İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ

İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ
İslamcılık meselesi, özünde bir İslami dünya görüşü bahsi ise, temel konularının ilki, “dil” olmalı. Dil bahsinden önce lisan bahsi ile ilgili düşüncelerimizi ifade edelim. Lisan, insani hayatın bidayeti ve altyapısıdır. İnsan suretinde yaratılan varlık, dil oluşmadığı takdirde “insanileşme sürecini” tamamlayamıyor hatta bu sürece giremiyor. Lisan, zihni evreni ve orada gerçekleşecek olan “düşünceyi” meydana getiren altyapıdır. Lisan yoksa insan nam varlıkta zihni evren oluşmuyor, dolayısıyla düşünce oluşmuyor, dolayısıyla akıl meydana gelmiyor. İnsandan aklı ve düşünceyi aldığınızda geriye kalan nedir? İnsan suretinde hayvan…
Lisan kendiliğinden oluşur mu? Yani insanlığın başlangıcına gittiğimizde, lisanın kendiliğinden oluşması mümkün müdür yoksa “öğrenilmesi” mi gerekiyor? Eğer lisan öğrenilmeden oluşmuyorsa, bir “öğreten” gerekiyor. İnsana dili kim öğretebilir? İnsandan daha aşağıdaki bir varlık çeşidinin bunu yapması kabil midir? İnsana lisanı öğretenin en azından insandan daha üstün bir varlık olması şarttır. Okumaya devam et “İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ”

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-3-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-3-
Mana ile suret münasebeti, sonsuz bir meratip halindedir. İç içe geçmiş manalar ve suretler cümbüşü halinde terkip olunmuştur. Mana ile suret münasebetini, “tek mana”, “tek suret” şeklinde anlamak, İslam Varlık Telakkisinin (ontolojisinin) eteklerinde dolaşmak, aslına ulaşamamaktır.
“İlim maluma tabidir” ölçüsünü takip etmek, namütenahi bir güzergahı göze almaktır. En dıştan başlamak üzere suretler fark edilir, anlaşılır, mana ayıklanırsa görülür ki, ulaşılan, keşfedilen mana, daha derindeki bir mananın suretidir. Bu silsilenin müntehasındaki mana, “hakikattir”. Bu yolun yolcuları, umumiyetle ara menzilde kalmış ve orada bulduklarına “hakikat” muamelesi yapmışlardır.
En dıştaki suret aşılıp, ilk manaya ulaşıldığında akıl, mana tecelli meratibinin son halkası olan o mananın ihtişamı karşısında kendini kaybeder. En dıştaki suret, “saf suret”tir. Fakat bu suret aşıldığında görülen mana, “saf mana” değildir. Mananın son tecelli basamağıdır. Akıl bu manayı bile keşfettiğinde cennete ulaşmış gibi sarhoş olur. Akılların ara menzillerde boğulmasının sebebi budur. Bu sebeple irfan ehli, “budur, demeyin, buraya kadar ulaştım deyin” türünden ihtarda bulunmuştur. Suret-mana silsilesini bilen “ehli hal”, kendi ufuklarını bile “Allahu alem” diye ifade etmişler ve tecrit faaliyetinin önünü kesmemişlerdir.
*
Hakikat mektebinden habersiz (veya bağımsız) tefekkür ehli, en dıştaki sureti (kabuğu) hafiften aralayıp da içeriye bir milimetre karelik delikten bakınca, “her şeyi keşfetmiş” edalarıyla sarhoş oluyor. Oysa ulaşılan ilk mana, bir sonraki manaya nispeten “kaskatı” surettir. Fakat maddenin kesafetinden birkaç milimlik uzaklaşarak ilk manaya nüfuz etmek bile cennetin keşfi gibi muhteşem bir halin kaynağıdır. Ve o ilk mana, aklı, bir ömür boyu tatmin etmeye kafidir. Tuzağı görüyor musunuz? Aklın akıbeti, en fazla ilk mertebede şaşkınlık halidir ki oradan ileriye gitmek akıl için ne mümkün…
Nihai mana olan “hakikat”, saf haliyle, meratipsiz şekilde, tek suret ile tecelliye gelir mi sanırsınız? Hakikat, dünyaya, derece derece iner. Tek suret ile hakikatin insana ulaşmasını mümkün görenler, hakikati gevezelik zannediyorlar. Hakikati saf haliyle taşıyacak bir suret olur mu? Bunun tek istisnası, Kur’an-ı Kerim’dir. Ve Kur’an-ı Kerim, Allah’ın insanlara sonsuz rahmet ve ihsanıdır. Ne var ki, suret-mana meratibinin dışında bulunan ve doğrudan hakikati ifade eden Kur’an-ı Kerim, hakikatin beyanındaki kestirme usulden dolayı, anlaşılması o nispette zor olan bir kitaptır. “İlim maluma tabiidir” ölçüsü ile “malum ilme tabidir” ölçüsünün yekununun cem edilmiş hali olan Kur’an-ı Kerim, idrak etmek bakımından kainattaki en zor metindir. Bu noktaya azami dikkat etmek gerekir. “İşte şudur” türünden kesin ve kestirme ifadeler, sahibinin cehlini ve seviyesizliğini göstermekten başka bir işe yaramaz.
