Etiket arşivi: MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-32-TEŞKİLAT VE CEMAAT-1-

TEŞKİLAT VE CEMAAT-1-
Türkiye’de Müslümanların içtimai bünyeleşmeleri cemaat şeklinde zuhur etti, bu sebeple cemaat bahsini ayrıca tetkik etmek ehemmiyet arzediyor. Cemaat bir tarafından bakıldığında müthiş bir teşkilat numunesidir, başka bir tarafından bakıldığında teşkilat numunesi değil, teşkilatların kuluçka makinesi gibidir. Türkiye’de ve İslam coğrafyasında her fikir bünyeleşmek istediğinde önce cemaatleşiyor. Cemaat, kadimden beri kullanılan içtimai bünye numunesi olduğu için tecrübe müktesebatı da büyük, dolayısıyla içtimai oluşumlar tabii olarak bu havzaya akıyor.
İslam, modern zamanlardaki sivil toplum kuruluşlarına benzer teşkilatları arzu etmez. İslam, Müslümanları günde beş vakit bir araya getirecek kadar yoğun bir teşkilatlılık haline sahiptir, beş vakit bir araya getirme mekanı cami, bir araya getirme sebebi namaz, bir araya getirme şekli ise insanların tamamını, sınıf oluşturmadan yan yana ve aynı istikamete doğru dizmek şeklindedir. Diğer taraftan, herhangi bir iş için bir araya gelen iki kişinin birini diğerine (diğerlerine) imam, reis tayin eden bir içtimai yoğunluğa sahiptir. İslam, her an teşkilat kurmakta, her iş için teşkilat kurmakta, he alan için teşkilat kurmaktadır. Bu yoğunlukta “teşkilatlılık halini” taşıyabilecek bir teşkilat numunesi keşfedilmiş değil. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-32-TEŞKİLAT VE CEMAAT-1- yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-30-TEŞKİLAT VE DEVLET

TEŞKİLAT VE DEVLET
Devlet, bir ülkedeki en büyük teşkilattır. Teşkilat-ı Esasiyedir. Millet (veya halk) teşkilatı, milletin (veya halkın) teşkilatlanmasıdır. Bu sebeple de, çatı teşkilatıdır, teşkilatların tamamının üzerinde koruyucu bir teşkilat vazifesi görür.
Devlet teşkilatının ne kadar iyi olduğu, ne kadar doğru kurulduğu, ne kadar faydalı olabildiği, halkın “teşkilat kurma maharetine” bağlıdır. Bir ülkede yaşayan halkın teşkilat kurma mahareti sıfırlanmışsa, o ülkede teşkilat ve devlet değil, bir tür işgal vardır.
Açık ve gizli müstemleke ülkelerinde, müstemleke (sömürge) idareleri, yerli halkta iki özelliğin gelişmesini istemez, müstakil tefekkür ve teşkilat kurma mahareti… Bu iki özellik, hürriyetin ön şartıdır ve kafi şartıdır. Bu özelliklerin her biri diğerini doğurur ve besler. Bu özelliklerden biri gerçekleşmişse, diğerinin doğum zamanı yakındır.
Özellikle gizli müstemleke ülkelerinde (Türkiye gibi) halkın teşkilat kurma maharetinin gelişmemesi için, diktatoryal siyasi rejimler kurulur ve bir yönetici elit sınıf oluşturulur. Halkın teşkilat kurma ve idare etme maharetinin gelişmesi, idareci sınıf oluşmasına mani olur, bu sınıfın imtiyazını elinden alır. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-30-TEŞKİLAT VE DEVLET yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-25-TEŞKİLAT VE AHLAK

AHLAK VE TEŞKİLAT
Ahlak, cemiyet teşkilinin ruhi ve akli altyapısıdır. İnsan kalabalığı ile cemiyet arasındaki fark, kalabalıkların cemiyet çapındaki teşekkülüdür. Bu teşekküle ahlak diyoruz, bu manada ahlak, insan kalabalığını cemiyete tahvil eden veya insan kalabalığından cemiyet inşa eden kaideler manzumesidir.
Kaideler manzumesidir ama alt alta yazılan bir kaideler listesi değil. Ahlak, hayatın tüm hadise çeşitliliğini izah ve tanzim eden, sayısız insandaki tüm mizaç çeşitliliğini belli bir çerçeveye alan, hayatın merkez ve muhitini, özünü ve sınırlarını gösteren, hayatın içinde mecralar açan ve bu mecralarda akan suyu belli havzalarda toplayıp değerlendiren muhteva manzumesidir.
Ahlak, tüm cemiyetin, bir araya gelip müşterek kararlar almasına ihtiyaç duymaksızın cemiyet çapında teşkilat kuran ana fikirdir. Merkezinde iman olmak üzere oluşturduğu “muhit”te, hayatın nasıl yaşanacağını, alt ve üst sınırlarını gösteren, insanların birbirini tanımadan “bilmelerini” sağlayan, nasıl davranacaklarını birbirinden habersiz şekilde öğreten özdür. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-25-TEŞKİLAT VE AHLAK yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-24-TEŞKİLATIN DİKEY BOYUTU-3-

Teşkilatın derinlik boyutu, mensubiyetin derinliğinden ibaret değil, aynı zamanda bünyesinin özellikleriyle de ilgilidir. Teşkilatın bünyesindeki derinlik, teşkilatlanma maharetini gösterir.
Teşkilat, tek seviyeli olarak kurulduysa, yatay teşkilat demektir. Derinliğine doğru farklı mertebeler, farklı kaideler, farklı çerçeveler oluşturan bir teşkilat, dikey boyutunu da inşa etmiştir. Teşkilatın fazla bilinmeyen ama fazla önemli olan özelliği budur.
Teşkilat, derinliğine doğru en azından iki seviyede kurulmalıdır. Tek seviyeli teşkilat büyüyemez, güçlenemez, hedefine ulaşamaz. İki seviyenin birincisi genişlik boyutudur ve zahir olan kısmıdır. İkinci seviye ise teşkilatın derinliğini gösterir.
Teşkilatların derinliğine doğru çok seviyede kurulması mümkündür, kurulurken birkaç seviyeye sahip olabildiği gibi, büyüme hızına paralel olarak seviye sayıları artırılabilir. Zaten genişliğine doğru büyüyen teşkilat, derinliğine doğru büyümüyorsa bir müddet sonra çöker. Derinlik teşkilatın köküdür, köksüz teşkilatın ayakta kalması beklenmez. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-24-TEŞKİLATIN DİKEY BOYUTU-3- yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-21-TEŞKİLATLANMADA MEVZUAT MESELESİ

TEŞKİLATLANMADA MEVZUAT MESELESİ
Türkiye’deki mevzuat teşkilat meselesini çok kısır ve dar tutmuş, muhtemelen Kemalist siyasi rejim teşkilatlanmalara geçit vermemek için böyle bir uygulamaya gitmiştir. Teşkilat mevzuatı sadece dernekleşme yolunu açık tutmuş, bundan başka bir yol bırakmamıştır. Sivil teşkilat mevzuatı dernek dışında hiçbir yol açmamış, son değişikliklerle “platform” kurulabilmesine de imkan vermiştir.
Mevzuat teşkilat meselesine şöyle bakıyor; birincisi resmi teşkilatlar, ikincisi yarı resmi teşkilatlar, üçüncüsü ticari teşkilatlar, dördüncüsü yardım teşkilatları ve nihayet beşincisi sivil teşkilatlar yani dernekler. Bir de siyasi teşkilatlar (partiler) var ama onlar zaten bilinen bahis… Beş kısımda sıraladığımız teşkilatların sivil teşkilatlanma alanında kullanılanları son ikisidir, yardım teşkilatı olarak vakıf, sivil teşkilat olarak da dernek. Vakıf mahiyeti gereği aslında insan teşkilatı değil, mal teşkilatıdır, bu sebeple yardım teşkilatı sınıfında zikrettik. Vakıf, vakfedilen malların, vakfedildikleri maksadına uygun şekilde ve maksadını gerçekleştirmek için idare edilmesidir. Bu manada onun “insan teşkilatı” sınıfına alınması mümkün değil, o, “mal teşkilatı” mahiyeti taşır. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-21-TEŞKİLATLANMADA MEVZUAT MESELESİ yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-20-TEŞKİLATIN DİLİ VE ÜSLUBU

