Etiket arşivi: Miraç

MİRAÇ KANDİLİ MÜBAREK OLSUN

Miraç kandili tüm müslümanlara mübarek, ümmetin dertlerine deva olsun. Miraç, “Hakikat-i Muhammediye”nin apaçık delilidir. Miraç, “Hakikat-i Muhammediye”nin, evvelin evvelindeki tecellisi ile ahirin ahirindeki tezahürünün vuslatı olsa gerek. Cenab-ı Allah’a sonsuz şükürler olsun ki, bizi O’nun (Aleyhisselatü Vesselam) ümmetinden kıldı.

NAMAZ-2-FARZ KILINMASI

NAMAZ-2-FARZ KILINMASI

Namazın farz kılınmasında iki hususiyet dikkat çekicidir, Mekke’de ve Miraç’ta farz kılınması…

Tefsir usulüne ait olan Mekki-Medeni ayet taksimi, umumiyetle itikat ve amel ile ilgili hükümlerin tasnifi için kullanılır. Asr-ı Saadetin Mekke devrinde, tevhid anlayışı inşa edilmiştir. Ameli hükümlerden ziyade, itikadi esasların vazedildiği bu devir, tevhid anlayışı ve bu anlayışın kalp, zihin ve akıl bünyesinin inşa edilmesine dönüktür. İtikat ve itikadın İslami anlayış çerçevesinin adı olan tevhid ikame edilmeden, tevhidin gayrı olan şirk reddedilmeden, bunları yapacak kalbi, zihni ve akli teçhizat inşa edilmeden yeni bir din inşası tekemmül etmez.

Yeni bir din, tabii ki kadim dinin kendisidir ve din tekdir. Ne var ki İslam’dan önceki tarihlerde çeşitli coğrafyalarda, çeşitli halklara, birçok peygamberle vahyedilmiş olan İslam, o toplumların emanete sadakat göstermemeleri sebebiyle tahrif edilmiş, aslından bazı izler kalsa bile kendisiyle iman ve amel edilemez hale gelmiş, aslına dair bazı izlerin tahrif edilmiş metinlerden tefrik edilmesi imkansızlaşmıştır.
Emanete ihanet, yeni bir peygamber gönderilmesini gerektirecek kadar mühim, emanete sadakat ise yeni bir peygamber gönderilmesini ihtiyaç haline getirmeyecek kadar kıymetlidir. Fahr-i Kainat Aleyhisselatüm Vesselam Efendimizin son peygamber olması, aynı zamanda bu ümmetin emanete sadık olacağının işaretidir. Bu din son dindir, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam son peygamberdir, bu ümmet son ümmettir. Bu ümmetin bariz hususiyeti de sadakattir.
NAMAZ-2-FARZ KILINMASI yazısına devam et

NAMAZ-1-TAKDİM

NAMAZ-1-TAKDİM
Namaz, sayısız hikmeti muhtevi bir ibadettir. Tarih boyunca sayısız hikmetleri için sayısız kitap ve makale telif edilmiştir. Namaz gibi mühim bir ibadet hususunda bilinenleri tekrar ve nakil bile kıymetlidir ama daha kıymetli olan, ihtiva ettiği lakin daha önce zikredilmemiş bazı hikmetlerini keşfetmek olsa gerek. Uçsuz bucaksız hikmet kaynağı olan namaza dair, daha önce zikredilmemiş bazı hikmetleri keşfettiğimiz zannı, bizi bu çalışmayı yapmaya sevketti. Ulaştığımız neticeler bir zandan ibaretse, Cenab-ı Allah Azze ve Celle bu husustaki gayretimizi hayra tebdil etsin, zandan ibaret değil de, namaza ait hikmet ise Cenab-ı Allah Azze ve Celle Müslümanlara faydalı kılsın.

