İLİMLERİN TASNİFİ-8-KUR’AN İLİMLERİ

KUR’AN İLİMLERİ
Kur’an-ı Kerim, Allah’ın beyanı olmak cihetiyle, O’nun sonsuz ilmindendir. Sonsuz ilmine açılan kapıdır. “Mahluk” olmadığı için, “mana haznesine” sınır tayin etmek kabil değildir. Kur’an-ı Kerim’in metnini, lügatteki manalardan ibaret kabul etmek, O’na (o kitaba) “mahluk” muamelesi yapmaktır. Lafzi manasının sınırlı gibi görünmesi, dil ve lisan vasıtalarının mahdut olmasındandır. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın yeryüzüne (insanlığa) gönderdiği, doğrudan kendine ait tek kıymettir. Onun dışındaki tüm varlıklar, yaratma iradesinin eseridir ve hakikatin derece derece yeryüzüne inmiş halidir.
Kur’an-ı Kerim’in bizzat O’na ait olması, kainattaki hiçbir varlık ile mukayese kabul etmez. Bizzat O’nun ilminden olması, hiçbir kitap ve bilgi ile mukayese edilmez. Bizzat O’na ait olması, kainattaki hiçbir kıymet ile mukayese kabul etmez.
Vahdetin nihai gerçekleşme mevkii Hz. Risaletpenah (SAV) efendimizdir. Hakikati ferdiyye hikmeti, vahdetin müntehasının Efendimizde gerçekleştiğini ifade eder. Vahdetin müntehasından sonra tevhidin bidayeti başlar. Tevhidin ilk gerçekleşme mevkii, Kur’an-ı Kerim’dir. Tüm kainat “hakikati ferdiyye” hikmetiyle Hz. Resulü Ekrem (SAV) Efendimizde gerçekleşir ve ondan sonra tevhid merhalesi başlar. Kur’an-ı Kerim, tevhidin yeryüzündeki tecellidir. Kainat, tevhidin tecellisine asla dayanamaz. Bu sebeple Allah, mahlukatın sonsuz kere sonsuz ötesindedir. Mahlukatın mevcudiyetini muhafaza ve temadi ettirmesinin ön şartı budur. Ve kainattaki varlık yekununun içinde, Allah’a ulaşma istidat ve imkanı verilen tek varlık, insandır. Bu cihetle insan, Allah ile kainat arasındaki “hilafet” bağıdır.
*
Kur’an ilimleri, Allah’ın sonsuz ilminin şifreleridir. Kainat, Allah’ın sonsuz ilminin muhtemelen bir damlasının tecellisinden meydana gelmiştir. Kur’an-ı Kerim, bizzat O’nun beyanı olmak cihetinden, kainattaki sınırsız sayıda ve çeşitteki varlığın muhtevasındaki mahfuz olan bilgi ve ilim yekunundan, misilsiz ve mukayesesiz şekilde daha hacimlidir. Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’in ne yazdığı ile ilgileniyorlar. Bu alaka doğru ama öncelikle Kur’an-ı Kerim’in ne olduğunu bilmeliler. Ne olduğunu bilmediklerinde nasıl okuyacaklarını da bilmez, mana haznesine de ulaşamazlar. Kur’an-ı Kerim’in mana haznesi, yeni bir kainat inşa etmeye kafi ilim ihtiva eder. Yani mevcut kainatın malzemesini kullanarak bunu yeniden inşa edecek çapta bir mana haznesinden bahsediyoruz. Yoktan yaratmak gibi bir şey anlaşılmasın, o, Allah’a mahsus.
Müslümanlar ve insanlar, Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği mana yekununun ne kadarına nüfuz ederler, bilinmez. Kıyamete kadar kaçta kaçına nüfuz edilebilir o da meçhul. Malum olan, o kitabın mana haznesine kafi derecede (yani günümüzde ihtiyaç duyulacak kadar) nüfuz edildiğinde mevcut imkanların (mesela teknolojinin) milyonlarca katı imkana ulaşılacağıdır.