TEŞKİLATIN DİLİ VE ÜSLUBU
Teşkilatlar, cemiyetteki bir gurup insan için kuruluyor. Tüm halka hitap edecek bir teşkilat kurmak mümkün olmuyor. Tüm halka hitap edecek çapta bir teşkilat kurma ideali, her zaman hayali kalmıştır. Buna mukabil tüm halka hitap edecek fikri veya siyasi hareketler oluşturulabiliyor, bu hareketler ise tek teşkilat ile yürütülemiyor. Halkın bir kısmına (umumiyetle çok küçük bir kısmına) hitap eden teşkilatların ilk karşılaştıkları mesele, dil ve üslup bahsidir. Ne var ki teşkilatların ilk karşılarına çıkan mesele dil ve üslup bahsidir ama bunu farkeden teşkilat sayısı bir elin parmaklarını geçmez.
Halkın bir kesimine hitap etme mecburiyeti, o kesime dönük dil ve üslup seçimiyle neticeleniyor. Aslında bu bile yapılmıyor, dil ve üslup kaygısı çeken teşkilat sayısı da fevkalade az. Öyle ya da böyle bir dil ve üslup sahibi oluyor. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-20-TEŞKİLATIN DİLİ VE ÜSLUBU yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-18-TEŞKİLATLANMADA ÇİFT HUKUK MESELESİ-1-

TEŞKİLATLANMADA ÇİFT HUKUK MESELESİ
Müslümanların teşkilat meselesindeki en büyük problemi, çift hukuklu bir hayat yaşıyor olmalarıdır. Müslümanlar, hem kendi hukuklarına (Şeriat’a) bağlılar hem de mecburen mer’i hukuka (resmi hukuka) bağlılar. Kanuni teşkilatlar (resmi hukuka uygun teşkilatlar) kurmaları halinde çift hukukluluk meselesiyle karşı karşıyalar, kanundışı (illegal) teşkilat kurduklarında ise mer’i hukukun tehdidi altındadırlar. Türkiye misalinde Müslümanların teşkilat anlayışlarının gelişmemesi, büyük, derin, güçlü ve uzun soluklu teşkilat kuramamalarının temel sebeplerinden birisi budur, çift hukukluluk meselesi…
Teşkilatlanmada bir taraftan İslam Hukukunu (Şeriat’ı) tatbik etme çabası diğer taraftan mer’i hukuka uyma mecburiyeti, ciddi sıkıntılar meydana getiriyor. Kanuni teşkilatlanmalarda çift hukuka tabi olma durumu, hukuk sistemleri arasında nasıl bir tercih yapılması gerektiğini, birine riayet ederken diğerini nerede tutmak gerektiği kestirilemiyor. Özellikle de İslam Hukukunun, maddi müeyyide ile korunmadığı ve tatbik edilmediği hatırlanırsa, ortaya çıkan ihtilafların çözümünde, istismarcıların, işine gelen hukuku ileri sürme imkanı yapıyı bozuyor. İstismarcıların hassasiyet göstermeleri beklenmeyeceği için, ihtiyaç duyduğunda mer’i kanuna müracaat etmesi, çift hukuklu teşkilatların temel yapılarını dinamitliyor, dağıtıyor. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-18-TEŞKİLATLANMADA ÇİFT HUKUK MESELESİ-1- yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-16-TEŞKİLATIN BÜYÜME İSTİDADI-1-

TEŞKİLATIN BÜYÜME İSTİDADI
Teşkilatı inşa eden tohum, fikirdir. Fikir, fiili dünyaya çıkarak teşkilatın bünyesini inşa eder. Teşkilatın bünyesi de yeniden tohumlar (fikirler) üretir.
Teşkilatların büyüme istidadı, önce tohumunda, sonra bünyesinde, sonra teşkilatlanma tarz ve şekillerinde ve nihayet dil ve üslubunda aranır.
Teşkilatın tohumu, fikridir. Teşkilatın temelindeki fikir, ne kadar insanı muhatap alma imkanına sahipse, teşkilatın tabii sınırı odur. Mesela doktorlara hedefleyen bir meslek kuruluşlarının en fazla büyüme istidadı, ülkedeki doktor sayısıdır. İslami teşkilatlanmalarda, belli bir anlayışı muhatap alıyorsa büyüme istidadı, o anlayış çapındadır. Mesela sadece başörtülüleri muhatap alan bir teşkilattan bahsettiğimizde büyüme istidadı o sınırda kalır, ila ahir.
*
Teşkilatın büyüme istidadına sahip olup olmamasından önce, büyüme ihtiyacı olup olmadığını tespit etmek gerekir. Bazı teşkilatlar büyümek için kurulmazlar, belli bir vazifeleri, hedefleri vardır, o vazifeyi yapabilecek büyüklük kafidir, bunları büyütmeye çalışmak yıkıcı tesir yapar. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-16-TEŞKİLATIN BÜYÜME İSTİDADI-1- yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-15-AÇIK TEŞKİLAT MODELİ