Namaz, diğer hiçbir ibadet ve emir ile mukayese edilmeyecek kadar hikmetle dolu. Zannımız o ki, namaz, İslam’ın tüm hükümlerini ihtiva eden bir mana haznesidir. Namazın hakkıyla anlaşılmış olması, İslam’ın anlaşılmış olmasına delalettir. Sanki namaz ile ilgili hükümler, İslam’ın tüm hükümlerinin özetidir. İslam’ın tüm hükümleri dürülüp bükülüp namaz olarak ifade edilmiş gibidir, lif lif örülmüş o yumağı açmak nasip olsa, ortaya tüm tafsilatıyla İslam çıkacakmış hissine kapılıyor insan.
NAMAZ-1-TAKDİM yazısına devam et

“HİÇ GÜZEL OLMASAYDI, ÖLÜR MÜYDÜ PEYGAMBER”

“HİÇ GÜZEL OLMASAYDI ÖLÜR MÜYDÜ PEYGAMBER”
Ölüm müthiş bir şey… İnna lillah ve inna ileyhi raciun… O’ndan başka gidecek kimse yok, O’ndan başka bir mercii yok, O’ndan başka hiçbir şey yok.
Dünya garip, dünya hayatı garip… İnsan kendi bedeni üzerinde bile mülkiyet sahibi değil, kendi bedenini bile götüremiyor. Kendi ruhunda bile mülkiyet sahibi değil, aman Allah’ım… Senden başka hiçbir şey yok, hiçbir zaman yoktu, elan da yok… Senin varlığın karşısında “varlık iddiası”, küfrün en derin hali midir Allah’ım? Tevhidin müntehası burası mıydı?
Ölüm, dünya hayatı için firak… Dünya hayatı yani yalan hayat… Onun firakı da yalan olmalı… Öyleyse ne gam… Hakikatte vuslat olan, bu dünyada firak…
Yalan dünya, yalan hayat… Ama nasıl bir “yalan” ki bu, ateş yakıyor, su boğuyor. Nasıl bir yalan ki, kaskatı bir gerçek… Bu sebeple midir, hakikat başka, gerçek başka… Hakikatin ateşinde yanmayanları mı yakıyor, gerçeğin ateşi?
İnna lillah ve inna ileyhi raciun… Bu mukaddes ölçüyü anlamak mıydı, tevhidi anlar gibi olmak.
Hep şaşırmışımdır, “ölmeden önce ölenlerin” ölmesine… Ölüm bir tane değil miydi, ölmek bir defa değil miydi? Emir Allah’ındır, emir O’ndandır. Her nasıl murat ederse, öyle vaki olur. İnanmamak ne kabil, itaat etmemek ne mümkün? Mülk sahibi O’dur, iman, O’nun emrine rıza göstermektir. “HİÇ GÜZEL OLMASAYDI, ÖLÜR MÜYDÜ PEYGAMBER” yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN MİRAÇ KANDİLİ MÜBAREK OLSUN

Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, yaratılmış varlığın ufku olan Sidretü’l Müntehanın ötesine davet edildiği mübarek gecenin Müslümanlar tarafından idrak ve ihya edilmesi ümidiyle…

Cenab-ı Allah Azze ve Celle, bu mübarek gecedeki tüm duaları kabul buyursun, cephelerde cihat eden yiğitleri muzaffer etsin, başta Esed olmak üzere tüm zalimleri kahretsin…

Müslümanları, duaların makbul olduğu bu gecede, zalimlere karşı mücadele ve mücahede eden kahramanlar için dua etmeye davet ediyoruz.