*
Lafız yani kelime, mananın suretlerinden biridir. Fakat lafız, mananın “beyan sureti”dir. Beyan sureti ile tatbik sureti farklıdır. Kainatta değiştirilmesi asla kabil olmayan tek suret, Kur’an-ı Kerim’in “beyan sureti”dir. Çünkü her harfine ve noktasına kadar bu suret, bizatihi beyanın sahibine aittir. Kur’an-ı Kerim, beyan sureti de “sabit” halde insanlığa gönderilmiştir. Fakat Kur’an-ı Kerim’deki manaların tatbik suretleri bahsi ayrıca tetkik edilmelidir.
Kur’an-ı Kerim, beyan buyurduğu manaların bir kısmının tatbik suretini de “sabit” olarak bizzat kendisi inşa etmiştir. Bakiye manaların tatbik suretini ise Vahyin ilk sahibi, Hz. Resulü Ekrem (SAV) Efendimiz inşa etmiştir. Efendimizin (SAV) inşa ettiği suretlerin bir kısmı “sabit” bir kısmı ise “muhayyer”dir. Dinin özü ile ilgili hususlardaki Risalet inşası, sabittir. Mesela Kur’an-ı Kerim’in emrettiği (farz kıldığı) hususlar ile nehyettiği (haram kıldığı) konular, dinin özüdür. Emir ve nehiyle İslam’ın özüdür ve hem mana hem de suret olarak sabitlenmiştir. Dinin özünün özü ise ibadettir ki, şekli tespit edilen ibadetler sübut bulmuştur. İslam, tüm hayatı ibadet (kulluk) olarak tarif eder ve her fiilin ibadet olarak gerçekleştirilmesini teklif ve tavsiye eder. Bu manada ibadetlerin de suretlerinin sürekli yeniden inşası gerekir. Fakat İslam’ın mana ve şekil olarak tespit ettikleri üzerinde bir noktalık değişiklik yapılmaksızın…
Hz. Resulü Ekrem (SAV) Efendimizin inşa ettiği suretlerin bir hususiyeti var. O, Kur’an-ı Kerim’deki manaların suretini o kadar mütekamil şekilde inşa etmiştir ki, insanlar için o suretler, suret değil manadır. Yani Hadis-i Şerifler ve Sünnet-i Seniyye, Kur’an-ı Kerim’deki manaların suretidir ama insanlar için mana makamındadır.
Hz. Resulü Ekrem (SAV) Efendimizin inşa ettiği suretlerin bir kısmı, hem suret olarak hem de şekil olarak sabit, bir kısmı ise suret olarak sabit ama şekil olarak sabit değildir. O’nun inşa ettiği suret de “mana” makamında olduğu için, onun suretinin (yani şeklinin) inşa edilmesi gerekir. Bir misal üzerinde konuya bakalım. Kur’an-ı Kerim’de “mana” olarak canın muhafazası yani nefsi müdafaa yani meşru müdafaa gerekir. Meşru müdafaası için Hz. Resulü Ekrem (SAV) Efendimizin inşa ettiği “suret”, silah taşımaktır. Silah taşımak, sünnettir. Kur’an-ı Kerim’deki o mana ile Sünneti Seniyye’deki bu suret “sabit”tir fakat şekil sabit değildir. Çünkü o Sünnet (suret), o zaman, kılıç “şekliyle” tatbik edilmiştir. Bu gün, tabanca taşımak, sureti (sünneti) muhafaza ve tatbik etmektir. Bu gün, kılıçla meşru müdafaa yapma imkanı olmadığı kabul edilirse, kılıç taşımak sünneti tatbik etmek sayılır mı?
*
Kur’an-ı Kerim’de mahfuz olan ilimler ise ayrı bir bahistir. İlimlerin sureti değil, usulü tespit edilmiştir. Sonsuz ilim kaynağından istihsal edilecek sayısız ilim dalı ise İslami çerçevenin içinde kalmak kaydıyla kendi suretlerini oluşturacaktır.