*
Kalbi-ruhi mecrada inşa edilmiş “hakikat mektebi” ve onun nizami ifadesi olan “mana ilmi”, mutlaka ihtiyaçtır. Mana ilmi (veya ilimleri) olmadan, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün peşinden gitmek, müntehasına ulaşılması imkansız olan bir iştir. İstikamet üzere olmak başlı başına bir kıymettir ve müntehasına ulaşmak kabil olmasa da o yolda ölmek de hedefe ulaşmaktır. Bu sebeple “ilim maluma tabiidir” ölçüsünü, istikameti şaşmaksızın takip etmek, tenkit mevzuu değil, takdir mevzuudur. Tek şartla ki, ulaşılan ara menzilleri, nihai menzil kabul etmemek gerekir.
Mana ilimleri, kabuğu aşan, suret-mana helezonundaki kıvrımlarda şaşmayan, nihai menzili kutup yıldızı gibi işin bidayetinde gören, mütemadiyen ona ulaşmaya çalışan bir usul ve muhtevaya sahiptir. Nihai menzili bidayetinde göremeyen hiçbir çaba, nihai menzile ulaşamaz. Mana ilimleri, kalbi-ruhi mecradaki kestirme yoldan, hakikatin kestirme ifadesi olan Kur’an-ı Kerim’i anlama maharetidir.
Kabuğu (en dıştaki sureti) aşıp mana alemine geçildikten sonra başlayan “mana ilimleri”, suret halindeki manalar ile onlarda mahfuz olan manaları keşfedebilme istidadına sahiptir. Akıl, dış kabuğu kırabilir ve ilk mana haznesine ulaşabilir ama ondan sonra mesafe alması muhaldir. Çünkü akıl, “mana ilimlerini” anlamak ve tahsil etmek iktidarında değildir. Mananın manaya perde (suret) olmasını anlamak aklın işi değil, ruhun maharetidir. Kabuğu geçen akıl (ki bu akıllar bile dehaların aklıdır), ondan sonra sadece mana görür. Mananın suret halini ve onda başka bir mananın mahfuz olduğunu görme imkanı yoktur. Bu sebeple batı medeniyeti ontolojiyi iki basamaklı (matematik ifadesiyle iki tabanlı) kurmuştur. Bilgisayar sistemindeki iki tabanlı programın aşılamaması gibi… İslam varlık telakkisi (ontolojisi) sonsuz boyutlu, sonsuz tabanlı, sonsuz basamaklıdır. Batı bir tarafa da Müslümanlar içinde “rasyonalist” cereyanların arttığı bu gün, üstelik farkına varmadan, iki tabanlı ontolojiye teslim olanlar var. Hazin…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-
Ariflerin harikulade bir sözü var, “manalar, tecelliye gelmek için surete ihtiyaç duyar”. Tam olarak böyle olmayabilir ama bende kaldığı haliyle o kelam-ı kibar böyle. Bu kelamdan hem varlık telakkisi (ontoloji) çıkar hem de bilgi telakkisi (epistemoloji)… Ariflerin hürmet edilecek ve hayran olunacak birçok hususiyetleri var ama benim dikkatimin yoğunlaştığı vasıfları, “veciz söz söyleme” maharetleri. İnsan bir cümleyle hem varlık telakkisini hem de bilgi telakkisini ortaya koyabilir mi? İşte misali… Bu kadar veciz, bu kadar muhit, bu kadar derin, bu kadar hacimli bir söz söylenebilir mi? Ariflerin Kur’an-ı Kerim’i doğru ve derinden anladıklarını gösteren en büyük alamet, bu vasıflarıdır çünkü Kur’an-ı Kerim’in üslubu budur. Az kelam ile çok manayı ifade etme üslubu, veciz söz söyleme mahareti…
Birçok sır mana ile suret arasındaki münasebette mahfuz. Bu münasebet anlaşılmalı, haritası çıkarılmalı, mimarisi deşifre edilmeli. Mana ile suret arasındaki münasebet ne kadar anlaşılırsa hakikate o kadar yaklaşılır, haritası ne kadar net çıkarılırsa hakikat arayışı o kadar kolaylaşır, mimarisi ne kadar vuzuha kavuşturulursa hakikatin hayatta “gerçekleştirilmesi” hususunda o kadar maharet kazanılır.
