halleri tarif imkansızdır. Bir defasında vahiy geldiğinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın kolu (veya dizi) sahabeden birinin dizi üzerindedir. O sahabe vahiy anını anlatırken, hali ve halini, “bacağıma o kadar ağır bir yük bindi ki, bir daha o bacağımı kullanamayacağımı zannettim”, diye tasvir ediyor. Vahyin muhatabından bahsetmiyoruz, vahyin kendisine indiği kainatın efendisinin kolu bacağının üzerinde olan sahabenin yaşadığı halden bahsediyoruz. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz devenin üstündeyken vahiy geldiğinde, deve ağırlığı taşıyamıyor ve yere çöküyor. Devenin yere çökmesi vahyin ağırlığından değil, bu nokta yanlış anlaşılmasın, devenin yere çökme sebebi, vahyin geldiği İki Cihan Serverini taşıyamamaktır. Vahiy doğrudan devenin üzerine çökse deve diye bir şey kalmaz, atomlarına ayrılır ve yok olur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-4-ASR-I SAADET-1- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-3-İSLAM TARİHİ-1-GİRİŞ

İSLAM TARİHİ
GİRİŞ
İslam tarihi, üç ana devir halinde tetkik edilebilir. Birinci devre, Asr-ı Saadettir, ikinci devre, inşa tarihi, üçüncü devre ise medeniyet tarihidir. Asr-ı Saadet, “saf mana” devridir, bu devirde “din inşa” edilmiştir. Asr-ı Saadetten sonra başlayan inşa devri, “din ile inşa” devridir. Din ile inşa devri, nazari sahalarını, havzalarını, mecralarını oluşturduktan sonra, medeniyet tarihi başlamıştır, çünkü din ile inşanın son merhalesi medeniyettir.
Asr-ı Saadetin, dinin inşa devri olması, “saf mana” devri olmazını ilzam eder. Saf mana, şekillenmemiş haliyle, sabitlenmemiş haliyle, zapt edilmemiş haliyle tezahür etmektedir. Şekilden, sübuttan, zapttan müstağni olması, mihveri, mikyası, nispeti, kaideyi ihtiva etmediğini göstermez. Tam aksine ölçüler (emirler, nehiyler, tavsiyeler, teklifler, retler) mevcuttur, bunlar Risalet eliyle tatbik edildiği için tedvin edilmesi gerekmemiştir, gerekmez. Tedvin edilmesi gerekmez çünkü Asr-ı Saadet, din inşası sürecidir. Dinin inşa süreci devam ettiği müddetçe, tedvin etmek gerekmez, tedvin teşebbüsü ise sıhhatli olmaz çünkü tamamlanmamış olan tedvin edilmez. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-3-İSLAM TARİHİ-1-GİRİŞ yazısına devam et

AHMET ALTAN’IN ŞIMARIKLIĞI

AHMET ALTAN’IN ŞIMARIKLIĞI
Ahmet Altan’ın garip bir hali var. Nefs emniyeti (özgüveni) başka misallerdekine benzemiyor. Kazanılmış nefs emniyeti ile şımartılmış nefs emniyeti arasında bir noktada görünüyor. Kazanılmış nefs emniyeti, bir çerçeve belirtir, umumiyetle de ilim adamlarında olur. İlim adamları, ihtisas alanlarındaki çalışmalarla nefs emniyeti kazanabilirler, yaşadıkları kültür havzası veya ülkede, kendi çalışmalarına denk eserler verilmemesi ve tabii olarak kendisine itibar edilmesi, kazanılmış nefs emniyetinin tipik bir misalidir. İlber Ortaylı’daki nefs emniyeti, ilim adamlarındaki kazanılmış nefs emniyetini gösteren harika misallerden biridir. Kazanılmış nefs emniyetinin “hak edilmiş” olanı, şahsiyet üzerinde harikulade durur. Kazanılmış olan nefs emniyetinin, hak edilmiş olanı ve olmayanı mı var? Evet, var… Mesela İnkılap tarihinde kazanılmış nefs emniyetine sahip olabilirsiniz ama asla hak edilmiş nefs emniyetine sahip olamazsınız çünkü dönemin arşivleri açılmamıştır ki tarihçi olasınız.
Ahmet Altan, herhangi bir ihtisas sahasından bahsetmez, ihtisası nedir bilmem ama yazılarında böyle bir beyan veya vurgu yok. Öyleyse Ahmet Altan’ı entelektüel olarak değerlendirmemiz gerekiyor, en azından yazılarını bu çerçevede yazıyor. Kendini beyan şekli, düşünce adamı olduğu istikametinde… Öyleyse Ahmet Altan’ı bu çerçevede değerlendirmek gerekir. AHMET ALTAN’IN ŞIMARIKLIĞI yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2-