Kur’an-ı Kerim’i sadece ibadet ve ahlak kitabı olarak görenler var, bunlar vahim bir anlayış içindedirler. Kur’an-ı Kerim, kainatta bulunan tüm varlıkların sahip olduğu ilim yekunundan daha hacimli bir ilim kaynağı olduğuna göre, Kur’an ilimleri, bu günkü ismiyle söylemek gerekirse pozitif ilimlere” kadar her türlü ilmi ihata eder. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim ve Kur’an ilimleri, ilimlerin tasnifinin merkezinde yer alır. Her şey onda toplanır, her şey ondan dağılır (tevzi edilir).
*
Kur’an ilimlerinin “terkip ilmi”, tefsirdir. Tefsir ilmi (kendi içinde çeşitleri olsa da) tüm Kur’an ilimlerinin üstünde bulunur, bulunmalıdır. Kur’an ilimleri, tefsir ilminde cem ve terkip edilmelidir.
Tüm terkip ilimler, tetkik ilimler ve tatbik ilimleri, Kur’an ilimlerinin “emir eridir”. İlimlerin tamamında elde edilen bilgiler, Kur’an ilimlerinin malzemeleridir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ
Batıda ilimlerin insandan bağımsızlaşmasının oluşturduğu ciddi bir problem var. Hususiyetle beşeri ilimler, tamamen insan merkezinde teşkil edilmesi gerekir ve insandan bir milim bile uzaklaşmasına müsaade edilmemelidir. Beşeri İlimlerin insan ile arasındaki mesafe açıldıkça, ilim ile insan birbirinden ayrışmakta ve ilmin maksadı “insan” olmaktan çıkmaktadır.
Beşeri ilimlerin nihai maksadı, bir “ahlak” inşa etmektir. “Yaşanmaya değer hayatın ahlakı”… Bunu yapmayan, hedeflemeyen, bu istikamette çaba göstermeyen beşeri ilimler, insandan uzaklaşır ve entelektüel gevezelik haline gelir. Batıda oluşan ve gelişen sosyal bilimler, sadece araştırma temellidir. Müslümanların bu tuzağa düşmemesi gerekir.
Beşeri ilimler, insani halleri tetkik eden, insanın ferdi ve içtimai tabiatını keşfeden, hayatın mahiyetini ve cereyan ediş şekillerini tespit eden ilimlerdir. Tüm bu tetkik, keşif ve tespitleri, bir ahlak inşa etmek için kullanmamak, beşeri ilimleri “manasız”, “maksatsız,” “fonksiyonsuz” hale getirir. Liberal düşünce, tetkik edip elde ettiği bilgileri insanlara sunmak çabasındadır ve ahlakı insanlara bırakmak düşüncesindedir. Ahlakın tabiatının “rızaya” dayalı olmasından hareketle bu yaklaşım doğru gibi görünmektedir. Fakat ahlak aynı zamanda içtimai hususiyet taşıdığı için, “ölçülendirilmesi” lüzumu açıktır. Liberalizmin bilgiyi insana sunma işlemi, ferdi çerçevede daha doğrudur fakat içtimai sahada bir standardizasyon ihtiyacı açıktır.
Psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, iktisat, idare, siyaset vesaire beşeri ilimlerin hepsi, bir “hayat” inşa etmek içindir. Bu ilim dallarının her biri kendi mecrasında diğerlerinden bağımsız şekilde akar, ihtisaslaşma aşırı derecede artar (günümüzde olduğu gibi), ahlak inşasın hedef edinilmezse, bilgi, hayatı kaosa çevirir. Ahlak, insan kalabalığını cemiyete tahvil eden, “hayat parçalarını”, hayat yekunu içinde cem eden, hayat mecralarını birbirinin zıddına akarak kaosa meydan vermesini engelleyen bir “hayat anlayışı”dır. Ahlak, hayatın ta kendisidir.
Bir cemiyette farklı ahlak anlayışlarının olması mümkündür, olmalıdır da… Mesele, insanların tek ahlaka mahkum edilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsanları tek ahlaka mahkum etmek de hayatı tüketir. Fakat hayatın bir ahlaki altyapısı olması şarttır. Kaç tane ahlak sistem ve anlayışı olursa olsun, nihayetinde hayatı ahlaki çerçeve içinde yaşama zarureti açıktır. Meseleyi bu merkezde tetkik etmek gerekir.
