MEDENİYET AKADEMİSİ VE MEDRESE

MEDENİYET AKADEMİSİ VE MEDRESE

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Niçin doğrudan medreseden bahsetmiyoruz da, medeniyet akademisinden bahsediyoruz. Medrese kurulsa medeniyet akademisine ihtiyaç kalır mı? Medeniyet akademisi, medreseye giden güzergahın ara menzili mi yoksa medreseden daha ilerideki bir menzil mi? Medreseyle birlikte medeniyet akademisinden bahsediyorsak aralarındaki fark nedir, medresenin olduğu yerde medeniyet akademisine niçin ihtiyaç hissedilir?
Medeniyet akademisi ile medrese arasındaki farklılıkların birkaçını misal cinsinden açıklayalım.
*Medeniyet akademisi medrese değil, fikir teknesidir
Öncelikle medeniyet akademisi medrese değildir, medresenin üstünde bir müessesedir. Medeniyet akademisi; bilgiyi, ilmi, fikri, irfanı yoğuracak bir teknedir. Medeniyet akademisi, özellikle tefekkürün yoğrulduğu, harmanlandığı, terkip edildiği, tahrik ve teşvik ile iltifat ve mükafata tabi tutulduğu bir karargahtır. Okumaya devam et

Share Button

MAARİF NİZAMI VE TERKİP İLİMLERİ MEDRESESİ

MAARİF NİZAMI VE TERKİP İLİMLERİ MEDRESESİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

İlimlerin tasnifini yapmak, aynı zamanda İslam maarif davasının ana haritasını çizmektir. İslam maarif nizamı, ilimlerin tasnifinde kullandığımız yatay ve dikey istikametler dikkate alınarak inşa edilir. Önce dört ilim mecrası olan “Kur’an ilimleri mecrası”, “Tevhid ilimleri mecrası”, “Beşeri ilimler mecrası”, “Müspet ilimler mecrası” olarak yatay tasnif esas alınır ve bunlar için medreseler kurulur. Sonra bunların içinde dikey tasnif olan “Terkip ilimleri”, “Tetkik İlimleri”, “Tatbik ilimleri” mertebeleri dikkate alınarak üç seviyede medrese kurulur. Bu medreseler ilim tahsili ile ilgilidir ve ilim adamı yetiştirmek için kurulur. İlim ve tefekkür istidadına malik olmayanlar, “Meslek ve zanaat mektebine” gider. Bu medreselere talebe hazırlamak ve temel talim ve terbiyeyi gerçekleştirmek üzere “İlk mektepler” ve “Orta mektepler” kurulur. Okumaya devam et

Share Button

MEKTEP MEDRESE DERSLERİ

MEKTEP MEDRESE DERSLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

1-“Ah şu mektepler olmasa…”
İkinci Abdülhamit’in maarif nazırlarından Mustafa Hâşim Paşa’nın, yalısında ahbab u yarânını ağırladığı bir gün, bakışlarını Boğaz’ın lacivert sularına sabitleyerek, “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim!” dediği rivayet olunur. Bu sözü daha sonraki bir dönemde, 1910 ile 1912 yılları arasında kısa sürelerle iki defa maarif nazırlığı yapan meşhur eğitimci Emrullah Efendi’ye mal edenler de var. Aslında kimin söylediği, hatta böyle bir sözün söylenip söylenmediği çok önemli değil. Zira şuyuu vukuundan beter bir hâl söz konusu ve sorumluluktan yüksünmeyi, kolaycılığı anlatmak üzere bu söz yüz yıldır bir deyim gibi kullanılıyor. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESE KUR’AN İLİMLERİYLE MEŞGULDÜR

