Etiket arşivi: meşruiyet

BAŞBAKANIN CEMAATE KARŞI STRATEJİSİNİN TEMELİ

BAŞBAKANIN CEMAATE KARŞI STRATEJİSİNİN TEMELİ

Cemaat, kanalizasyon çukurlarında gözlerden uzak şekilde hazırladığı planlarını, devletin çeşitli organlarında (mesela yargıda) usulsüz ve hukuksuz şekilde operasyona dönüştürüyor. Kanalizasyon akan beyinlerden çıkan planlar, iğrenç uygulamalara dönüştürülürken, cemaatin medyası ise telif hakkını üstlenmiyor ve yolsuzluk naraları atmayı sürdürüyor.

Şimdi herkes şu soruyu soruyor; Hükümet meseleyi doğru ve derinliğine teşhis etmesine rağmen neden karşı operasyonlar başlatmıyor? Hükümetin karşı operasyon yapacak gücü tabii ki var, mesele bu gücün olup olmaması değil. Hükümet, ülkeye, ülkedeki atmosfere hakim oldu, 17 Aralık operasyonundan kısa süre sonra meseleyi teşhis etti ve tedbirlerini almaya başladı. Şu anda cemaatin lağımlarda saklanan kamikazelerine rağmen duruma hakim. Karşı operasyon yapmak için kafi gücü de olduğuna göre neden başlatmıyor beklenen operasyonları? Şimdilerde, cemaat de dahil tüm kamuoyunun merak ettiği bu sorunun cevabı, meseleyi izah etmek için doğru bir başlangıç noktasıdır.
BAŞBAKANIN CEMAATE KARŞI STRATEJİSİNİN TEMELİ yazısına devam et

DARBELER VE TEDBİRLERİ-3-KAOS ÜZERİNDEN MEŞRUİYET HIRSIZLIĞI

DARBELER VE TEDBİRLER-3-KAOS ÜZERİNDEN MEŞRUİYET HIRSIZLIĞI
Meşruiyetin çalınmasının çeşitli yolları var, ordunun meşruiyeti çalma yolu umumiyetle el altından kaos üreterek gerçekleşir. Hayatın nizami altyapısı bozulur, asayiş biter, anarşi başlar ve halkın psikolojik kaynakları kurutulur. Kaos ve anarşide hayat olmaz, hayatın altyapısının çökmesi ile başlayan nizam arayışı aynı zamanda hayat arayışıdır. Halkın psikolojik organizasyonu, hayat aramaya başladığında ordunun darbe yapması talep edilmeye başlanır. Bu durumlarda ordunun nazlandığı bile görülür. Ordunun meşruiyeti bu şekilde çalmasının sayısız misali var ve herkes bu yolu artık biliyor. Türkiye’deki siyaset kadroları, bu hırsızlığın birçok tecrübesine sahip oldukları için tedbir almayı öğrendiler ve bu konuda maharet kesbettiler. Bu tür meşruiyet hırsızlıkları için bilmemiz gereken husus, ülkenin şartlarının ölüm ile hayat arasında tercih yapılması noktasına getirilmesidir, şartlar bu hale geldiğinde darbeyi önleyecek hiçbir tedbir yoktur. Bu tür meşruiyet hırsızlığını önlemenin yolu, hayatın nizami altyapısının çözülmesine mani olmak, şartları o noktaya kadar getirmemektir.
Ülkede, kaos ile nizam, hayat ile ölüm arasında tercih yapma zorunluluğunu oluşturan şartlara müsaade edilmemelidir. Bu şartlar oluştuğunda halkın tercihi bellidir ve halk hayatı tercih eder, bu tercihi de yanlış değildir. Halk tercihlerini insiyaki şekilde yapar, insan tabiatı insiyaki olarak hayata doğru akar, başka şekilde olmasını düşünmek insan tabiatına uygun değildir.
En büyük meşruiyet hırsızlığı, hayatın nizami altyapısını çökertip, halkı ölüm ile hayat arasında tercih yapmak zorunda bırakmaktır, ülkeyi bu noktaya getirenler operasyonlarının hedefine ulaşmış olurlar. Bu yol aynı zamanda en ahlaksız, en iğrenç, en hayvani metottur zira büyük can kayıpları yaşanır. İnsanların hayatları üzerinden meşruiyet hırsızlığı yapanlar, yeryüzünün en alçak, en hayvan, en adi insan çeşitleridir. Bunlara asla insan muamelesi yapılmamalıdır. DARBELER VE TEDBİRLERİ-3-KAOS ÜZERİNDEN MEŞRUİYET HIRSIZLIĞI yazısına devam et