Ahlak, sosyal bilimlerden biri haline getirildiğinde, mesela sosyoloji (veya başka bir ilim) onun üzerine çıkabilmektedir. Beşeri ilimler içinde “terkip ilmi” olmadığı zaman hayat, dağılmakta, bir merkezde inşa edilememekte, bir hedefe (umumi manada) yönelememektedir. Batı felsefesindeki diyalektik işleyişten tevarüs eden “sınıf çatışması” veya “menfaat çatışması” hayatın altyapısını oluşturamaz. İnsanlar mütemadi çatışma vasatında hayatı üretemez, yaşayamaz, mutlu olamazlar. Diyalektik yaklaşım, hayatı yaşamayı değil, çatışma anlayışını temellendirir ve daim kılar. Menfaat gurupları veya sosyal ve iktisadi sınıfların çatışması, mütemadiyen muvazenede kalmayacağı için taraflardan biri diğerini mutlaka sömürür. Oysa mesele, menfaatler arasında muvazene kurmak, hayatı latif bir vasata taşımak, aynı istikamete yönelerek “dostça” yaşamayı mümkün kılmaktır. Cemiyet içinde çatışmanın sürekliliğini öngören ve şart kılan diyalektik işleyiş, cemiyet (ve insan) için hiçbir teklifte bulunmaz.
Beşeri ilimler, öncelikle ferd ile cemiyet arasındaki “üstün muvazeneyi” kurabilmenin bilgi ihtiyacını karşılar. Daha sonra içtimai sınıf ve guruplar arasındaki menfaat çatışmasını nihayete erdirip, içtimai muvazeneyi kurmak için disiplinler geliştirir. Nihayet, ferd ve cemiyet ile devlet arasındaki münasebetleri tanzim eden bir çerçeve oluşturur.
Batının diliyle söylemek gerekirse, psikoloji, ferdi, içtimai gerçekliği imha edici değil, hayatı onunla birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir ruhi altyapı oluşturur. Sosyoloji, içtimai sınıf ve gurupların menfaatlerini cem eden, muvazeneye kavuşturan, tüm bunları yaparken ferdi alanı ihmal ve imha etmeyen bir “hayat alanı” üretir. Siyaset, insanların hayatlarını kolaylaştırıcı, problemleri büyük organizasyon (devlet) imkanı ile çözücü bir yaklaşım içinde olmak durumundadır. Tüm bunlar yapılırken, ihtiyaç duyulan altyapı, ahlaktır. Çünkü ferd, cemiyet ve devlet meselesini kendi bünyesi içine alabilecek çapta büyük bir alan üretebilen ahlaktan başka bir disiplin yoktur.
*
İslam irfanı, başından beri bilgiyi dağıtmadı. Tüm beşeri ilimler, ahlak ile cem edilmiş haldeydi ve öyle muhafaza etti. İslam irfanının ahlak ilmi, ferdi derinliğe doğru psikoloji, psikiyatri vesaireyi, cemiyet genişliğine doğru sosyoloji, iktisat, siyaset, idare vesaire ilimleri cem etmişti. Bunların içinde bazıları kıymetine binaen ayrı disiplinler haline getirildi ama asla ahlaktan müstakil kılınmadı. Bu sebeple İslam irfanı, hayatı dağıtmadı. İslam, bilgi ile hayatı, fikir ile fiili cem eden bir temel anlayışa sahiptir. Hayat için manası ve faydası olmayan, tatbiki mümkün bulunmayan bilgiyle meşgul olmaz. Bu sebeple İslam irfanında bilgi ve bilim, bizzat hayattır.
Müslümanlar İslam irfanı ile irtibatlarını kopardıkları için, bilginin ve hayatın bu günkü dağınıklığını, ilimlerin gelişmesi şeklinde anlıyorlar. Batıdaki bilgi ve bilimin hayattan bağımsızlaşmasındaki temel yanlış, Müslümanların da zihni evrenini ve aklını işgal etti. Bu batının en büyük tuzaklarından biridir, dikkatli olmak gerekir. Bu o kadar büyük bir tuzaktır ki, batı bile bu tuzağa düşmüştür.