MEDRESE, KUR’AN İLİMLERİYLE MEŞGULDÜR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Kadim zamanlarda yapılan ilimlerin tasnifi unutuldu, kadim müktesebatı esas almak üzere yeniden ilimlerin tasnifinin yapılması ihtiyacı da hissedilmez oldu. İslam’ın bilgi evreni, ilimlerin tasnifi yapılamayınca yeniden ihya ve inşa edilemiyor. Bilgi evreni görünmez hale geldi, sınırlar fark edilmez oldu. Bunlar olmayınca İslam’ın bilgi telakkisi, yani bilgi mimarisi gibi bir mevzu başlığı bile ilim ve fikir adamlarının gündeminde yok. Dikkat çekici olan şey, bilgi telakkisinin, mesleği ve meşgalesi bilgi olan adamların gündeminde olmaması…
Bilgi evreni, ilimlerin tasnifi, bilgi (ilim) telakkisi gibi temel meseleler tefekkür mevzuu haline gelmeyince, kimin ne iş yapacağı, yapabileceği de bilinmiyor. Medresenin meşgalesi nedir, tekkenin meşgalesi nedir ila ahir… Hatta cami imanın işi nedir?
Fikirteknesi külliyatı, “ilimlerin tasnifi” ile ilgili bir teklifte bulunduğu içindir ki bizim zihnimiz berrak… O tasnife göre neyin nerede durması gerektiğine dair bir fikrimiz var, ilimlerin tasnifi aynı zamanda bir bilgi haritası olduğu için, kimin ne ile meşgul olacağını, olması gerektiğini anlamak kolaylaşıyor. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESE, VAROLUŞUN ÇEVRE EMNİYETİNİ SAĞLAR

MEDRESE, VAROLUŞUN ÇEVRE EMNİYETİNİ SAĞLAR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Medrese İslam’ın bilgi evrenini inşa eder, merkezini ve sınırlarını tayin eder, sınırlarına bilgi gümrükleri ve karantina merkezleri inşa kurar. Müslümanlar bu bilgi evreni (vatanı) içinde kalmalıdır, merkezini kaydırmamalı ve sınırlarını ihlal etmemelidir.
Medrese, bilgi evreninin genişlik buudunu inşa eder ve bir saha oluşturur. Tekke ise bilgi evreninin genişlik buuduyla oluşturduğu sahayı dışarıya çıkmadan, sınırları aşmadan derinleşmeye başlar. Mesele budur, yani sondajın nereden vurulacağını gösteren medrese, sondajı vuran ise tekkedir.
Şeriat, bilgi evrenimizi inşa eder, bu sebeple Şeriat’ı temsil eden medresedir. Fakat bilgi evrenimizin bir de derinlik buudu vardır ki onu medrese taşıyamaz. Bilgi evrenini iki buudlu (sadece genişliğine) kabul etmek, sığ bir bakış ve anlayıştır. Bilgi evreninin derinlik buudu olmadığında, idrak faaliyeti imkansızlaşmakta ve ezberlerin tatbikatından ibaret kalmaktadır. Bu durum ise orta zekaların işidir.
* Okumaya devam et

Share Button

MEDRESE, ZİHNİ-AKLİ SÜREÇLERİ TAKİP EDER

MEDRESE, ZİHNİ-AKLİ SÜREÇLERİ TAKİP EDER

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

İslam tedrisat telakkisi, İslam dışı her din ve dünya görüşündeki zihni-akli süreçleri ihtiva ettiği gibi, onlardan fazla olarak kalbi-ruhi süreçleri de ihtiva eder. Bu sebeple İslami tedrisat, dünyada eşi ve benzeri olmayan bir talim ve terbiye anlayışına sahiptir. Kalbi-ruhi süreçler, insan telakkisiyle alakalıdır ve İslam’ın insan telakkisi dışında hiçbir din ve dünya görüşünde mevcut değildir, ruha inanan muharref semavi dinlerde de durum böyledir ruhçu felsefi cereyanlarda da böyledir. İslam; varlık, insan ve hayat temel bahislerinde kamil bir ilim ve anlayış teklif etmiştir. İnsan telakkisinde hata yapan ve eksiklik ihtiva eden her din ve dünya görüşü, hem bilgi telakkisinde hem de tedrisat telakkisinde sıhhatli ve kamil bir anlayış çerçevesi oluşturamaz. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR

MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Bilgi, kainat çapında bir kıymettir. Kainatta her varlık ve vakıanın muhtevasında bilgi mevcuttur, bu sebeple bilgi meselesi kainat çapında bir kıymet arz eder. Mutlak İlim olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye, hem kainatın hem ahiretin terkibi hükümlerini ifade eden bir özettir. Medresenin meşgul olduğu ilim, bu aleme (kainata) dair olandır.
İlim ve irfan, birbirinden müstakil, birbirine muhalif iki bilgi mecrası değil, aksine bilginin genişlik ve derinlik buududur. Nasıl ki Şeriat İslam’ın genişlik buudu, tasavvuf da derinlik buududur, ilim ve irfan da bunların bilgideki mukabilidir.
*
Medrese; varlık, insan, hayat bahislerine dair temel telakkileri inşa etmek, bunlar arasındaki irtibat ve münasebet haritasını çıkarmak, arada boşluk ve tezat bırakmamakla mesuldür. Bundan sonradır ki medrese, tedrisat faaliyetine başlar. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESE, ZİHNİ-AKLİ TEDRİSAT MÜESSESESİDİR

MEDRESE, ZİHNİ-AKLİ TEDRİSAT MÜESSESESİDİR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselamın devr-i saadetlerinde her şey O’nun “Nur Şahsiyeti”nde terkibe ermişti ve oradan tecelliye ediyordu. Hakikat-i Ferdiye’nin münhasır ve müstesna mümessili Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, aynı zamanda “hakikat-i içtimai”yenin mürekkep haliydi. O’ndaki mana yekunu, kelamla tecelli, faaliyetle tezahür ediyordu. Nitekim Sahabe-i Kiram, O’nun içtimai tezahürü değil miydi?
Meselenin sırrı Allahu alem burada… O, hakikati ferdiyeyi temsil ediyordu ama aynı zamanda hakikat-i içtimaiyenin ta kendisiydi. Ferdiyetinin tecelli ve tezahürlerinden de Sahabe-i Kiram hayat bulmuştu. O emsal alındığında hakikat-i ferdiye’den bahsediyoruz demektir ki, hiç kimsenin şahsen O’nu emsal alma kudreti yoktur. Muhakkak ki mutlak ve nihai emsal O’dur. Fakat sahabe kadrosu, O’nun içtimai tezahürüdür ve her biri, O’nun nur şahsiyetinin bir cihetini temsil edebilmektedir. O’nu emsal almak, O’nu bihakkın temsil etmek kudretini kendinde vehmetmeye sebep olduğu andan itibaren vahim bir hataya dönüşür. Müminler, kendi mizaçlarıyla mütenasip olan Sahabeden birini emsal alıp, misalinin tavassutuyla O’na yaklaşmayı ümit etmelidir. Okumaya devam et

Share Button

TAKDİM

TAKDİM

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Medrese ile tekke… Müesseseleşmiş iki tedrisat merkezimiz. Kadimde, özellikle de Osmanlıda bu iki müessese vazife taksimi yapmıştı. Kalbi-ruhi talim ve terbiyeyi tekke, zihni-akli talim ve terbiyeyi medrese üstlenmiş, aralarında müthiş bir irtibat ve münasebet kurulmuş, neticede ortaya Müslüman şahsiyetin muhteşem terkibi çıkmıştı. İslam’ın ilk üç neslinden sonra, medrese ile tekkenin en girift ve yüksek terkibinin gerçekleştiği Osmanlıdaki Müslüman şahsiyet emsaline ulaşılamamıştı.
Medrese, çürüdü, çöktü ve resmi olarak lağvedildi. Tekke, mücessem müessese olarak ortadan kalktı, tasavvuf manevi müessese olarak baki kaldı. Her ikisinin de müessese olarak kaybı, büyük terkibin yok olmasına sebep oldu. Yeniden başlayan medrese ve tekke teşebbüsleri, ikisi arasındaki terkip sırrını keşfedemeyenlerin elinde ya muhtevasız bir şekil, ya da şekilsiz bir muhteva olarak bocalıyor. Tekke ile medresenin birbirine alternatif olduğu zannı kadimde de zaman zaman yaşanmıştı ama Osmanlıda büyük terkip gerçekleşmiş ve mesele aslına irca edilmişti. İki müessesenin de hayattan çekildiği günümüzde, yine ikisinin birbirine alternatif olduğu vehmi zuhur etti. İki terkip unsuru, bazı mahfillerin elinde çatışma alanına döndü.
* Okumaya devam et