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-15-
AÇIK TEŞKİLAT MODELİ
Açık teşkilat modeli, legal-illegal tasnifi ile alakalı değildir. Tüm faaliyetlerini halka açık olarak yapacak, yönetim kurulu toplantılarını bile halkın izlemesine müsaade edecek bir teşkilat modelidir. Teşkilatların en büyük problemi, çift dilliliktir, yani çifte standartlılıktır. Hakikaten ülkemizdeki tüm teşkilatlar, devlet teşkilatları da dahil olmak üzere, bir kamuoyuna karşı kullandıkları dil ve halka açıkladıkları hususlar bir de kendi içlerinde kullandıkları dil ve konuştukları konular var.
Çift dillilik, çift gündemlilik, çift maksatlılık tabiatı gereği problemlidir. Zaten bu problem biraz derinleştiğinde legalite sınırını aşmakta ve illegalite alanına geçmektedir. İllegalite, teşkilatın kanuna uygun olarak kurulmasıyla ilgili bir husus değildir sadece, teşkilatın gizli maksat taşıması bir sınırı aştığında illegalite meydana gelmektedir. Türkiye’de devlet halka rağmen kurulduğu ve halkı düşman kabul ettiği için illegaldir. Anayasasının bile olması bir anlam ifade etmez.
Devlet sırrından bahsetmediğimiz anlaşılıyor herhalde. Tabii ki her devletin sırları olabilir ve halktan da gizlenebilir. Fakat eğitim-öğretimin hedefini halktan gizlediğinizde, müstemleke idaresi kurmuş olursunuz ve tam olarak illegalsinizdir.
Çift dil kullanmak, halka hizmet etmek iddiasıyla ortaya çıkıp halktan gizli işler yapmak, en hafif netice olarak “itimadı” yok eder. Çift dilin normalleşmesi, aynı zamanda istismar ve yolsuzluk imkanının artmasıdır. Kapalı kapılar arkasında, önce veya sonra ikinci toplantıların yapılması, teşkilatların kime ve ne için çalıştıklarına dair sorular üretiyor.
Çift dil ve çift gündem alışkanlığı ve kültürü, siyasi rejimlerin baskısına karşı emniyet tedbiri olarak geliştirilmiştir. Sebep ve kaynak olarak lüzumlu ve zaruri olabilir. Fakat biraz rahatlayan, nispeten hürriyetlerin genişlediği ülkelerde, çift dil ve çift gündemin iptal edilmesi gerekir. Şartların değişmesine rağmen alışkanlıkların değişmemesi, değiştirilmemesi ya tefekkür zafiyeti ya da istismar iştiyakından kaynaklanıyor.
*
Teşkilatların tüm faaliyetlerini halka (üye olmayanlara bile) açık olarak yapabilmesinin teorik altyapısı, dünya görüşlerini veya maksatlarını olduğu gibi halk ile paylaşabilme imkanıdır. Bu imkanın olduğu ülkelerde Müslümanlar mutlaka “açık teşkilat modelini” hayata geçirmelidir. Bu model, dünyada uygulanmamıştır ve kabul göreceği istikametinde derin bir hüsnü zannımız var.
Açık teşkilat modeli, illegaliteye kaymayı önler, halka nüfuzu kolaylaştırır, halkta itimat üretir, istismar ve yolsuzlukları engeller, dünya görüşü ile halkın ünsiyet kesbetmesine sebep olur, mert ve ahlaklı insanlar yetişmesini mümkün kılar, teşkilat kültürünü ve refleksini halka ulaştırmakta vasıta olur, halkı teşkilat bahsinde eğitir ve tecrübe sahibi yapar, halktaki teşkilatlılık halinin gelişmesine sebep olur vesaire. Bir çırpıda saydığımız ve aslında çok daha fazla faydası olan bu teşkilat modeli, bir an önce üretilmeli, geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.
*
Açık teşkilat modeli, aynı zamanda kolluk kuvvetlerinin ve istihbarat teşkilatlarının dikkatin üzerinde yoğunlaştırmasına mani olur. Bilgi almak istediklerinde toplantılara katılmaları kafi olan bir teşkilatı takibe almaları, rahatsız etmeleri sözkonusu olmaz. Eğer kanuna aykırı bir husus olduğunu düşünürlerse meseleyi mahkemeye havale ederler. Tabii ki bundan ibaret değil, başarılı olan ve halka nüfuz eden teşkilatlar için başka işler de yapmak isterler fakat halka açık olan teşkilata karşı yapabilecekleri şey sınırlı kalır.
*
Açık teşkilat modeli nasıl uygulanır? Basit birkaç misalle iktifa edelim. Yönetim kurulu toplantıları halka açık olarak yapılabilir. Müşahit (gözlemci) olarak halkın katılması sağlanır. Misafirlerin toplantında söz hakkı olmaz. Toplantı bittikten sonra misafirlerden fikir beyan etmek isteyenler olursa söz verilir ve dinlenir. Ola ki güzel bir fikir sahibidir. Zayi edilmesi halinde yazık olur. Misafirlerin uygulanabilir fikir ve teklifleri olduğunda kayda geçirilir, o toplantı konuları ile alakalı ise ilgili konu tekrar müzakereye açılır. Teşkilatın başka faaliyet konuları ile ilgiliyse kayıt altına alınır ve ilgili toplantıda gündem maddesi yapılır.
Halka açık olarak yapılan yönetim kurulu toplantılarında alınan kararlar daha sonra (kapalı kapılar arkasında) asla değiştirilmez ve olduğu gibi tatbik edilir. Bu nokta azami derecede hassas olunması gereken bir konudur. Halka açık toplantı yapıyormuş gibi intibaı vererek, ikinci toplantılarda farklı kararlar almak, ahlaksızlıktır.
*
Son olarak, her alanda “açık teşkilat modeli” ile teşkilatlanmak kabil olmayabilir. Bazı alanlar hususiyet arzedebilir. Bu alanlar, halka gizli olması gerektiğinden değil ama halkın ilgilenmeyeceği alanlardır. Mesele akademik teşkilatların halka açık olmasında bir fayda düşünülmez, derin ve ağır ilmi meselelerin tartışıldığı teşkilat toplantılarının halka açık yapılması halinde zaten misafir katılımcı bulmak kabil olmaz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-14-TEŞKİLATIN YENİDEN DOĞUŞ REZERVİ

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-14-
TEŞKİLATIN YENİDEN DOĞUŞ REZERVİ
Her teşkilat, öngördüğü veya öngörmediği saldırılara ve ağır kayıplara muhatap olabilir. Düşman saldırısı kadar tabii felaketler için de bu ihtimal varittir. Her nerden ve nasıl gelirse gelsin, belini kıracak, sıfıra yakın seviyeye kadar indirecek olan darbelere karşı bünyesinde, “yeniden doğuşun” tohumlarını taşımak zorundadır.
Yeniden doğuş rezervi, bir teşkilatın en büyük manevra gücüdür. Yeniden doğuşu tohumlayabilen, yeniden zuhuru mümkün kılabilen bir teşkilat anlayış ve yapısı, cesaret üretme ve büyük tehlikeleri göze alabilme iktidarına kavuşur. Tükenme, bitme, yokolma tehlikesi (ihtimali) teşkilatları kendilerini savunma düşüncesine itekler ve hamle gücünü kaybettirir. Bir teşkilatın başına gelebilecek felaketlerin büyüklerinden biri, hamle istidadını kaybetmek ve sürekli savunmada kalmaktır. Savunma, stratejik bir gerekliliktir ve yerinde yapıldığında fevkalade işe yarar. Fakat teşkilatın varoluşu savunma stratejisi üzerine kurulur ve mütemadiyen savunmada kalırsa, varlığını muhafaza etmesi ve hedeflerine ulaşması asla mümkün olmaz.
Bir teşkilat, liderinden son üyesine ve hatta son sempatizanına kadar yok edildiğinde bile yeniden doğuş rezervine sahip olmalıdır. Bunun yolu, teşkilatların cemiyeti kodlamalarıdır. Teşkilat yok olduğunda (veya yok edildiğinde) cemiyetteki o kodlar (tohumlar) kısa süre sonra filizlenebilmelidir.
Cemiyet nasıl kodlanır?
*Teşkilatlar mutlaka halka nüfuz etmelidir. Halka nüfuz etmemiş (dolayısıyla illegal olan) teşkilatların ve hareketlerin yok edilmesi kolaydır ve yeniden doğumu ise fevkalade zordur. Halkın içinde olmak, öncelikle yok edilmelerini imkansız hale getirir veya fevkalade zorlaştırır. Yok edilmeleri, tırnağın etten koparılması gibidir ve halkın fena halde canı yanar. Halkın canının yanması, yeniden doğumun tohumudur.
*Teşkilatlar mutlaka halkın bir ihtiyacını karşılamalı, bir problemini çözüyor olmalıdır. Yok edildiklerinde cemiyette ve hayatta bir boşluk meydana gelmelidir. Bu durum, halk nazarındaki meşruiyettir. Halkın meşruiyetine sahip olan teşkilat ve hareketler yok edilemez, yok edilirlerse cemiyette ve hayatta meydana gelen boşluk, teşkilatın ve hareketin yeniden zuhur mahallidir. Hayat ve cemiyet, boş kalan o mahalli tekrar doldurur, teşkilatın ne kadar hızlı şekilde yeniden kurulduğuna herkes şaşar.
*Teşkilatlar, teşkilat anlayışlarını ve tecrübelerini halka maletmelidirler. Teşkilat meselesi, hususi bir iş, uzmanlık isteyen bir konu haline getirilmemeli, hayatın ve cemiyetin bizzat teşkilatlar demeti olduğu hatırlanmalıdır. Günlük hayatın bile ancak teşkilatlanmakla yaşanabildiğini, bu sebeple teşkilatlılık halinin cemiyet demek olduğu anlatılmalı ve pratikte gösterilmelidir. En küçük ihtiyacın bile teşkilatlarla karşılanabildiği, en küçük problemlerin bile teşkilat maharetiyle çözülebildiği, halkın bizzat tecrübesine sunulmalıdır.
*Halkta teşkilat refleksi oluşturmalıdırlar. İtikadi ve ahlaki hassasiyetler teşkilat refleksi haline getirilmelidir. Anadolu şehirlerinde (küçük şehirlerde) yarım saat içinde toplanabilecek, yarım saat içinde eylem yapabilecek teşkilat refleksleri geliştirilmelidir. Halkın toplanması için sadece “haberi” duymasının kafi olduğu bir hassasiyet ve refleks meydana getirilmelidir. Şehrin belli bir merkezinde (meydanında) Allah ve Resulü aleyhine en küçük haber ve hadise olduğunda ve duyulduğunda “kendiliğinden” toplanmalıdır. Halkta teşkilat reflekslerini geliştirmek için, teşkilatların incelmiş hassasiyetleri üzerinden değil, halkın müşterek hassasiyetleri üzerinden çalışmak gerekir.
*Halkta teşkilat kültürü oluşturmalıdırlar. Netice olarak, halkta bir teşkilat kültürü oluşmalı, oluşturulmalıdır.
Bütün bu kodlamaların neticesinde halk, teşkilatlanmak için eğitim almak zorunda kalmamalıdır. Bir teşkilata vücut verecek teorik altyapı cemiyette hazır olmalı, teşkilatın kurulması, yönetilmesi ve geliştirilmesi refleks ve kültür olarak bulunmalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-13-KURUCU DÜŞÜNCE KURUCU ŞAHSİYET