“BÜYÜKLERE” SORULAR-6-BİRİNCİ KISIM ÜÇÜNCÜ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-6-BİRİNCİ KISIM ÜÇÜNCÜ SORU
SORU
3-Fahri Kainat Aleyyisselatü Vesselam Efendimizin, Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olması, ilk yaratılan ruh (nur) olmasındaki “yakınlıktan” mı kaynaklanıyor? İlk yaratılan nur (ruh) olması, başka hiçbir şey yokken ikisinin varlığına delalet ediyor olmalı, dolayısıyla bu hal izahsız bir “yakınlık” ifade ediyor, böyleyse, o ruhun (nurun) Allah Azze ve Celle’ye miraçtaki kadar yakın olması, tabiatı gereği mümkün olan işlerden midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soruda tecessüsü harekete geçiren nokta, miraçtaki ihsanın kaynağını tespit ve anlama çabasıdır. İlk yaratılan varlık olması, tabii ki en büyük “ihsan”dır, miraçtaki yakınlık, yaratılmadaki ihsanın tabii neticesi midir yoksa miraç ayrıca mı ihsandır?
Aslında soruyu bile doğru düzgün soracak mecalimizin olmadığı bu irtifada, halimiz, anlamak veya anlama kudretine sahip olmaktan ziyade, sadece anlama cehdinin çilesini çekmekten ibarettir. Kelamın tükendiği, idrakin tıkandığı, aklın teslim olmaktan başka bir yol bulamadığı bu bahisler, idrak çilesini biraz olsun tahammül edilebilir hale getirme çabasından ibarettir.
İlk yaratılan ruh (nur) olmasındaki ihsanın tabii neticesi olarak mı miraca çıkmıştır, yoksa bu iki halin ve makamın her ikisi de ayrı ayrı ihsan mıdır? Ayrı ayrı ihsan ise birbirinin mütemmimi midir? “BÜYÜKLERE” SORULAR-6-BİRİNCİ KISIM ÜÇÜNCÜ SORU yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-5-BİRİNCİ KISIM İKİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-5-BİRİNCİ KISIM İKİNCİ SORU
SORU
2-Miraç, ruhen ve bedenen vakidir. Bedenin (yani maddenin) Allah’a o kadar yakın olması muhaldir, galiba “Sünnetullah”ın tüm kaidelerine mugayirdir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bedeninin dahi Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olmasının “ihsan” dışında bir izahı var mıdır? Bunu mümkün kılan bir “Sünnetullah” kaidesi ve tecellisi mevcut mudur, mevcut ise başka şahıslar veya varlıklar veya hadiseler için de cari midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Yaratılmış varlıkların Allah Azze ve Celle’ye, miraçtaki kadar yakın olması tabii ki aklın ötesindedir. Aklın ötesinde olması, mümkün olmadığı manasına gelmez, sadece akılla anlaşılmayacağını gösterir. Zaten mümkün olmuştur, miraç haktır. Akılla anlaşılmayacağını bildiğimiz bir mevzuda aklımıza meşgale aramıyoruz, anlamaya çalıştığımız husus, anlaşılmazlık sınırının neresi olduğudur.
Mutlak meçhul alanın (mutlak gayb alanının) sınırı neresidir? İnsanın ufku neresidir? Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilen bu makam, O’nun beşer olma cihetiyle ilgili midir? Yani O’nun beşer olması sebebiyle mi o makam ihsan edilmiştir yoksa Allah Azze ve Celle’nin “Habibi” olduğu için mi? Oradaki sır nedir?
Sünnetullah kaidelerinden hiçbiri ile izahı kabil değilse ve başka bir varlık için muhal ise ne yükseklikte bir ihsandır? Aklı çıldırtacak, şuuru patlatacak, ruhu haşyete boğacak bir ihsana nail olan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz hakkında, övgünün mübalağası olur mu? O’na, ilah dememek şartıyla, hakkıyla övmek kabil midir ki övgüde mübalağa yapılabilsin. “BÜYÜKLERE” SORULAR-5-BİRİNCİ KISIM İKİNCİ SORU yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-4-BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-4-BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ SORU
SORU;
“1-Allah, insanlığı yarattığından bu yana, kendisine iman edilmesini talep ve emretmiştir. Fakat kendisini hiçbir zaman, hiçbir insana göstermemiştir. Bu sebeple, “gaibe iman” edilmesi, talep ve teklif edilmiştir ve bu hususiyet imanın merkezi mevzuu olmuştur. Bununla beraber, kadimden beri akıl, “var mı, yok mu” sorusuna cevap aramıştır. Bu soru aslında insanlığın tek sorusudur ve diğer tüm sorular bunun tafsilatından ibarettir.
Sidretül-Müntehanın ötesine davet edip, huzuruna aldığı Habibi için iman, artık “maluma iman” haline gelmiş olmalı değil mi? Ve huzuruna aldığı Habibi’ne zımnen şunu mu söylemiş oluyor; “Habibim, kullarıma, beni görmeden inanmalarını (gaibe iman etmelerini) emrettim lakin sen gör, bil ve şahitlik et ki, ben varım”.”
SORUNUN AÇIKLAMASI;
Bu soru öncelikle Risalet telakkimizle ilgilidir. Nasıl bir Risalet’e inandığımızı bilmemiz gerekiyor, umumi olarak Risalet’in ne olduğu, hususi olarak da Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizde nasıl terkip ve tecelli ettiğini, çapımızca anlama ihtiyacı içindeyiz.
Allah Azze ve Celle, insanlık alemiyle kelami münasebetini Resulleri ve Nebileri münasebetiyle kurmuştur. Allah Azze ve Celle’nin varlığını, isim ve sıfatlarını O’nun hususi kulları olan Resul ve Nebilerin haber vermesiyle biliyoruz. Bu sebeple, bilgi, ilim, tefekkür telakkilerimiz, Risalet ve Nübüvvet ile başlar. Varlık telakkimizin bidayet Allah Azze ve Celle’dir ama bilgi telakkimizin (epistemolojimizin) bidayeti Risalet’tir. Allah Azze ve Celle’yi bize haber veren Risalet olduğu için, bilgi telakkimiz dünyadan başlayıp, ukbaya doğru uzanır. “BÜYÜKLERE” SORULAR-4-BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ SORU yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI

“BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI
Birinci kısım sorularını toplu olarak veriyoruz, bu soruların her birini ayrı birer yazı konusu olarak ele alıp, izahını yapacağız.

1-Allah, insanlığı yarattığından bu yana, kendisine iman edilmesini talep ve emretmiştir. Fakat kendisini hiçbir zaman, hiçbir insana göstermemiştir. Bu sebeple, “gaibe iman” edilmesi, talep ve teklif edilmiştir ve bu hususiyet imanın merkezi mevzuu olmuştur. Bununla beraber, kadimden beri akıl, “var mı, yok mu” sorusuna cevap aramıştır. Bu soru aslında insanlığın tek sorusudur ve diğer tüm sorular bunun tafsilatından ibarettir.
Sidretül-Müntehanın ötesine davet edip, huzuruna aldığı Habibi için iman, artık “maluma iman” haline gelmiş olmalı değil mi? Ve huzuruna aldığı Habibi’ne zımnen şunu mu söylemiş oluyor; “Habibim, kullarıma, beni görmeden inanmalarını (gaibe iman etmelerini) emrettim lakin sen gör, bil ve şahitlik et ki, ben varım”.

2-Miraç, ruhen ve bedenen vakidir. Bedenin (yani maddenin) Allah’a o kadar yakın olması muhaldir, galiba “Sünnetullah”ın tüm kaidelerine mugayirdir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bedeninin dahi Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olmasının “ihsan” dışında bir izahı var mıdır? Bunu mümkün kılan bir “Sünnetullah” kaidesi ve tecellisi mevcut mudur, mevcut ise başka şahıslar veya varlıklar veya hadiseler için de cari midir?

3-Fahri Kainat Aleyyisselatü Vesselam Efendimizin ruhunun, Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olması, ilk yaratılan ruh (nur) olmasındaki “yakınlıktan” mı kaynaklanıyor? İlk yaratılan nur (ruh) olması, başka hiçbir şey yokken ikisinin varlığına delalet ediyor, dolayısıyla bu hal izahsız bir “yakınlık” ifade ediyor, böyleyse, o ruhun (nurun) Allah Azze ve Celle’ye miraçtaki kadar yakın olması, tabiatı gereği mümkün olan işlerden midir? “BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI yazısına devam et