Share Button

Klasik Dönem Osmanlı Tedrisatı ile Türkiye’nin Eğitim Anlayışının Farkı

KLASİK DÖNEM OSMANLI TEDRİSATI İLE TÜRKİYE’NİN EĞİTİM ANLAYIŞININ FARKI

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Anadolu halkı Osmanlı devletinin bakiyesidir. Yaklaşık 93 yıldır kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti hızla akıp giden bu çağda hala kuruluş devrini tamamlayıp yükseliş devrine geçememiştir. Bunun yegâne sebebi dâhili ya da yapısal meselelerdir. Siyasi bünye ile sosyolojik bünye arasındaki fikirsel ve kültürel çelişkiler ülkenin gelişimini yavaşlatmıştır. Nitekim bir ülkeyi güçlü ya da zayıf yapan şey genç nesillerin eğitimidir. Bu meyanda zirveye çıkmak isteyen bir milletin geçmişten ders alması gerekir. Dolayısıyla geçmişte zirveye ulaşmış Osmanlı gibi büyük bir numuneye sahip olanın talihini fark etmek lazımdır. İşte bunun için Türkiye’nin eğitim anlayışı ile Osmanlı’nın klasik dönem eğitim anlayışını mukayese etmek suretiyle ikisi arasındaki farkları ortaya koymak ve eğitim anlayışımızı buna göre yeniden gözden geçirmek gereklidir.
Okumaya devam et

Share Button

OSMANLI’DA MEDRESE

OSMANLI’DA MEDRESE

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Medrese bir eğitim kurumu olarak Selçuklular zamanında boy göstermeye başladı. Ünlü vezir Nizamülmülk bu işe öncülük ettiği için genellikle onun adına kuruldu ve adına da Nizamiye medreseleri dendi.
Selçuklu devleti İran topraklarında kurulduğu için İran kültürünün etkisinde kalmış bu yüzden Nizamiye medreselerinde Farisi kültürü hakim olmuştu. Bu yüzden Selçuklu devletinin yönetici kadrosu kültürel dezenformasyona uğramış ve Farisileşmiş kişilerden oluşmuştu. Bu kişilerin devlete bağlılığı ve sadakati oldukça sınırlı olmuştu.
Osmanlılar ilk medreseyi Orhan Bey zamanında İznik’te Orhaniye medresesi adıyla açarken bunun eğitim dilinin Arapça olmasına ama eğitimde Türklük ve İslam geleneklerinin baskın olmasına azami özen göstermişlerdi. Osmanlılar büyük devlet olmanın büyük insanlar yetiştirmekten geçtiğine inandıkları için eğitim ve medrese işine azami özen göstermişlerdi.
Bursa alınınca açılan Muradiye Medreseleri yüzlerce şubesi ile eğitimi tabana yaydı. İstanbul alındıktan sonra da Semaniye medreseleri en önemli ilim merkezi oldu. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESESİZ TEDRİSAT

MEDRESESİZ TEDRİSAT
İlim ve tedrisatın temel hususiyeti muhakkak ki tertipli ve nizami olmasıdır. Bu sebeple ilim medresede imal ve muhafaza edilir. Bu çerçeve asla unutulmadan, tedrisatın medreseye mahkum edilmemesi ve medrese dışı tedrisat müesseseleri, mekanları, meclisleri oluşturmak gerekir.
İlmi muhafaza ederek tedrisatı medrese dışına taşımak fevkalade zordur. Zor olması, vazgeçmemizi gerektirmez, zira ilmi ve tedrisatı medreseye mahkum etmek, halkı bir nevi cahil bırakmak, cahilliğe mahkum etmek olur.
*
Tedrisatı medrese dışında da mümkün kılmanın altyapısı nedir? Madem medrese dışında da tedrisat meselesi şarttır öyleyse bunun altyapısı üzerine çalışmak gerekir. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESEDEKİ TEDRİSAT