İslam irfanın cem edici, terkip edici, toparlayıcı hususiyeti, sadece ilimlerle ilgili değil, ilim ile hayatı da cem ve terkip etmiştir. Bu temel hususiyet anlaşılmadığı takdirde, ne İslam’ın anlaşılması mümkün olur ne de İslam ilim mecrasının…
Hayattaki “gerçeklik formları” sınırsızdır. Homoseksüellik veya hayvanlarla cinsi münasebete kadar uzanan gerçeklikler mevcuttur. Beşeri ilimlerin batıdaki şekillenişi, bunları hayat gerçekliklerinden biri olarak kabul ve tetkik eder. Hani şu “objektif bilgi” meselesi, en sapık hayat gerçekliklerini bile “normal” bir temayül halinde tetkik etmek çabasındadır. Bu sebeple ahlak üretemez, bu sebeple hayat üretemez. Batıda oluşan hayat vasatı, insanın yapabileceklerini yapması şeklinde formüle edilmiştir. Bu yaklaşım, insanın, meleklerden üstün ve hayvanlardan aşağı olabilme istidadına sahip tabiatının tüm alanını kullanmak demektir. İnsan tabiatı kadar geniş bir tabiata sahip başka bir varlık yoktur. Bu tabiatın asgari sınırını (insani sınırı) tespit etmek ve mütemadiyen yukarı doğru inkişafını temin etmek maksadı, bir ahlak anlayışın şart kılar. Aksi takdirde, insani oluşların önüne geçilir ve hayvani oluşlar serbest bırakılır.
*
Ruhiyat ilmi kurulmadığı, kurulmuş ve sayısız eser vermiş hali anlaşılmadığı takdirde, ahlak ilminin yeniden kurulması veya daha önce kurulmuş olanın anlaşılması imkansızdır. Müslüman fikir ve ilim adamlarının ağızlarını açtıklarında ilk söyledikleri, “İslam, fıtrat dinidir” sözü, hem İslam’ın hem de insanın anlaşılmadığını gösteren açık bir delildir. “İslam fıtrata uygundur” ifadesi ile İslam imha ediliyor. İnsan fıtratının (tabiatının) sınırı, meleklerin üstünde ve hayvanların aşağısındadır. Meleklerden yukarı çıkabilmek, hayvanlardan aşağı inebilmek istidadı olduğunu beyan eden de İslam’dır. İslam’ın bu istikametteki beyanlarını anlamayınca, “insan tezini” de anlamak kabil olmuyor. Hz. Adem’den günümüze kadar yaşayan insanların yaptıkları her iyilik ve her kötülük, insan tabiatının sınırları içindedir. Çünkü hiçbir varlık “tabiatını”, aşağı veya yukarı doğru aşamaz. Tarih boyunca insanlar tarafından yapılan en vahim, en sapık, en vahşice işler de insan tabiatının içindedir. Zaten insanın imtihanı da budur. En ağır zulmü yapabilme, en sapık fikir ve fiillere mensup olabilme istidadı (tabiatı) olduğu gibi en ulvi fikirlere sahip olabilme ve en ulvi tatbikatları gerçekleştirebilme tabiatına da sahip olması, imtihan edilme hikmetidir. İnsan tabiatı, kötülüğü yapabilme istidadına sahip olmasa, tabiatını aşıp kötülük yapamayacağı için imtihanın manası kalmaz.