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-13-
KURUCU DÜŞÜNCE KURUCU ŞAHSİYET
Süregelen ve süregiden yapılar içinde bulunmak, onları yönetmek, işletmek, idare etmek kolay. Teamüller, kurallar, adetler içinde hayatı yaşamak, ciddi bir fikri çabayı ve başarıyı gerektirmez. Normal zekaya sahip, normal bilgiye malik birisi, idareci de olabilir, uzman personel de…
Mevcut yapıdan, halden, statüden (statükodan), rejimden, devletten kısacası en küçüğünden en büyüğüne kadar herhangi bir yerleşik sistemden çıkmak veya onu yıkmak, yerine yenisini inşa etmek sözkonusu olduğunda, ciddi hususiyetleri ve istidatları olan insanlar lazım. En mühim hususiyet, “kurucu düşünceye” sahip olmaktır. Kurucu düşünceye sahip olmak ön şarttır ama kurucu düşünceyi, “kurucu şahsiyet” haline getirmeden olmaz.
İhtilaller tarihi, başarılı ihtilalleri yazdığı için, başarısız olanlar görünmez. Dünya siyaset tarihi, başarılı ihtilallerden çok fazla sayıda başarısız ihtilal teşebbüslerinin ve siyasi hareketlerin arşividir. İhtilalın başarılı olduğu misallerin kahir ekseriyeti de, inşa döneminde “maksattan” sapmıştır. Lazım olan ihtilalci (yıkıcı) fikir ile beraber, inşa fikrinin de olmasıdır. İnşa fikri, kurucu fikir… İnşa fikri yoksa ihtilalci olmak, serseri olmanın diğer adıdır.
*
Büyük siyasi hareketler bir tarafa, hayatımızdaki günlük ihtiyaçlar için bile, kurucu fikir, kurucu şahsiyet gerekiyor. Küçücük bir problemi, herhangi birinin çözmesi ile kurucu şahsiyetin çözmesi arasındaki fark, gevezelik yapmakla sistem kurmak arasındaki fark kadardır. Ne var ki günlük ihtiyaçlar içinde bu farkı görmek, keskin bir idrak işidir. Çünkü küçük hadiselerdeki kurucu irade farkı, derinlerdedir. Satıhta gezinen akıllar (idrakler) bu farkı görmez.
Teşkilatçılığın temel özelliği, hayata bakışındaki “sistem düşünce”sindedir. Sistem çapında düşünmeyenlerin kuracağı, sevk ve idare edeceği, devamını sağlayacağı teşkilatlar ancak “hobi” türünden alakaları cezbeder. Sistem düşüncesine sahip olmadan kurucu düşünceye sahip olmak kabil değildir. Küçük teşkilatlar ve günlük ihtiyaçlar için sistem düşüncesine lüzum olmadığına inananlar, asla sistem düşüncesine ulaşamazlar. Dev çınar ağacının tohumda gizli olduğuna dair klasik misalin bile bertaraf edeceği sığ düşüncelerle vakit kaybetmemek gerek.
Birçok teşkilat nüvesi, sistem düşüncesine lüzum olmadığına inanan ve sistem düşüncesinin yakınına bile yaklaşamayan adamlar tarafından oluşturulmaya çalışıldığı için ilerlemiyor, gelişmiyor, büyümüyor, kuvvetlenmiyor. Tohum kısır olduğu için bir türlü yeşermiyor. Ondan sonra başlıyorlar, “dış güçler”, “rejimin güçleri” filan gibi bir sürü mazeret aramaya…
*
Kurucu düşünce, mevcut durumun ne olduğunu, şartlar ve imkanlar haritasını doğru teşhis etmekle başlar. Yıkılacak olan en küçük yapının bile yerine ondan daha iyisini inşa edebilmenin fikir sistemini gerektirir. Hayatta hangi yapının üzerine yürünecekse, o yapının yerine inşa ve ikame edilecek en az birkaç tane alternatif fikir ve proje üretilmiş olmasıdır, kurucu düşünce. “Hele yıkalım da nasıl olsa bir şeyler yaparız” türünden düşünce serserilikleri, niyetinin ne olduğu hiç önemli olmaksızın, yıkıcı düşüncelerdir.
Devlet kurmaktan bahsedenlerin, “kervan yolda dizilir” lafına iltica etmesi kadar ahmakça bir zihni organizasyon olamaz. Dernek kurmaktan aciz insanların devlet kurmaktan bahsetmesi, en hafif tabiriyle komiktir. Kurucu şahsiyet, kurucu düşüncenin teorik gücüyle, mevcut hayatı değerlendiren, koridorlarını keşfeden, açıklarını fark eden, nasıl nüfuz edileceğini derinliğine anlayan, halkın ihtiyaçları ile fikrin gerekleri arasında paralellik kuran, müesseseyi halkın ne fazla ihtiyaç duyduğu alandan başlamak üzere kurmaya başlayan insandır. Halkın ihtiyaçlarını bile bilmeyen, sonrada halkı, duyarsız, idraksiz, alakasız gibi vasıflarla itham ederek nefsine mazeret üretenler, kurucu şahsiyet olamazlar. Mevcut durumda halkın ihtiyaçlarını karşılayamayan, problemlerini çözemeyen, meseleleri ile ilgilenemeyenler, iktidar olduklarında sadece diktatör oluyorlar.
Çözümü sadece iktidarda görenler, çözüm yolunu namluda gören fikir nasipsizleridir. İktidar olmadan çözülebilecek problemler olmalı. İktidar olmadan çözüm fikrine ve çözüm maharetine sahip olunduğu gösterilmeli. Zaten hiçbir halk, iktidar olmadan bazı problemleri çözebildiğini ispatlayamayan kadrolara itibar etmemiştir. Milyonlarca insanın, hiçbir ihtiyacını karşılamadan, hiçbir problemini çözmeden bir araya getirilebileceğini düşünen kafalar, orijinal bir ahmaklık çeşidini sergiliyorlar.
Kurucu düşünce, kurucu şahsiyet… İşin sırrı burada… Kurucu düşünce inşa edilmeden, kurucu şahsiyetler yetiştirilmeden yapılabilecek bir şey yok. Bunlar olmadan sadece mazeret üretiliyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-12-TEŞKİLAT VE ZİHNİ ORGANİZASYON