MEDRESEDEKİ TEDRİSAT

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Medrese, ilmin ana rahmidir. İlim orada keşfedilir, orada telif edilir, orada terkip edilir, tedrisatı orada yapılır. Tedrisat, medresenin vazifelerinden sadece birisidir, medrese tedrisattan ibaret hale geldiği günden itibaren gerilemeye, çürümeye ve çökmeye başlamıştır.
Medresenin birinci vazifesi, ilmi keşif, telif ve tertip etmektir. Zaten medresedeki esas tedrisat, mevcut ilmi müktesebatın talebeye ezberletilmesi ve öğretilmesi değildir. Medreselerde mesleki tedrisat olması da mümkündür ve bunlar ayrıdır. Esas ilimlerle ilgili tedrisat, ilmin keşif, telif ve tertip süreçlerinin talebe tarafından idrak edilmesini mümkün kılmak içindir. Bunu mümkün kılan tedrisat ise, ilmin keşif, telif ve tertip sürecini müderris ile talebenin birlikte gerçekleştirmesidir. Çünkü ilim tariflerinin en özlü ve hakikate en yakın olanı, “İdrak”tir. Kısaca ilim, idraktir. Öyleyse medreselerdeki ilmi tedrisat; idrak süreçlerini, talebenin kalbi ve zihni evreninde, ilmi usuller çerçevesinde idare edebilmesinin ruhi ve akli altyapısını inşa etmektir. İdrak süreçlerine vakıf olamayan, idrak süreçlerini sevk ve idare edemeyen, bunun tabii neticesi olarak idrak ve tefekkür faaliyetini gerçekleştiremeyen talebe, ilmi tedrisata tabi tutulmuş olmaz. Okumaya devam et

Share Button

HER YAŞTA VE HER YERDE TEDRİSAT

HER YAŞTA VE HER YERDE TEDRİSAT
“Ya hayır konuş ya sus” gibi, “Ya hakikati söyle ya da sus” gibi, dile tekerleme olduğu için “yorulan” kelam-ı kibarlarımız var. Bu tür hikmetler, tüm insanı ve hayatı kuşatan cinsten muhtevaya sahip olmasına rağmen, lisan yorgunluğu mu denir, muhteva yorgunluğu mu denir, medeniyet yorgunluğu mu denir, bir sebeple manasını ve müessiriyetini kaybetmiş hazinelerdir. Muhteva yorgunluğu idrak zafiyetinden kaynaklanır ve kelamı, manası boşalmış tekrarlar haline getirir. Manasına nüfuz edilmeyen tekrarlar ise müessiriyetini kaybeder.
“Ya hakikati söyle ya da sus” şiarındaki sükut, kendi kendini etkisizleştirmenin veya cemiyet tarafından baskı altına alınmanın manivelası değildir. Sükut, kadim müktesebatımızda “tefekkür faaliyetinin” diğer adıdır. “Sus, sus ki düşünebilesin”… Zira konuşan insan tefekkür edemez, tefekkürün ön şartı sükuttur, sükut aynı zamanda tefekkürün ruhi iklimidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-16-İDARE

İSLAM ŞEHRİ-16-İDARE

İslam şehrinin aklı idaredir. İdare, tasavvuf ve medresenin keşif ve tertip ettiği hikmetleri “gerçek” kılmak, “gerçekleştirmek” ile mükelleftir. İdare, bir tatbikatı gerçekleştirip de neticesini merak eden derin bir cahillikle malul değil, aksine keşfedilen hikmetin mevcut şartlar manzumesinde nasıl tatbik edileceğini bilen bir akıl bünyesine ve zihni teçhizata sahiptir. İslam şehrinde idare, hikmetin tatbik şartlarını arayan, bulan, tanzim eden bir idrak merkezidir. Hikmet, idarenin önüne saf halinde geldiğinde, önce onu anlar, sonra cemiyetin seviyesine bakar, cemiyetin seviyesi ile mütenasip bir tatbikat şekli geliştirir. Hikmet saf haliyle tatbik edilmez, hikmeti saf haliyle tatbik edebilen, onu saf haliyle taşıyabilen tek kadro Ashab-ı Kiram olmuştur, sebebi de merkezindeki şahsiyettir, yani Risalet’tir.