MEKAN-2-

Zaman ile mekânın temas etme biçimleri, varlıktaki farklılıkları meydana getirir.
Varlık, mekânın yoğunlaşması ile meydana gelir. Madde, mekânın yoğunlaşmasında ileri bir safhadır. Mekânın ağırlık taşıdığı bir biçimlenmedir. Zamanın katkısı daha azdır. Bu sebeple zamanın madde üzerindeki etkisi daha fazladır. Enerji, mekânın daha az yoğunlaşmasıdır. Zamanın katkısı daha fazladır. Bu sebeple enerji üzerinde zamanın etkisi daha azdır.
Maddede mekân yoğunluğunun daha fazla olması, mekânın maddeyi tutmasının sebebidir. Mekân, varlığın varoluş malzemesi olduğu için varlıkta mekân ne nispette varsa o nispette varlık mekâna tabidir ve bağlıdır. Zaman ise varoluşun malzemesi değil amilidir. Bu sebeple varlığın mahiyetini zamanda değil mekânda aramak gerekir. Zamanda aranacak olan varlığın muhtevası ve varoluş sürecidir.
Hareket zaman ile ilgili olmaktan önce mekân ile ilgilidir ve mekânın içindedir. Mekânın olmadığı bir yere (farz edelim öyle bir yer olsun) doğru hareket kabil değildir. Fakat zamansız hareket mümkündür. Daha doğru bir ifadeyle zamansız varlıkların zamansız hareketleri mümkündür. Ama mekânsız hareket zamansız varlıklar için dahi imkânsızdır. MEKAN-2- yazısına devam et

“SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ”

SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ
“Saçının tek teli için kainatı yakarız” dediğimizde, Müslümanlar hamaset yaptığımızı, diğerleri de tahrik ettiğimizi düşünüyor. Ne hamaset yapıyoruz, ne de tahrik ediyoruz, tam olarak hakikati, O’nun hakikatini, kıymetini beyan ediyoruz. Bildiklerini anlamayan Müslüman fikir adamı(!) kılıklı insanlardan çektiğimiz çilenin hesabını yapamaz olduk ama O’nun kıymetini anlama hususundaki inisiyatifi onlara bırakmak tam bir tefekkür felaketi olur.
Bildiklerini anlamayanlara bilgilerini kontrol etmelerini söylemek beyhudedir. Yeryüzünde Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize inanan bir tane bile insan kalmadığında, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin bu dünyadaki rahmeti bitecek ve gazabı tecelliye gelmeyecek mi? O hadisenin adına kıyamet demiyor muyuz? Hatemül Enbiya Aleyhisselatü Vesselam Efendimize inanan tek insan kalmadığında, Cenab-ı Allah Azze ve Celle, tüm kainatı yakmayacak mı? Her şeyi dürüp büküp yok etmeyecek mi? Mahiyetinin ne olduğunu ve (kıyamet tasvirleri dışında) nasıl gerçekleşeceğini bilmediğimiz o büyük yokoluşun gerçekleşme şartı, O’na inanan bir tek insanın bile kalmaması değil mi? “Sakalının tek teli için kainatı yakarız” dediğimizde, bizzat Cenab-ı Allah’ın muradını kastetmiş olmuyor muyuz? “SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ” yazısına devam et