Manaların iki çeşit sureti var. Birisi tabii suretler diğeri ise inşai suretler. Manaların bir kısmı sadece tabii suretlerle tecelliye gelir ki bunlar için suret inşası kabil değildir. Bir kısmı ise inşai suretleri bekler tecelliye gelmek için, bunların tabii suretleri yoktur, tecelliye gelmeleri için suret inşa etmek gerekir. Bazı manalar da hem tabii suretlerde hem de inşai suretlerde tecelliye gelir, tabii suretleri keşfetmek ve bunların yanında suret inşa etmek lazımdır. Buyurun İslam varlık telakkisine…
*
Kainat, manaların tabii suretlerine sahiptir. Kainatın mevcut hali, derununda manaların mahfuz olduğu suretler panayırıdır. Varlık yekunu insan dışında her varlık için mükemmel şekilde yaratılmış, zarflanmış, şekillenmiş haldedir. Cemadat, nebatat ve hayvanat için her şey en kamil çerçevede yaratılmış ve hazır halde sunulmuştur. Kainatta mevcut olan her mana, tabii suretine sahiptir ve aralarındaki kıvam ve muvazene en mütekamil haldedir.
Kainat yekununda, sadece insan için her şey hazır halde bulunmaz. İnsan için her şey hammadde veya malzeme olarak mevcuttur. İnsan bunları kullanarak kendine bir hayat inşa edecektir. İnsan için her şeyin hazır halde bulunmamasının sebebi, insanın “akıl” sahibi olması yani idrak imtiyazıyla teçhiz edilmesidir. İnsan, idrak etmeli, inşa etmeli ve yaşamalıdır, işte imtihan ve hilafet sırrı… Dünyayı imar vazifesi yani halife kılınması…
*
Manaların tabii suretleri ile arasındaki münasebetin keşfinde takip edilecek esas, “ilim maluma tabidir” şiarında mahfuz. İslam varlık telakkisini (ontolojisini) sadece bu esasta aramak ise büyük eksiklik, büyük hata, büyük yanlış. Bu hususta ısrar etmek, hilafet vazife ve mesuliyetini iptal etmektir ki çok vahim bir hal.
Varlık telakkisine ulaşmak (ontolojiyi kurmak) için “varlık yekununa” vakıf olmak lazım. Varlık yekunu (kainat), mevcut olandan ibaret değil ki. Varlık yekunu, mevcut olanlar ile mümkün olanların toplamından meydana gelir. Mümkün olanlar, insanın hilafetine dair imkan alanına işaret eder. Eğer bu kısım yok sayılırsa, insanın hilafet vazifesi ve mesuliyeti bir tarafa yerinden bile kımıldaması izahsız hale gelir. İzahsız ve lüzumsuz… İnsan (hilafet vazifesi) yoksa zaten ontolojiye ihtiyaç kalmaz, hayvanlar ontolojik problemlerle ilgileniyorlar mı?
İnsan varlık telakkisine neden ihtiyaç duyar? İçinde yaşamak durumunda kaldığı varlık yekununu anlamalıdır ki, kendine bir hayat inşa edebilsin. Kainat, olduğu gibi bırakılacak ve öylece yaşanacaksa zaten anlamak gerekmez, inşa etmek lüzumsuz hale gelir. İnşa etmeyeceksek anlamak neden?
*
İnsana tahsis edilmiş manalar, insanı bekler. İnsanın suret inşasını… Bu manaların tecelliye gelmesi için suret inşa edilmezse, hilafet vazifesi yerine getirilmemiş olur. İnsana tahsis edilen imkan alanı kullanılmamış, varlık yekunu “mümkün olan” cihetinden tamamlanmamıştır. Varlığın eksik bırakılan boyutu (hilafet vazifesi) ontolojiyi kurmaya manidir.
İnsanlara tahsis edilen manaların suretleri, yazı tura atarak inşa edilmez. Eşyada mahfuz olmayan (ilim maluma tabidir ölçüsüyle elde edilemeyen) manalar, surete kavuşmamış saf haliyle keşif ve müşahede edilmeli, hakikatlerine (en azından mahiyetlerine) uygun suretler inşa edilmelidir. İlmin malumunu inşa etme bahsi… Buyurun hem varlık hem bilgi telakkisine… Hem ontoloji hem epistemoloji, ikisi bir arada… “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile “malum ilme tabidir” ölçüsü, hem ontoloji hem de epistemoloji nazariyesine kafidir. İnsanlık tarihinde hangi bilgi nazariyesi bu derinlikte kurulmuştur. O derin felsefi metinlere dalıp da yolunu kaybedenler, İslam İrfanındaki bilgi nazariyesinin eteklerine bile ulaşamamışlardır. Bilgiye “saf mana” halinde ulaşmanın lafını bile eden bilgi nazariyesi yoktur felsefe tarihinde.
Medeniyetten bahsedenler, hele bir durun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com