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-12-
TEŞKİLAT VE ZİHNİ ORGANİZASYON
Ferdi oluş süreci bir şahsiyet terkibine ulaşmalıdır. Şahsiyet terkibinin alt yapısı, kalb dünyası ile zihni dünyanın organize olmasıdır. İnsanın ilk teşkilatı, kalbi evrenin organizasyonu, ikinci teşkilatı, zihni evrenin organizasyonudur. Kalbi ve zihni evrenleri organize olmayan insanların, duygu ve düşünce dünyası kaotiktir. Kaotik iç alem, dış alemde bir teşkilata mensup olmayı imkansız kılar.
Ferdi oluşun nihai hedefi şahsiyet terkibidir, tezahürü ahlak, muhtevası ise duygu ve düşünce dünyasıdır, kaynağı kalb, yeşerdiği havza ise zihni evrendir. Manivelası ise akıl ve zeka… Kalbi evren, ruhun imanı ve istikametidir. Zihni evren aklın ve nefsin at koşturduğu havzadır, iman ve ahlak tarafından zapt altına alınmalıdır. Akıl, iman ve ahlaka bağlı olmalıdır. Akl-ı selim haline geldiğinde ise imana bağlı fakat ahlakı zamana göre sürekli yeniden terkip etme salahiyetine sahiptir. İşte teşkilatın ferdi derinliklerdeki özü burasıdır.
Akl-ı Selim sahibi insanlar teşkilatın kurucu unsuru (kurucu aklı) olur. Akıl sahipleri ise itaat edicileri… Çünkü teşkilatın nazari alandaki ismi (karşılığı) ahlaktır. Ahlakı her an yeniden terkip edecek olan salahiyet, akılda değil, akl-ı selimdedir. Akıl, hiçbir şekilde itiraz etmeksizin itaat ile mesuldür.
Akl-ı Selim haline gelemeyen ham akıl, asla yeni bir ahlak terkibi gerçekleştiremez. Ahlak ile aklın eşit olduğu seviye, akl-ı selimdir. İslam’ı içinde yaşadığımız çağda tatbik edebilecek akıl, akl-ı selimdir ki akl-ı selim bu işi, ahlak anlayışını yeniden terkip ederek gerçekleştirir. Zira ahlak, İslam’ın tamamına şamildir, hukuk ise İslam’ın bir kısmına şamildir. Hayatta her hal ve hadisenin bir ahlakı var fakat bazılarının hukuku vardır. Bu sebeple hukuk sistemi İslam’ın bir kısmını ihtiva eder. Bu sebeple İslam’ın tatbiki, ahlak anlayışını inşa etmek ve hayata geçirmekle kabil olur.
Zihni evrenler organize olamazsa, her türlü problemin kaynağı haline gelir. Fakat en büyük zararı, teşkilatlara ve teşkilatlılık haline verir. Merkezi bir yapıya kavuşmayan, nizami bir organizasyon ifade etmeyen zihni evrenler, teşkilatların zehiridir. Merkezinde akl-ı selimin taht kurmadığı zihni evrenler, sadece itaat etmekle mükelleftir. İtaat ederken, idrak etmeye ve akl-ı selimi inşa etmeye gayret etmelidir.
Teşkilatlılık hali, nizam halidir. Teşkilat, nizamın kurucu müessesesidir. Bunlar, “nizam fikri”ne ihtiyaç duyar. Nizam fikri üretilemeden, nizam fikrinin tatbikatı olan ahlak kuşanılamadan, teşkilattan ve teşkilatlılık halinden bahsetmek kabil olmaz. Nizam fikri ise, istikamet kazanmış kalbi evren ve tanzim edilmiş zihni evren ile mümkündür.
*
Ferdi oluş süreci nizama ulaşmamış kişilerden meydana gelen kalabalığa cemiyet denmediği gibi bu kişiler teşkilat da kuramaz. Kurmaya teşebbüs ettiklerinde meydana gelen yapıya teşkilat denmez, birbirlerinin etini yedikleri (gıybet ettikleri) bir mezbahane bina etmiş olurlar. Bu kişiler, yazı serimizin ikincisi olan “Teşkilat denklemi ve teşkilatın gücü” başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz gibi “negatif çarpan” etkisi yaparlar.
Teşkilat, hususi bir yapıdır. Yeryüzündeki tüm teşkilatlar, az veya çok “emir-itaat” omurgasına sahiptir. Zihni organizasyonunu gerçekleştirememiş olanlar itaat edecek, akl-ı selim sahipleri ise emir verecektir. Akl-ı selim sahibi olmayanlar itaat ettiklerinde umulur ki, zihni organizasyonlarını teşkilat içinde gerçekleştirirler. Teşkilatın ve teşkilatlılık halinin bir faydası da, zihni organizasyonunu gerçekleştiremeyenlere bu konuda katkıda bulunmaktır. Fakat zihni evreni kaostan kurtulamayanlar, asla ama asla teşkilatta söz sahibi olmamalı, emir verecek mevkide bulunmamalı, karar alacak salahiyeti kuşanmamalıdır.
Meşveret, akl-ı selim sahiplerinin işidir. Ham akıllılarla istişare etmek, ameliyatın nasıl yapılacağını kasaptan sormaktır. Fakat akl-ı selim sahipleri, seviyelerinin ilzam ettiği salahiyeti, imtiyaz haline getirmeyecek, her Müslüman’ın akl-ı selim sahibi olması için gereken tedbirleri alacak, usulleri geliştirecek, çalışmaları yapacaktır. Ehliyet, imtiyaz kaynağı değil, doğru yapmanın teminatıdır. Bu teminatın mümkün olduğunca artırılması, salahiyetin muhtevası gereğidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-11-KÜÇÜK TEŞKİLAT MODELİ