DARBELER VE TEDBİRLERİ-2-DARBENİN TARİFİ

DARBELER VE TEDBİRLER-2-DARBENİN TARİFİ
Türkiye’de meseleler, misaller üzerinden konuşulur, umumiyetle fikri çerçeveye temas edilmez. Bir mevzuun misaller üzerinden konuşulması, o mevzuu “gerçekleşmiş” örneklere mahkum eder. Oysa darbe geleneği olan Türk ordusunda bile hiçbir darbe diğerinin tekrarı değildir, muhteva olarak tekrar olsa bile tatbikat olarak her biri farklıdır. Mevzu misaller üzerinden konuşulduğu takdirde, tedbir geçmiş örneklere göre alınır, oysa hayat gelişmekte, şartlar değişmektedir ve yeni darbe farklı şekilde gelecektir. Geçmişe dönük tedbirler ise gelecek için hiçbir mana ifade etmez, bu sebeple de darbeler (veya hayattaki başka hadiseler) muhteva olarak tekrarlanmaya devam eder.
1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat müdahalesi, 27 Nisan muhtırası ve hazirandaki taksim teşebbüsü birbirinden farklıdır. Mısır’daki darbe misalini görünce, taksim hadiselerinin de darbe teşebbüsü olduğu, kaos oluşturularak ordunun müdahalesine meşruiyet kazandırılacağı anlaşılıyor. Hükümetin meseleyi erken farketmesi ve tedbirli davranmasıyla akim kalan taksim denemesi, tahrirde neticeye ulaşacak gibi görünüyor.
Misaller (müşahhas haller) üzerinden konuşma alışkanlığı ve sığlığı, mevzuların anlaşılmasına mani oluyor. “Darbenin tarifi” başlığını görenlerin bu yazıyı okuma ihtiyacı bile duymaması, konuyu bildiği zannından kaynaklanıyor. Bir hadisenin muhteva olarak tekrarlanabilmesi de tam olarak bu tür cahilliklere dayanıyor. Misallerle sınırlı bilgi ve anlayışı olan insanların meseleler üzerinde derinliğine çalışmaması, aynı muhtevanın farklı şartlarda farklı şekillerle tekrarlanmasının en büyük sebebidir. DARBELER VE TEDBİRLERİ-2-DARBENİN TARİFİ yazısına devam et

HALK HAREKETLERİNİN ANATOMİSİ VE SURİYE MİSALİ

HALK HAREKETLERİNİN ANATOMİSİ VE SURİYE MİSALİ
Halkı harekete geçirmek fevkalade zordur. Siyasi hareketlerin, özellikle de muhalif hareketlerin halkı harekete geçirmek için sarfettikleri sayısız çaba çok zaman boşa çıkmıştır. Halkın içinden ikna edilen, siyasi fikirlere ve hareketlere inanan bir kısım insanları bulmak her zaman mümkün ve kolay olmuştur ama halkı (halkın tamamını veya kahir ekseriyetini) harekete geçirmek zordur. Halkın anlaması yavaştır, siyasi hareketlerin anlama ve anlatma hızı her zaman daha yüksek olmuştur. Muhalif siyasi hareketlerin anlama hızıyla halkın anlama hızı arasındaki fark, halkın harekete geçirilmesi için gereken zamanı gösterir. Siyasi hareketlerin “anlatma usullerinde” yaptıkları hatalar ise bu zamanı uzatır.
Halkın anlama ve kabul etme hızındaki yavaşlık, hayatın ve insanın tabiatı ile ilgili bir husustur. Hayatın altyapısı çözülmeye başlayana kadar halk, rejimin değişmesi gerektiğini kabul etmez. İdeolojik eğitimden geçmiş siyasi kadroların ve hareket mensuplarının anlaması, muhalefete başlamaları için kafidir ama halkın anlaması, muhalefet saflarına geçmesi için kafi değildir. Halk, hayatın altyapısı çözülene kadar muhalif saflara geçmez, siyasi mücadelenin tarafı haline gelmez, sahaya (sokağa) inmez. HALK HAREKETLERİNİN ANATOMİSİ VE SURİYE MİSALİ yazısına devam et