İSKENDER PALA’DAN NEFİS TESPİT

İSKENDER PALA’DAN NEFİS BİR TESPİT
İskender Pala, 12.06.2012 tarihli, “Mi’rac” başlıklı yazısında nefis bir tespit yapmış. İki Cihan Serveri Efendimizin (SAV) miraç ile “huzura” çıktığını, “vuslata” erdiğini beyan edip, aralarındaki mesafenin birkaç santime kadar yaklaştığını, irfan ehlinden naklediyor. Bu noktadan sonra, vereceği cevapla nefis tespiti yaptığı soruyu soruyor; “O halde soru şudur: Seven sevilene bir santimden daha yakınlaşmış iken neden ondan ayrılsın ki?”
Evet, neden ayrılsın ki? Aşkın maksadı “maşuk”ta vuslata ermek değil mi? Bu herhangi bir maksat değil, “nihai maksat”tır. Nihai maksat, yani “vuslat” vaki olduğunda, “firak” nasıl mümkün olabilir ki? İskender Pala’nın sorusuna ek bir soru da budur ve daha ehemmiyetsiz değildir, “nasıl mümkün olabilir?”. İtiraz edilse ve dense ki, “sadece aşktan bahsediyorsunuz, aşk meselenin bir boyutu fakat ondan ibaret bir bahis değildir bu”. Doğrudur, İskender Pala’da sadece aşktan bahsediyor. Eksik izah, ham idrakten doğar. Bu şekilde düşünmek doğrudur fakat bahis aşk değilse… Çünkü aşk, kainattaki her varlığın, her bahsin, her hadisenin “tamamıdır”. Her bahis o yoksa eksik kalır fakat aşk yalnız başına “kül”dür. Bu sebepledir ki, sadece aşka bakan göz (aşktan bakan göz), yekunu görür. Dense ki, “Şart olan, farz olan imandır, kapıyı açan odur, öyleyse aşk, nasıl olur da imana mukaddem kılınır?” El-Hakk, doğrudur. Lakin bu doğru, insanın doğrusudur. Aşk ise “vacib’ül vücuddan” iman teklif edilmeden önce sadır olmuştur. Yani evvelin evvelinde aşk vardı. Mahlukatta iman aşka mukaddem, Halık’ta, aşk imana mukaddemdir. Öyleyse esas soru şudur; “O’nun katına çıkıldığında, hangisi mukaddemdir?”. Bir de huzura çıkan İki Cihan Serveri olunca, “hangisi mukaddemdir?” sorusu şart olmaz mı? İSKENDER PALA’DAN NEFİS TESPİT yazısına devam et