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-11-
KÜÇÜK TEŞKİLAT MODELİ
Konusu itibariyle küçük teşkilatlar kurulabilir. Küçük teşkilatların, kurulması, yönetilmesi, çalıştırılması kolaydır. Küçük teşkilat imkanından faydalanmak gerekir.
Küçük teşkilatlar, hedeflerine çabuk ulaşabilirler. Üyeleri ile münasebetlerini daha yoğun şekilde kurabilirler, onları çalıştırmaları kolay olur, hedefler küçük olduğu için uzun süreli dayanma gücüne ihtiyaç duymazlar.
Küçük teşkilat modellemesi, insanların ufuklarını daraltacak şekilde oluşturulmamalıdır. Küçük teşkilat anlayışı, aslında büyük teşkilat anlayışının parçasıdır. Parçanın mahirane kullanılabilmesi, bütüne ulaşmanın doğru yollarından biridir. Parçada tökezleyenler, bütüne asla ulaşamazlar.
Türkiye’de, küçük teşkilat yaygındır. Fakat Müslümanlar “küçük teşkilat”, “büyük teşkilat” tasnifini yapacak kadar teşkilat fikrini geliştirmemişlerdir. Kurulan teşkilatların hepsinin “özünde” büyük teşkilat olmak vardır. Büyük teşkilatı hedefleyen kuruluşlar, küçük teşkilat çapında kaldıkları için insanların ufkunu daraltmak gibi bir tesir icra ediyor.
Büyük teşkilat kurmanın usulü ile küçük teşkilat kurmanın usulü farklıdır. Küçük teşkilat, büyük teşkilat usulü ile kurulmaz. Fakat her büyük teşkilat, önce küçük teşkilat olarak kurulur. Başında büyük teşkilat kurmak için gerekli şartlara sahip olmak az ele geçen imkandır. Dolayısıyla her büyük teşkilat önce küçük teşkilat olarak kurulur.
Büyük teşkilatı “küçük çaplı” kurmaya başlamak başka şeydir, küçük teşkilat kurmak başka şeydir. Bu hususiyet bilinmediğinde, büyük teşkilat kurmak için küçük teşkilat kurulmakta ve orada kalınmaktadır. Büyüme istidadının kazandırılamamasının sebeplerinden biri de budur.
*
Küçük teşkilat fonksiyoneldir. Ciddi bir imkandır. Az sayıda insanla kurulabilen ve yönetilebilen birimlerdir. Önemli verimler elde edilebilir. Şiddetle tavsiye edilebilecek bir teşkilatlanma anlayışıdır.
Bir araya gelinmesi kolaydır. Hedef birliğinin temini kolaydır. Faaliyet göstermesi kolaydır. Maliyeti ucuzdur. Halkla münasebet kurması kolaydır. Kendini anlatması kolaydır. Tezada düşme ihtimali azdır. Kristalize (şeffaf) olma imkanı yüksektir. Hesap verebilme imkanı yüksektir. Manevra imkanı yüksektir. Yeniden doğuş imkanı yüksektir. Hızlı şekilde yeniden doğumunu gerçekleştirebilir. Tehlikeli durumlarda kendini feshetme ve cemiyete karışma imkanı yüksektir. Zarar görme ihtimali düşüktür.
Küçük teşkilat anlayışı (doğru) oluşturulmazsa, cemiyetin ve fikri hareketlerin “atomize” olması riski vardır. Küçük teşkilat anlayışının en önemli özelliği, “parça” olduğunu bilmesi ve insan bedenindeki hücre gibi çalışmasıdır. Küçüklüğüne bakmadan kendine “bütün” muamelesi yapmaya başladığında, fikri hareketleri atomize eder. Organik olarak başka bir teşkilatla münasebet için olmak zorunda değildir ama bir fikri hareketin içinde yer almalıdır. Ruhi, kalbi ve akli anlamda başka bir fikri cereyanın parçası olmalı, bunu unutmamalıdır.
Küçük teşkilatlar, halkın teşkilatlılık yoğunluğunu artırır. Kitlelere ulaşmış hareketlerin, takipçilerini içine alacak teşkilatlılık halini üretmekte zorlandıkları görülüyor. Hakikaten yüz binler veya milyonlarla ifade edilen siyasi ve fikri hareketler, tabilerini ve sempatizanlarını sevk ve idare etmekte, teşkilatlılık hali içine almakta zorlanıyorlar. Çünkü büyük teşkilatların yoğunluğu, küçük teşkilatların yoğunluğuna göre daha azdır. Büyük cemaatler, büyük teşkilatlanmaya gitmekte ve küçük teşkilat fikrini birçok sebeple (özellikle atomize olmamak için) kullanmıyorlar. Bu durum, teşkilatlılık halini gerçekleştirememe riskini oluşturuyor. Teşkilatlılık halinin yoğunluğu azaldığında, üyeleri ve sempatizanları arasındaki bağ azalıyor. Üyeleri arasındaki yoğunluğun azalması bir noktadan sonra teşkilatı tesirsiz hale getiriyor.
Küçük teşkilatlar teşkilatlılık halini oluşturmada maharet sahibidir. Büyük teşkilatlar da yoğun teşkilatlılık halini, küçük teşkilatlar marifetiyle gerçekleştirirler. Başka imkanları yok.
Teşkilat fikri ve anlayışı, mutlaka büyük teşkilat ile küçük teşkilat tasnifini yapabilmeli ve her ikisini de kendi merkezinde kullanabilmelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-10-YOĞUN TEŞKİLATLILIK HALİ

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-10-
YOĞUN TEŞKİLATLILIK HALİ
Yoğun teşkilatlılık hali tavsiye edilir. Hayatın en küçük kısmı bile teşkilatlanmıştır. İçinde yaşadığımız çağ, teşkilat (organizasyon) çağıdır. Hayat bizim tercihlerimizden önce zaten teşkilatlanmıştır. Mesele, insanların yoğun teşkilatlılık halini tercih etmeleridir. Biz doğmadan önce kurulmuş olan teşkilatlar bizim tercihlerimizin dışında olduğu için hayat başkaları tarafından inşa edilmiştir. Başkaları tarafından inşa edilen hayat, “başkalarının hayatıdır”. Başkalarının hayatını yaşamaktan imtina etmeyen, bunu şahsiyet meselesi haline getirmeyen insanlar, teşkilatlılık haline alaka göstermiyorlar.
Yoğun teşkilatlılık hali, üye olunan teşkilat sayısı ile ilgili olduğu kadar bir teşkilattaki yoğunlukla da ilgilidir. İnsanlar (ve Müslümanlar) birden çok teşkilat içinde yer alabilirler, almalıdırlar. Fakat yoğun teşkilatlılık halini teşkilat sayısı ile ölçmek sağlıklı değildir. Her ne kadar birden çok sayıda teşkilat mensubu olmak tavsiye edilirse de hayat her zaman bunun şartlarını oluşturmaz ve sunmaz.
Yoğun teşkilatlılık hali, öncelikle ruhi ve zihni organizasyon ile alakalıdır. Öncelikle faal halde bulunmakla atıl halde bulunmak arasında tercih yapılması gerekir. Atalet her zaman mizaçtan kaynaklanmaz, bazen fikirden kaynaklanır. Zihni organizasyonlar insanları atıl hale getirebilmektedir. Tenkide ayarlı zihni organizasyonlar, hamle yapmaz ve yaptırmaz. Gerçekten cemiyette sayısı artan bu tür zihni organizasyon türleri, sadece tenkit yapmakta, onu da doğru dürüst yapmamaktadır. Ukala ve kibirli şekilde her şeyi tenkit eden fakat hiçbir şey yapmayan zihni organizasyonlar, Müslüman şahsiyetiyle telif edilebilir değildir.
Teşkilatlılık halinden ne kadar uzak kalınırsa, o kadar başkalarının ürettiği hayata razı olunur. İslam medeniyetinin inkıtaa uğradığı son birkaç asırdır hayat, batı tarafından üretilmiştir. Mevcut hayata hangi sebeple olursa olsun rıza göstermek, itikadi meselelere kadar uzanan bir seri problemi tetikler. Teşkilatlılık halinden uzak durmak ise mevcut hayata (kerhen veya gönüllü olarak) rıza göstermektir. Çünkü teşkilatlılık halinde hayatın ve cemiyetin küçücük de olsa bir şeylerini değiştirme imkanı bulunabilir. Teşkilatlılık halinden uzak durmak, hiçbir şey yapmamaktır. Hiçbir şey yapmamak, nasıl izah edilirse edilsin ve nasıl süslenirse süslensin, yapacak bir şey olmadığına kanaat getirmektir. Bu devirde yapacak bir iş olmadığına kanaat getirmek, Allah muhafaza, çok tehlikeli bir durumdur.
*
Hayatı yoğun teşkilatlılık halinde yaşamak zordur. Bunun yolu, teşkilatlılık halini, hayat tarzı haline getirmektir. Teşkilatlı hayatı hayat usulü haline getirmemek, teşkilatı ve oradaki görevleri “müstakil mesuliyet” olarak kabul etmeyi izam eder ki, bu durumda yoğun teşkilatlılık halini yaşamak mümkün olmaz. Bu devirdeki insanlar bazı cihetlerden çok zayıf, bazı cihetlerden çok güçlüdür. Ne var ki, güçlü oldukları cihetlerde zafiyete mebnidir. Mizaç ve iman bakımından çok zayıflar, nefs bakımından çok güçlüler. Nefsin güçlü olması ise zaten zayıflığın diğer adıdır. Bu haldeki insanlara yoğun teşkilatlılık halini tavsiye etmek, ciddi formülasyonlar geliştirilmezse, havanda su dövmeye benzer.
Yoğun teşkilatlılık halini yaşayabilmenin yolları, keskin ve derin bir iman sahibi olmak veya hayat tarzı haline getirmektir. Neşesini de, keyfini de içinde yaşayacağı, ihtiyaçlarını o çerçevede karşılayacağı, problemlerini orada çözeceği bir teşkilatlılık hali ancak tavsiye edilebilir. Bu durum aynı zamanda teşkilatlılık halini ve teşkilatların çap ve mahiyetini tayin eder. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgilenmeyen, günlük hayatlarını teşkilatlamayan, günlük ihtiyaçlarını karşılamayan veya organize etmeyen, günlük problemlerini çözmeyen teşkilatlar, “yoğun teşkilatlılık halini” üretemezler. Teşkilatlar, yoğun teşkilatlılık halini üretemezse, ferdlerin yoğun teşkilatlılık halini yaşamaları mümkün olmaz.
Ferd ve cemiyetten talep edilen her iş, teşkilat tarafından organize edilebilmelidir. En azından teşkilatlar, talep edecekleri işlerin fikrini örmüş, hazır hale getirmiş, uygulama safhasının eşiğine gelmiş olmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde ferdlerin ve cemiyetin bir işi yapabilmelerini beklemek, onların kendiliğinden yapabileceklerini kabul etmektir. Öyleyse teşkilata gerek yoktur. Hiçbir fikir, kendini imha etmenin tohumlarını bünyesinde taşımamalıdır.
*
Yoğun teşkilatlılık hali, ferdin ve cemiyetin hayat tarzı haline geldiğinde, Müslüman şahsiyet, Müslüman cemiyet ve ümmet zuhur eder. Çünkü yoğun teşkilatlılık hali, ihtiyaçların birlikte karşılanmasını, problemlerin birlikte çözülmesini, istikametin birlikte tayin edilmesini ilzam eder. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, cemiyete açık ferd, ümmete uzanmış cemiyet inşa edilmiştir. Bunları yapamayanlar, yapmayanlar, yapmaktan herhangi bir sebeple imtina edenler, Müslümanlardan ayrı düşer. Ümmetin ana gövdesinden ayrı düşenler, bela ve musibetlerden başka bir şeyle karşılaşmazlar.
Müslüman, ferd olarak kalamaz. Ferd olarak kaldığında da Müslümanlığı devam eder, etmelidir, dayanmalıdır. Fakat Müslüman, kendi tercihiyle ferdileşme sürecini bir noktadan öteye götüremez. O sınır, ferd ile cemiyet arasındaki yoğun münasebet halini kıran, çözen, parçalayan bir ufuktur. O sınırı geçtiğinde, cemiyet ve ümmet gerçekliği ve lüzumu ortadan kalkar. Bu durum, İslam’ın sayısını hatırlayamadığımız kadar ölçüsünü (Allah muhafaza) askıya almaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-9-LEGALİTE İLLEGALİTE MESELESİ