İdare, bir gözü hikmette diğer gözü halkta olan, hikmet ile halk arasında idari köprü kuran merkezdir. Hikmet ile halk arasındaki münasebeti kuran, hikmeti halka maleden, halkı hikmete muhtaç hale (yani hikmeti talep eder seviyeye) getiren karargahtır. Hikmetsiz hareket ve tatbikatın olmayacağını gösteren, olmaması gerektiğini anlatan, halkı da buna hazırlayan bir merkezdir. Halk ile hikmet merkezleri olan tekke ve medrese arasındaki sağlam irtibatı kuran, hayatı tekke ve medrese ile harmanlayan, bunun idari tedbirlerini keşif ve tatbik eden kadrodur.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana vahitlerini, mana haleleri içinde keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-13-MEDRESE

İSLAM ŞEHRİ-13-MEDRESE

İslam şehrinin şuuru (akl-ı selimi) medresedir. Medrese, İslam’ın ve kainatın muhtevasında mahfuz bulunan fikir, ilim, hikmet ve irfanı keşfedecek, tertip edecek, tatbik edilecek hale getiren müessesedir. İslam, “doğru”, “güzel”, “iyi”nin tek kaynağıdır, bu üç kıymet ölçüsünün başka hiçbir kaynağı yoktur. Bu mesele, bilgi telakkisi (epistemolojik) vahdettir ve İslami anlayış için vazgeçilmez esastır. İslam’ın dışında hiçbir kaynakta temel kıymet ölçüleri aranmaz, başka hiçbir mecra (mesela felsefe) temel kıymet ölçüleri için kaynak olarak kabul edilmez, akıl, zeka, şuur ila ahir idrak melekeleri ise kıymet ölçüsünün kaynağı değil, kıymet ölçülerini tek olan kaynakta (İslam’da) keşfetmenin manivelasıdır. Kainat ise kıymet ölçülerinin kaynağı değil, İslam’ın muhtevasında keşfedilen kıymet ölçülerinin tatbiki için ihtiyaç duyulan imkan alanı ve malzeme (ve bilgi) deposudur.

Medresenin ilk vazifesi, “mukaddes emaneti”, yani nakil ile bize kadar gelen dini muhafaza etmektir. Nakil, kitap ve sünnettir, zaten din de bu ikisinden mürekkeptir. İslam’ın (mukaddes emanetin) muhafazası dışında, on dört asırlık irfan müktesebatını da muhafaza vazifesi tabii ki mevcuttur ama dinin muhafazası her şeye mukaddemdir.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-3-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-2-

İslam şehri, mananın (İslam’ın muhteva yekununun) müesses nizamıdır. Mana, önce “tabii teşkilatlılık haline” kavuşmuştur, sonra da “bir eksik var mı?”, “gözden kaçan bir mesele kaldı mı?” sorusunun cevabını, “yardım istemekten imtina eden vakur fakir olabilir” endişesiyle müesseseleşmiştir. İslam’ın şahsiyet, cemiyet ve hayat telakkilerinde muhtacın “talep etmesi”, “yardım istemesi” değil, onu arayıp bulacak bir dikkat ve rikkat vardır. Tek tek her ferdin, diğerlerinin mahrem hayatlarına tecessüs ile ihtiyaçlarını tespit etmesi gibi kaba ve kerih bir yol bazı sınırlarda hukuken (fıkhen) bazı sahalarda ahlaken, bazı noktalarda da edeben men edilmiştir. Müesseseler, ferdi tecessüsü önlemek, müesses ahlakı yerleştirmek, alan ile veren arasına perde çekmek gibi zaruret, ahlak ve güzellik gibi mesuliyetleri üstlenir. Müesseseler, tecessüsü, ferdi alandan kurtarıp müesses hale getirmek için değil, aksine tecessüsü cemiyet ve şehir hayatından tamamen yok etmek için vardır, bu sebeple faaliyetlerini, hayatın tabii akışını takip ederek gerçekleştirir. Hayatın tabii seyri; ferd, aile, mahalle gibi birimlerin hayat seviyelerinin “bilinebilirlik” çerçevesindeki akışıdır. Bu akışın aksadığını gören göz, bir melek sessizliğinde ve edebinde, en kuytu yerde ve zamanda muhatabına yaklaşıp, hiçbir tetkik faaliyetine girmeden, hiçbir tereddüt emaresi göstermeden, en kısa soru ve en kısa cevaplarla meseleyi teşhis eder, en uygun yolla halleder. Bu naiflikteki müesseseler, kadimden beri olduğu gibi tasavvufun uhdesindedir.
*
İslam şehri, zamanın tecelligahıdır. İslam şehrinde zaman, saat, gün, ay, yıl gibi ölçü birimlerinden ibaret değil, aksine rahmet tecellisinin ritmidir. Her anın, her saatin, her vaktin, her günün, her ayın bir manası vardır, rahmet, o mana üzere tecelli eder. İslam şehri, zamanın akış güzergahıdır, zamanın dünyaya saçtığı manayı kendine cezbeden, kendinde toplayan bir cihazdır. Rahmetin tecellisi için gerektiğinde çığlık çığlığa duaya durur, gerektiğinde hüzünlü bir sabırla derin bir sükûta sarılır. O şehir, hangi vakit secde edeceğini, hangi vakit dua edeceğini, hangi vakit ikramda bulunacağını bilir.
* Okumaya devam et