MİRAÇ, RİSALETİN DE UFKU…

MİRAÇ, RİSALETİN DE UFKU…
Miraç, Hz. Risaletpenah (SAV) efendimizin “huzura alınmasıdır”. Huzura alınmak… Bir çırpıda söylüyoruz ama idraki imkansız olan bir hadisedir. Aklın hem faydalı hem de zararlı özelliklerinden biri de “anlamadığını kullanabilme” maharetidir.
Huzura nasıl alınmıştır? Ruhen ve bedenen… Ruhu anlar gibi olmak mümkün… Çünkü Allah, alem-i ervahta ruhlarla muhatap olmuş ve o meşhur soruyu sormuştur. Ruhlarda O’na cevap verdiğine göre “mükaleme” seviyesinde bir muhatap oluştan bahsediliyor. Tüm ruhlarla bir defa olsun muhatap olduğu beyan edildiğine göre, bunun tekrarlanmasını mümkün görmek, (Allahu alem) yanlış olmasa gerek. “Aklı çatlatan” husus, bedeniyle beraber huzura alınmasıdır.
Beden… Yani madde… Yani dünya… Huzurda… Sidret’ül münteha’nın ötesinde…
Şimdi meseleyi miraç bahsinden çıkarıp anlama temrinleri yapalım, sonra miraç bahsine tekrar dönelim. Tevhid bize şunu söyler; yaratılmış varlıkların “mutlak varlığa” uzaklığı sonsuzdur. Yaratılmış her varlık çeşidinin (insan, cin, melek, madde vesaire) O’na uzaklığı farklıdır ama aynı zamanda sonsuzdur. Allah’ın zatını tenzih etmek için kullanabildiğimiz en uygun “dil malzemesi”, “sonsuz” kelimesidir. O’nu tenzih bahsinde “dil havzasının” malzemeleri ve imkanlarının kafi olmadığı malum. Mevcut dil imkanları ile tenzih etmek istediğimizde “sonsuz” mefhumundan medet umuyoruz.
Yaratılmış hiçbir varlık, O’na ulaşamaz. Asla böyle bir imkana sahip değildir. Muhal-farz yaratılmış herhangi bir varlık O’na ulaşma imkanına sahip olsa, belli bir mesafeden sonra “Nurun tecellisinin şiddetine” dayanamaz ve “yok” olur. Madde ise yaratılmışların en alt seviyesindedir, yaratma fiilinin son tecellisidir. Maddenin O’na yaklaşması, muhal-farz ifadesiyle bile mümkün değildir.
O’na ulaşmak mümkün değilse insanın maksadı ve çabası nedir? İmtihan sırrı bu noktada olsa gerek. İnsan veya başka bir varlık O’na ulaşamaz ama O insana “şahdamarından daha yakın”dır. O’nun insana uzaklığı “sıfır”, insanın O’na uzaklığı “sonsuz”… Tevhid, bu paradoksun sırrında mahfuz.
İnsan O’na yaklaşamaz, yaptığı Salih amellerle O’nu davet eder. O, murad ederse, kulunun amelini severse, kuluna yaklaşır.
Miraç bahsine geri dönelim…
Bedenin (yani maddenin) “huzura” çıkabilmesini, (bir istisna haricinde) İslam’ın hiçbir kaynağı ve ölçüsü mümkün görmez. Bilakis böyle bir hadiseyi mümkün görmeyi, tevhide temel bir aykırılık sayar. İstisna, miraç ile ilgili kaynaklar, beyanlardır.
Allah ve Resulü şüphesiz ki her zaman “doğru” söyler. İstisnası olmayan ender hükümlerden biridir bu… Dolayısıyla miraç hadisesi ile ilgili beyanlar da aynı şekilde doğrudur.
İslam varlık telakkisi (ontoloji ve tevhid), bedenin (maddenin) huzura çıkmasını mümkün görmez. Miraca rağmen mümkün görmez. Miraç hadisesini paranteze alır, tasdik eder, mahfuz kılar ve hala bedenin huzura çıkmasını mümkün görmez. Hiç kimse, İki Cihan Serveri’nin (SAV) miracını emsal ve kaynak olarak alıp, maddenin huzura çıkacak kadar O’na yaklaşmasını mümkün göremez. Böyle bir düşünce tevhid bahsindeki en büyük sapkınlık olur.
Miraç nasıl mümkün olmuştur? İslam’ın toplamına baktığınızda hiçbir izahını bulamazsınız. Anlaşılıyor ki, Allah, Habibi (SAV) için, hiçbir insana ve peygambere tanımadığı bir istisna bahşetmiştir. Bunun izahı değil ama ifadesi, olsa olsa, “İHSAN”DIR. İhsan, izahtan varestedir. O, mutlak kudret sahibidir ve her ne isterse yapar, her ne isterse ihsan eder.
Bu nasıl bir ihsan… Bu nasıl bir lütuf… Bu hangi çapta, hangi seviyede bir “kıymet”…
Miraç, Sünnetullah’ın tüm kaidelerinin istisnasıdır. Dikkat edin… Tüm kaidelerin… İstisnası olmadığı bir kaide varsa, zaten izahı da vardır. Fakat hiçbir izahı yok. İzah edecek bir “yiğit” varsa birkaç adım öne çıksın da endamını görelim.
Bedeni ve kıyafetiyle huzura çıkmış olan İNSANLIĞIN BİRİNCİSİNDEN ÖNCEKİ misilsiz büyük zatın, kıyafetinden saçının her bir teline, tırnağından her hangi bir uzvuna kadar her şeyi “misilsiz” kıymetlidir. O’na ait herhangi bir şeyle ilgili “tahfif” ihtiva eden ifadeler, en hafif tabirle ahlaksızlığın zirvesidir.
Bedeni, insanlığın ruhunun ulaşamayacağı bir seviyeye çıkmış… Buradan bir şey anlamayan, nerden ne anlayacak?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Gaibe İman ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) İmanı

Mümin gaibe iman eder. Zira Allah’ı, ahreti (cennet ve cehennemi), melekleri, kaderi ve daha birçok bahsi edilen varlığı görmemiştir. İmanın merkezi olan Allah’ı görmemiş olması ve bu dünyada (ve tabi ki bu hayatta) görmeyecek olması, gaibe iman ettiğini göstermeye kafidir.
İmanın manası ve kıymeti zaten gaibe yönelmiş olmasıdır. İnsanın gördüğünü bilmesi ve birçok varlık için de anlaması mümkün olduğu için, bilmek ve tanımak kafi gelecektir. İman ise bilgisine nispeten sahip olunan varlıkların çok zaman mahiyetine ve her zaman da hakikatine ulaşamadığı halde “ruhi yönelişi” ifade eder. Gaibe İman ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) İmanı yazısına devam et