GÜNLÜK (08 MART 2009)

            Bugünkü konumuz Uluslar arası Ceza Mahkemesinin Sudan Devlet Başkanı ÖMER EL BEŞİR hakkındaki tutuklama kararı…  

            Müslümanların kendi içlerinden bir adamı (devlet başkanı veya herhangi bir vatandaş) batıya teslim etmeleri, prensip olarak mümkün değil. Adına “uluslar arası ceza mahkemesi” denmesinin, özellikle de “mahkeme” sıfatını kullanmasının bir manası yoktur.

            Bu tavır, son zamanlarda ülkede klişeleşmiş haliyle sürekli kullanılan, “senin suçlun kötü, benim suçlum iyi” anlayışının bir misali olarak görülebilir. Ancak böyle değildir. Suçluyu korumak başka onu adil olmayan yargıya teslim etmemek başkadır. Adil olmayan yargıya teslim etmemek ise suçluyu yargılanmaktan kurtarma neticesine varmamalıdır.

 

            Uluslar arası ceza mahkemesinin İsrail ile ilgili bir soruşturma açmaması fakat Ömer El Beşir hakkında soruşturma başlatarak tutuklama kararı vermesi, şu misaldeki gibidir. İki kişi kavga ediyor ve birbirini yaralıyor fakat polis gelip birini gözaltına alıyor ve mahkeme de sadece o kişiyi yargılıyor ve diğerine hiçbir işlem yapmıyor. “Diğerinin yargılanmaması, yargılanan suçlunun yargılanmasına mani olmamalıdır” düşüncesi, her ne kadar doğru görünse de temel bir yanlışlık ve adaletsizlik ihtiva eder. İki suçludan birini yargılamak ve diğerini yargılamamak, adaletin birisi için gerçekleştiği ve diğeri için hala gerçekleşmediği manasına gelmez, aksine her ikisi için de adaletin yerine gelmediğini gösterir. Zira birini yargılamak ve diğerini yargılamamak, iki kişi arasındaki mücadeleye yargının taraf olarak katıldığını gösterir. Taraf olan mahkeme olduğu için iki suçludan birini yargılamamak aynı zamanda onu aklamak demektir ki, hukuk ve yargıyı siyasi manivelaya dönüştürür.

            Şu nokta önemlidir. Biz yargıdan mı (mahkemeden mi) bahsediyoruz yoksa siyasi mücadele birimlerinden mi? Yargıdan bahsediyorsak, bunun şartlarını ve kompozisyon bütünlüğünü tam olarak bilmeliyiz. Yargı (veya adalet), eksik olamaz. Siyasi mücadele birimleriyle yargı birbirine karıştırılmamalıdır. Yargı eksik olduğunda yargı olmaktan çıkar. Eksik siyaset olabilir fakat eksik yargı olmaz. Eksik yargıdan adalet zuhur etmez.