İslam, varlığın bidayetini ve nihayetini açıklamıştır. Bu sebeple, varlık, insan ve hayat temel bahislerinde İslam, münhasır izah salahiyetine ve imkanına sahiptir. Hiçbir telakki, bu üç temel bahiste İslam’ın sunduğu izah hacmine ulaşamaz, ulaşması hayal bile edilemez.
İnsanın geleceğe olan yönelişleri, geçmişinin tesirinden daha az değildir. Tarihin müktesebatı ne kadar itiyorsa, geleceğin cazibesi en az o kadar çekiyor. Neticede zaman, insanın zihni evreninde ve kalbi evreninde akıyor. Tarihte biriktirdiği müktesebatın ne kadarı zihni ve kalbi evrene intikal ediyorsa o kadar itiyor, geleceğe dair ümitleri, düşünceleri, duyguları ne kadar canlıysa o kadar çekiyor. Tarih nesebini kaybedenlerde ise, sadece geleceğin cazibesi hükmünü icra ediyor. İnsan, tarihle irtibatını kesebiliyor ama istikballe münasebetini kesemiyor. Öyleyse istikbalin cazibesi, tarihin muharrik kuvvetinden daha fazladır. Bu cihetle tarih anlayışı, istikbali ihtiva etmelidir.
Müslümanın hayatı, tarihin toplamından meydana gelmez, tarih ile birlikte istikbalin de muhteva toplamından meydana gelir. Sadece İslam, varlığın mazisi ile birlikte istikbalini de beyan etmiştir. Müslüman şahsiyet, tarihi müktesebat ile birlikte istikbalin muhteva yekununu hayatında cem eden veya harmanlayan veya birleştiren insandır. Bu hususun ilahi kaynaklı dinlerin hepsinde olduğu düşünülebilir ama onların (Hıristiyanlık ve Yahudilik) gelecek bilgileri ve anlayışlarına bakıldığında, İslam’dan tamamen farklılık arzettiği görülür. Bu sebeple hayat, Müslüman şahsiyette sıhhatli bir vahdete ermiş ve anlamlı bir terkibe kavuşmuştur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1-

TAKDİM-1-
Tarih anlayışı veya tarih muhasebesi veya tarih tezi şeklinde isimlendirilebilecek bahis, bir dünya görüşü için temel meseleler cümlesindendir. Tarih tezi olmayan bir dünya görüşü, kendini ikmal etmemiştir. Tarih muhasebesi, aynı zamanda varlık, insan ve hayat bahislerinin temelini oluşturur. Zira her konunun “bidayeti”, tarih muhasebesi ile ortaya konulur. Bir konunun bidayetinden haberi olmayan veya bidayetine kadar uzanamamış olan akıl hacmi ve zihni evren ufku, o konuyu “ortasından” ele almaktadır ki, bu yaklaşım, o konu hakkında hiçbir şey söylememektir.
Eşyanın (kainatın) tarihi, varlık telakkisine (ontolojiye) ulaşır. İnsanlık tarihi, “insani varoluşu” izah, insan telakkisini inşa eder. Hayatın tarihi, inkişaf ve medeniyet tarihi değil midir? Varlık, insan ve hayat temel bahislerini, tarih anlayışından azade şekilde izah mümkün müdür?
Lisanın nasıl meydana geldiğini tetkik etmek, insanlığın bidayetine gitmeyi gerektirir. Lisanın zuhurunu izah etmeden, insan ve düşünce izah edilemez. Lisanın zuhurunu izah etmenin tek yolu, ilk insana kadar geriye gitmektir. İlk insana kadar gitmek, insanlık tarihinin bidayetidir. Hangi mesele, bidayetine ve nihayetine vakıf olmadan anlaşılabilir? İSLAM TARİH ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1- yazısına devam et

YENİ DENGE SİMÜLASYONU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU

YENİ DENGE SİMÜLASYONU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU
Soğuk savaş döneminde, adına her ne kadar “dehşet dengesi” denmiş olsa da, dünya da bir denge oluşmuştu. Gerçekten de dehşet dengesiydi çünkü nükleer silah (ve mühimmat) dengesiydi. Sovyet bloku, dengeyi askeri merkezde kurmuştu, batı bloku askeri tahterevallinin öteki tarafında oturuyordu ama kendine başka bir tahterevalli daha yapmıştı. İktisadi ve siyasi alan… Hürriyet ve refah… Batı bloku bu tahterevallide yalnız oturuyordu. Herhangi bir alanda denge unsuru olmak mümkün hatta denge amili olmak ve dengeyi tayin etmek de mümkündü. Hangi alanda olursa olsun, dengeyi “kuvvete” dayalı olarak kuruyorsanız, esas dengeyi kaçırıyorsunuzdur, hayatın dengesini… Hayatı, kuvvet ile bir müddet etkileyebilir, yönlendirebilir, yönetebilirsiniz. Fakat hayatın tabii mecraları, havzaları, ihtiyaçları var. Elinizi sürekli yumruk halinde tutamazsınız, sıkılı yumruğun ömrü kısadır. Yemek bile yiyemezsiniz, birisini sevemezsiniz, bir şey üretemezsiniz ila ahir…
Sovyet bloku askeri alanda dengeyi sağlayabilmek, geri kalmamak, boşa düşmemek için sürekli o alana yatırım yaptı. Anlamadığı şey, hayatın toplam dengesini kuramadığı takdirde dengenin tarafı olarak kalma imkanının olmadığıydı. Hayat, dengeleri en az üç alanda, siyasi, iktisadi ve askeri alanlarda kurar. Birinde ilerleyebilir, dünya ile yarışabilir, öne de geçebilirsiniz. Fakat diğer alanlarda geri kalırsanız, rakiplerinizin sizi yıkmasına gerek kalmaz, siz kendi içinize çökersiniz. Askeri alandaki silah ve mühimmat yığınağı, hayatın diğer alanlarını korumak içindir, eğer hayatın diğer alanlarında koruyacak bir kıymet kalmamış veya üretilememişse, askeri alandaki gelişmişlik gerekçesini (hedefini) kaybediyor. Sovyetlerin askeri alanda yaptığı yığınak ve stok, yıkılmasını ve dağılmasını önleyemedi çünkü diğer alanlarda batı bloku arayı fersahlarca açmış ve Sovyetlerin denge kurması imkansızlaşmıştı. On binlerce nükleer başlıklı füzenin tetiğine dokunmadan mağlup oldu çünkü esas yarış başka bir kulvardaydı. Askeri denge, birinci ve ikinci dünya savaşlarının yaşandığı dönemin anlayışıydı ve Sovyetler o anlayışta takılıp kalmıştı. YENİ DENGE SİMÜLASYONU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU yazısına devam et