MÜSLÜMANLARN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-9-
LEGALİTE İLLEGEALİTE MESELESİ
Bir ülkenin ideolojik, siyasi ve hukuki sistemi, teşkilatlanmaya müsaade ediyor ve faaliyetlerine izin veriyorsa, illegal teşkilat izah edilebilir olmaktan çıkar. İllegalite normal şartlarda fikirlerin tercihi değil, müesses nizamın mecbur bırakmasından kaynaklanır. Bir ülkede siyasi teşkilatlanma ve mücadele imkanı tanınmıyorsa, fikirlerin illegal teşkilatlanmaya gitmesi, tabii ve kaçınılmazdır.
Türkiye’nin bu günkü halini esas alarak söylemek gerekirse, illegal teşkilat düşüncesi, insanı, hayatı ve siyasi rejim meselesini anlamamaktır. Müslümanların hedeflerine ulaşabilmeleri için yapılması gereken işlerin belki de yarıdan çok fazlası legal teşkilatlarla yapılabilir. Legal alanın imkanları sonuna kadar kullanılmadan illegaliteden bahsedenler, gevezelik yapıyorlar.
Suriye benzeri diktatörlüklerle yönetilen ülkelerde siyasi teşkilatlanma imkanı yoktur. Bir ülkedeki siyasi rejim, siyasi teşkilatlanmaları ve mücadeleleri kanunla yasaklamışsa, o ülkedeki siyasi iktidar illegaldir. Siyasi iktidarı illegal olan bir ülkede illegal teşkilatlanma, bir mecburiyettir.
Mevcut siyasi rejimle kan uyuşmazlığı olan siyasi düşünceler, mücadelelerin herhangi bir aşamasında mutlaka hesaplaşmaya girmek zorunda kalıyorlar. Siyasi teşkilatların hesaplaşma düşünceleri olmasa da, siyasi rejim onların üzerine yürüyor. Siyasi rejim üstlerine gelmeden halka nüfuz etmek, doğru bir stratejidir. İşin başından itibaren siyasi rejim üstlerine geliyorsa da halka nüfuz etmekten başka çare yok. Teşkilatlanmaya müsaade eden siyasi rejimler, siyasi teşkilatların üzerine daha geç geldiği için halka nüfuz etme imkanı nispeten vardır.
Arap isyanlarının gösterdiği bir gerçek var. İçinde yaşadığımız çağ, halka nüfuz etmemiş, halk tarafından etrafı sivil savunma hatlarıyla ihata edilmemiş olan illegal teşkilatların başarılı olma şansı yok. Teknolojik gelişmeler yerleşik güçleri (mevcut siyasi rejimleri) illegal teşkilatlara karşı çok avantajlı hale getirdi. Her şeye rağmen illegal teşkilatlanmanın imkansız olduğundan bahsetmek, zeka geriliği, akıl garibanlığı ve ufuk darlığıdır. Fakat zor olanı kolay olana tercih etmenin izahı yoktur.
Demokratik siyasi sistemlerde siyasi teşkilatlanma imkanları göz önüne alınırsa, illegalitenin izahı fevkalade zorlaşır. Türkiye’nin bu günkü halini misal aldığımızda, Müslümanların yapacakları işlerin büyük bir kısmını legal teşkilatlarla yapabildikleri vakadır. Kanunların imkanlarını da kafi derecede kullandıklarını söylemek çok zor. Mevcut imkanları kullanıp bitirmeden, bu imkanlardan elde edilecek olan verimleri devşirmeden, imkan sınırlarını zorlamaya başlamadan, illegal teşkilatlanmadan bahsedenlerin niyetleriyle ilgili tereddütler oluşması kaçınılmazdır.
Sosyal muhalefet projeksiyonu isimli yazı serimizde yapılabilecek bazı şeyleri zikrettik. Üzerinde uzun çalışmalar yapmaksızın aklımıza gelen işler listesine bir göz atınca, kanuni çerçevede yapılabilecek ne kadar çok iş olduğunu gördük. Bu imkanlar orta yerde dururken, insanları yeraltına indirmek, silahlı mücadele yapmak gibi bahisleri gündeme getirenlerin niyetlerinin sorgulanması çok tabiidir.
Mevcut imkanlar çerçevesinde bir şeyler yapma becerisi olmayanların yeraltına inmekten bahsetmesi, çok komik değil mi? Kanuni yoldan bir şey yapamayan beceriksizlerin illegal teşkilata yönelmesi nasıl bir paradokstur. Yerüstünde zuhur etmeyen maharetleri, yeraltına inince mi zuhur ediyor.
Mevcut kanunların tanıdığı imkanlar sonuna kadar kullanıldığında görülecektir ki, kanunlar değişmeye, değiştirilmeye başlanacaktır. Kanunların tanıdığı imkanların tamamı kullanıldığında ve kanunlar dar gelmeye başladığında, hayat kanunları tepelemeye başlar.
Demokratik siyasi rejimlerdeki problem, halkın ikna edilmesindeki zorluktur. Yapmak istenilen işlerin büyük bir kısmının kanuni yoldan yapılma imkanı varken, insanları yeraltına inmeye ikna etmek, deveye hendek atlatmaktan zordur. Bu durumlarda illegal teşkilatlar, kendi fikrinden olan kanuni teşekküller tarafından engellenir. Yani karşılarına çıkacak ilk guruplar, aynı düşünceye sahip olup da kanuni çerçevede kalanlardır. Böyle bir iklim, yeraltına inenleri siyasi rejimle hesaplaşmaktan alıkoymakta ve kendi düşüncesindeki insanlarla hesaplaşmaya götürmektedir. Bu netice çok çirkindir ve mutlaka imtina edilmelidir. Türkiye’de bu tür hadiseler az da olsa meydana geldi. Allah Müslümanları o tür hadiselerle imtihan etmesin.
Müslüman’ın Müslüman ile çatışmasını gerektirecek tüm fikirlerden uzak durmak gerekiyor. Bu hadiseyi zaruret haline getiren şartlar zuhur edebiliyor, tarihte misalleri var. Günümüzde ve gelecekte de bu tür istisnai şartların zuhur etmesi ihtimali var. Fakat Müslümanların basiret ve feraseti bu şartların zuhurunu engelleyecek keskinlikte olmalı. Kim bu şartların oluşmasına sebep olursa, Allah’ın laneti onların üzerine olsun. Çünkü Müslümanlar için en ağır imtihan çeşidi odur.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-7-NEFS VE TEŞKİLAT