Ahlak, insanın tabiatında mevcut olan istidat ve imkan alanını, belli bir seviyede tutabilmek içindir. İslam, insan tabiatındaki asgari “insani sınırı” tayin eden, bu altyapıdan başlayarak mütemadiyen yukarı doğru harekete geçiren bir anlayış teklif etmiştir. Öyle ki İslam, Müslümanların günah işlerken bile asgari insani sınırı aşağıya doğru aşmamasını ısrarla talep eder. Çünkü asgari insani sınır aşıldığında, “insanlıktan” çıkıp, hayvanlığa geçilmiştir. İslam, hayvanlara teklif edilmemiştir. Bunun misali nedir? Cinsi münasebetin insani şekli, erkek ile kadının bilinen yollar halvet olmasıdır. Bu, insanı alt sınırdır, bu fiilin İslami olanı, İslam nikahı ile yapılmasıdır. Erkek ile kadın arasındaki normal cinsi münasebet, “insani hal”, insan ile hayvan arasında veya hemcinsler arasındaki cinsi münasebet ise “insani hal” değil “hayvani hal”dir. Bu manada İslam, insan olmanın çerçevesini tayin tek din ve dünya görüşüdür. İslam’ın, insan tabiatını bu kadar teferruatlı şekilde tespit etmesine rağmen Müslüman fikir ve ilim adamlarının bunu bile anlamayacak hale gelmesi dehşete düşüren bir idrak zafiyetidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İLİMLERİN TASNİFİ-5-İNSAN İLMİ

İLİMLERİN TASNİFİ-5-İNSAN İLMİ
Bugünün dünyasında insan ile ilgilenen çok sayıda bilim(!) var. Batı kültürünün ürettiği ve bununla sınırsız şekilde övündüğü, psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, iktisat, idare, siyaset vesaire beşeri ilimler sınıfından sayılacak çok sayıda bilim mevcut. İlginç olan ise mesela biyolojiyi beşeri ilimler sınıfında değil, müspet ilimler sınıfında saymasıdır, oysa biyoloji, tıp gibi bilimler de beşeri bilimler sınıfındadır. Bunların her birinin alt dalları da istiklalini ilan etmek üzere gelişmeye devam ediyor. Her ihtisaslaşma ve her bağımsızlaşma, bilgiyi dağıtıyor, parçalıyor ve anlamsızlaştırıyor. Önceki yazılarımızda anlaşıldığı üzere mesele, ihtisaslaşmaya reddiye değil, ihtisaslaşmanın sınırını tayin hususudur.
Beşeri ilimlerin tek bir “terkip ilmi” bünyesinde toplanması ihtiyacı çok yüksek… Müspet ilimlerin “tekevvün” ilminde toplanması ve terkip edilmesine yöneltilecek itiraz şüphesiz daha az olacaktır. Çünkü müspet ilimler arasındaki müşterek pay, beşeri ilimlerdeki müşterek paydan daha fazladır. Beşeri ilimleri tek bir ilim çatısı altında toplama teşebbüsü, bu ilimler arasındaki ortak payın azlığına dayalı ciddi itirazlara muhatap olacaktır.
Beşeri ilimlerdeki müşterek pay, insandır. Fakat insan ortak payı, müspet ilimlerdeki müşterek payın hususiyetlerine sahip değildir. Beşeri ilimler, insan ortak payından çok daha uzaklaşmış durumdadır. Batının ürettiği kültür, beşeri ilimler ile insan arasındaki mesafeyi çok fazla açmış ve bu ilimlerle insana ulaşılamaz olmuştur. İnsandan doğan, insanın meseleleriyle ilgilenen (ilgilenmesi gereken) beşeri ilimler, insandan bağımsızlaşmış ve insanı kendine uydurmaya başlamıştır. Batı medeniyet, kültür ve hayatından bağımsızlaşmadan, beşeri ilimleri terkip etmek ve bir terkip ilmi inşa etmek kabil olmayacaktır. Diğer taraftan, beşeri ilimleri bir terkip çatısı altında toplama ihtiyacı, batıda, dünyadaki herhangi bir kültür ikliminden daha fazladır. Zira batının çöküşünün ana sebeplerinden birisi de, beşeri ilimlerdeki atomize olduğu görülen “aşırı ihtisaslaşma” ve buna bağlı olarak beşeri ilimlerin insandan bağımsızlaşmasıdır. Ne var ki bizim derdimiz batı değil, bizzat kendi insanımız ve İslam medeniyetidir.