Share Button

“HAL OKUMALARI” ve İNSAN İNŞASI

 “HAL OKUMALARI” ve İNSAN İNŞASI

 

Küçük yaşlardan beri bizlere, Kemalizmin eğitim kitaplarında Osmanlı Devleti’nde okuma oranının düşük olduğunu, okuma yazma bilen kişilerin azlığını ve bu yüzden geri kalındığını söyler veya alt satır olarak hissettirir. Batı toplumlarının ilerleyişini Osmanlı olarak göremeyişimizin, fark edemeyişimizin nedenlerinden bazılarını; çürüyen eğitim sistemi ve okuma oranının düşüklüğü olarak gösterilir. Bu söylemlerin tamamen yanlış olduğu iddiasında değilim. Bu söylemlere denecek bir şey varsa oda “kısmen doğru“ ifadesidir. Bu “kısmen doğru” ifadesi Osmanlı Devleti’nin son yüzyılları için geçerlidir. Zira toplumun eğitim dinamikleri olan “medrese” “tekke-zaviye” kurumları son dönemlerde bozulmaya başlamış ve devletin yıkılışına kadar bozulma devam etmiştir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-33-TALEBE ANLAYIŞI-2-

Risalet’in müderrisliği, sahabenin talebeliği… İşte İslam tedrisat anlayışının iklimi bu, bu iklimden süzülecek mana ve hikmet yekunu, eksiksiz bir anlayış ve nizamı kurmaya kafidir.
Sahabe bazı mevzularda nihai emsaldir. Nihai emsal olması zaruretendir, tercihen değil. Risalate rağmen değil, Risaletin tatbikat yekununu ikmal etmek için. Dikkat, mana yekununu değil, tatbikat yekununu… İslam tatbikat cihetiyle de “tamamlanmış” olduğu için, sahabe, cemiyet kadrosunu oluşturmak bakımından ve içtimai çerçevedeki diğer bazı meselelerde nihai emsaldir.
Sahabeye dair meşhur Hadis-i Şerifin anlaşılmaması, sahabenin tatbikat yekunu içindeki mevkiinin idrakine mani olmakta, mefhumu muhalifinden bakıldığında, sahabenin tatbikat yekunu içindeki mevkii anlaşılmadığı için “Ashabım göklerdeki yıldızlar gibidir…” Hadisi Şerifi idrak edilememektedir. Bu nakısaların tamamı, “külli anlayışa” sahip olmamaktan kaynaklanıyor. Sadece İslam tedrisat anlayışı veya bu anlayışın müderris ve talebe bahsi tetkik edilse mesele vuzuha kavuşuyor. Tek zaviyeden ve aynı zaviyeden bakanlar, bu tavrında ısrar edenler, İslam’ı anlamadıkları gibi tahrif ettiklerinin de farkında değiller. Okumaya devam et

Share Button