 

            Batının, kendi menfaatlerini ve hegemonyasını sürdürmek için her şeyi kullandığını ve istismar ettiğini geçen birkaç asırlık tecrübe ile biliyoruz. Yargı da dahil olmak üzere tamamen istismarlar üzerine kurulu olan batı dünyası, en fazla kendi içinde adil olma çabasına sahiptir ve dışarıya karşı asla adalet fikrini ve duygusunu taşımamaktadır. Batı ile ilgili bu noktada tereddüdü olanların tereddütlerini giderecek bir yazı değildir bu. Batının tüm dünyaya karşı adil olabileceği kanaatini taşıyanlar için tartışma konusu Ömer El Beşir değil başka konulardır.

            Batının adalet anlayışını da siyasi tercihleri oluşturduğuna ve bunu en bariz şekilde İsrail konusunda gösterdiğine göre, batının sözüm ona adaletine iltica etmek, dünyanın son üç asırlık batı tecrübesini anlamamak veya umursamamak demektir.

 

            Ömer El Beşir’in batıya (ne ad altında olursa olsun) teslim edilmesi, batının olmayan vicdanına iltica etmektir ki, sınırsız bir basiretsizliktir. Tam bu noktada yakıcı soru şudur; öyleyse İslam coğrafyasında suç işleyenler cezasız mı kalacaktır? Bu soruya evet cevabını vermek kabil değildir. İşin batı ile ilgili kısmını batıda bırakarak meseleyi değerlendirmek gerektiğinde, İslam coğrafyasında işlenen insanlık suçlarını devlet başkanları da dahil olmak üzere şiddetle cezalandırmak gerektiği açıktır. Bunun yolu ise, İslam coğrafyasında (mesela İslam konferansı teşkilatı bünyesinde) bir “Milletlerarası İslam ceza mahkemesi” kurulmasıdır.

            Ülkemizdeki kökten İslam düşmanı olan laik, Kemalist, solcu ve ulusalcıların böyle bir teklife refleks halinde karşı çıkacakları malumumuzdur. Fakat onlar, fikri rüşt yaşına gelmedikleri için değerlendirmelerinin içinde itibar edilecek tahliller bulmak zordur.

 

*

 

            Milletlerarası İslam ceza mahkemesi kurulmadığı takdirde, İslam coğrafyasında işlenen suçlar, bugünün dünya konjonktüründe cezasız kalmaya mahkumdur. Zira batı ile İslam arasında devam eden yüksek yoğunluklu siyasi ve askeri mücadele, uluslar arası ceza mahkemesinin İslam coğrafyasında meşruiyet kazanmasına manidir. Uluslar arası ceza mahkemesine İslam coğrafyasından bir Müslüman’ın teslim edilmesi, savaş meydanında kumandanın düşmana teslim edilmesi gibidir. Çok komik bir durum…

            Batının da anlaması gereken nokta, artık dünyadaki meşruiyet kaynağı kendileri değildir veya dünyanın meşruiyet kaynağı tek değildir. Hal böyle olunca, batı büyük ufuk sahibi ise eğer, İslam konferansı teşkilatı içinde bir milletlerarası İslam ceza mahkemesinin kurulması gerektiğini anlamalı ve desteklemelidir. Aksi halde konu hiçbir zaman hukuk ve adalet meselesi haline gelmeyecek ve siyasi mücadele alanında değerlendirilmeye devam edilecektir. Bunun sebebi de batıdır ve batının çürümüş anlayışıdır. Ne var ki, batının çürümüş ve yozlaşmış anlayışının böyle bir ufuk sahibi olmadığı artık anlaşılmıştır. Onlar hala istismar ve sömürü niyetiyle dünyayı bakmaya devam etmektedirler.

 

*

 

            Bir hadisenin gerçekleşme şartlarını (mümkün kılan şartları) doğru teşhis etmek gerekir. İmkansız olanın peşinden gitmek, ahmakların işidir. Batı, İsrail ile ilgili açık tavır sahibiyken, İslam coğrafyasındaki suçları yargılamak ve cezalandırmak meşruiyetine ve kudretine de sahip değildir. Ukalaca bir tavırla kendini “adil” kabul etmesi ve “tek adalet mercii” olarak görmesi, artık zamanı geçmiş bir arkaik düşüncedir.