*
Her ilim insan için olduğu ve insan tarafından keşfedildiği ve kullanıldığı için, insan ile ilgisi vardır. Bu sebeple beşeri ilimleri tespit ederken, insan ile ilgisini “muayyen bir yoğunluk” olarak tayin etmek gerekir. Bu sebeple doğrudan insan ile ilgili ilimler, beşeri ilimler sınıfına alınmalıdır. İlimlerin tasnifinde kullanılacak mikyaslar, batıdaki mikyaslardan farklı olmalıdır. Batının kullandığı mikyaslar, ilmi esas alır ve ilmin hususiyetlerine göre bir tasnif yapar. Bu sebeple biyoloji, onların tabiriyle “nesnel bilgiler” ihtiva ettiği, edebileceği için müspet ilimler sınıfında mevzilendirilmiştir. Bu türden tasnif mikyasları, terkibe manidir. Biyolojinin müspet ilimlere alınması, konusu olan insanı, eşya gibi tetkik etmesine sebep oluyor. Bu çok vahim bir şaşkınlık hali…
Doğrudan insan ve hayat ile ilgili ilimler “insan ilmi” çatısında terkip edilmelidir. Doğrudan insan ile ilgili olmak, merkezi konusu insan veya hayata ait olmaktır. İnsanın bir cihetini veya hayatın bir alanını tetkik eden ilimler, doğrudan insan ile ilgili ilimlerdir.
İnsan ilimleri ile müspet ilimleri kesin hatlarla birbirinden tefrik etmek gerekir. Müspet ilimlerin özü, “cansız varlıkları” tetkik etmektir. Beşeri ilimlerin özü ise “canlı” varlığı tetkik etmektir. Canlı varlık ile cansız varlığı tetkik eden ilimlerin aynı sınıf içinde tertip edilmesi, en hafif tabiriyle “bilim fetişizmidir”, aslında ise bilime tapınmaktır.
*
Dünya, tarihinde hiç bugünkü kadar bilgi üretmemiş olmalıdır. Bu günkü bilgi miktarı ve çeşidi o kadar çoktur ki artık bilgi kendinden beklenen maksadı yerine getiremez oldu. Bu günün dünyasında zararı cahillik değil bilgi üretiyor. Cahillik de zarar üretmeye devam ediyor muhakkak ama bilginin ürettiği zararın yanında artık cahillerin ürettiği zararın istatistiği bile tutulmuyor. Bilgi ve bilim, sürekli bir manipülasyon aracı haline geldi ve “dolandırıcılıklar” bilim maskesi ile yapılma başlandı. Bu kadar çok ve dağınık bilgi, dünyaya saçılmış milyonlarca serseri mayına benzer.
En büyük manipülasyonlar, beşeri ilimler üzerinde yapılıyor. Çünkü doğrudan paraya tahvil edilebilir bilgiler, doğrudan insan ile ilgili bilgilerdir. Bir sebzenin satışını (hem de yüksek fiyattan satışını) gerçekleştirebilmek için birkaç profesörden, filan hastalığa (mesela tansiyona, şekere filan) iyi geldiği raporu ve bilimsel(!) görüşü almak kafi geliyor. Veya hastalık icat ediliyor (kolestrol hadisesine bakın, tam icat edilmiş hastalık) ve ilaçlardan hesapsız para kazanılıyor.
Beşeri ilimlerdeki dağınıklık ve birbirine olan uzaklık, bu sahalardaki bilginin manipüle edilmesini kolaylaştırıyor ve aynı zamanda terkip edilmesini zorlaştırıyor. İlimleri, merkezlerinin oturduğu mevzuu üzerinde terkip etme ihtiyacı her geçen gün artıyor fakat her geçen gün de zorlaşıyor. Dünya bu hızla ve aynı istikamette bir asır daha giderse, terkip imkansız hale gelecek, bilgi tüm manasını ve maksadını kaybedecek ve insanlık bilgiden ve ilimden hızla kaçmaya başlayacaktır. Hiç vakti yok, derhal terkip hareketi başlatılmalı, insan ilmi (insaniyet ismi teklif edilebilir) inşa edilmelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com