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-7-
NEFS VE TEŞKİLAT
Nefs, özünde teşkilata muhaliftir. Fakat nefs bile bilir ki, menfaatin büyüğü teşkilatlılık halindedir. Ferdi hayat gerçekliğinde kaldığı müddetçe elde edeceği menfaat küçük çaplı kalacaktır. Özünde ferdi menfaati esas aldığı için teşkilatlanmaya karşı olan nefs, daha büyük menfaatleri elde edebilmek için teşkilata karşı çıkmaz. Hatta teşkilatlanmayı teşvik bile eder. İşin merkezinden kaydığı nokta da tam olarak burasıdır.
Nefsin talep ettiği teşkilat, kendi merkezinde oluşmalı ve çalışmalıdır. Ferdiyetçiliğin ve ferdi menfaatin zirve noktalarından birisi budur. Kurulacak veya kurulmuş olan bir teşkilatın, tek kişinin ekseninde çalışmasını talep etmek, teşkilat değil menfaat manivelası tesis etmektir.
Teşkilat, üyelerinin ferdi menfaatlerini de gerçekleştirir muhakkak. Üyelerinin menfaatlerini gerçekleştirmek teşkilat için tabii bir neticedir. Tamamen üyelerinin ferdi menfaatlerinin dışında hedefleri olan saf idealist teşkilatlar kurulabilir tabii ki. Fakat teşkilatların çoğunluğu üyelerinin menfaatlerini de gerçekleştirmek gibi hedeflere sahiptir. İşin ölçüsü, üyelerinin menfaatlerini gözetirken, en azından tüm üyelerinin menfaatlerini gözetir. Her bir üyenin menfaatini, tüm üyelerin menfaati çerçevesinde temin eder. Bunu yaparken de cemiyetin aleyhine bir iş yapmaktan imtina eder.
Nefs merkezli teşkilatlar, bir kişinin hakimiyetine girme istidadına sahiptir. Her nefs, teşkilatın hakimiyetini talep eder. Hakimiyeti elde etme istidadı olan fertler ise kıyasıya mücadele eder. Bu tür teşkilatların kurulması, yaşaması ve etkili olabilmesi, zaruret sınırlarındadır. Nefsin zarureti ise yalnız başına elde edemeyeceği menfaatlerdir. Bu sebeple başka bir yerde menfaatlerini elde edebileceğini anladığı andan itibaren o kişiyi teşkilatta tutmak mümkün olmaz.
Menfaate (nefse) dayalı teşkilatlar çabuk kurulur. Menfaat sıcak (kinetik) enerji demektir. Fakat çabuk kurulduğu gibi de çabuk çözülür ve yıkılır.
Nefs merkezli zihni evrenler, katı ferdiyetçidir. Katı ferdiyetçilik, teşkilatlılık haline manidir. Teşkilatlar katı ferdiyetçilikle (mesela liberalizmle) kurulamaz ve devam ettirilemez. Kurulanlar, mütemadi iç çatışmalarla meşgul olurlar. CHP misaline bu açıdan bakıldığında ne demek istediğimiz anlaşılır. CHP gibi nefs merkezli teşkilatlar, ters denkleme sahiptir.
Müslümanların teşkilat fikri, nefs merkezli zihni evrenden uzak olmaları gerektiği için “ruh merkezli teşkilat” anlayışıdır. Nazari olarak böyle bir tespit yapmak, fiili durumun böyle olduğu manasına gelmez. Müslümanlar, ferdileşme sürecini maalesef ifrat noktalara kadar götürdüler. Bir tür liberalizasyon sürecini Müslümanların da yaşadığı bir çağdayız. Ferdi gerçeklik ile içtimai gerçeklik arasındaki muvazene, İslam’a uygun şekilde kurulamadı. Cemaatçi anlayıştaki ferdi gerçekliğin reddine tepki olarak doğan liberalizasyon (ferdileşme) süreci, cemaatçi anlayıştaki yanlışı ters kutupta yaptı. Muvazene dışındaki savrulmaların hiçbiri diğerine tercih edilmez. Tepkiyle kalkan, yanlışla oturuyor, tepki gösterdiği yanlışı diğer kutupta yapmaktan kurtulamıyor.
Netice olarak Müslümanların teşkilat anlayışının çerçevesini İslam, muhtevasını iman, sistemini ahlak, manivelasını da akıl oluşturur. Zekaya düşen de keşif maharetidir.
*
Nefs ile ilgili problem çok girift ve naziktir. Hoyratça ve normal zeka seviyesi, normal akıl terkibi ile üstesinden gelinemez. Nefsin en büyük mahareti, her şeyin (her fiilin) muhtevasına nüfuz edebiliyor olmasıdır. Namaza bile nüfuz eden nefsin, hayatta nüfuz edemeyeceği bir konu olduğu zannına savrulmamak gerekir.
Zekaya da nüfuz eder, akla da nüfuz eder, şuura da nüfuz eder. Sistemlere de nüfuz eder, teşkilatlara da nüfuz eder, cemiyete de nüfuz eder.
En büyük paradoks, nefsi nefsin fark etmesidir. Bir insanın nefsinin zuhurunu, başka bir insanın (mesela muhatabının) nefsi fark ediyor. Çünkü nefs, nefsi tanır. Nefsi nefsin fark etmesi, nefse karşı nefsin mücadele etmesini tetikliyor. Cemiyette umumiyetle nefslerin önünü başka bir nefs kesiyor. Bu durum nefslerin azmanlaşmasına mani olmak bakımından faydalı neticeler verebiliyor ama cemiyet de nefsler kumkuması haline geliyor. Bu netice ise çok berbat bir durum oluşturuyor.
Nefsin muhteva olarak panzehiri iman, suret (şekil, fiil) olarak panzehiri ise ahlaktır. Nefs, ahlaka da nüfuz edebilir ama kişi ahlaka riayet ettiği müddetçe en azından başkalarına zarar vermez. Kendi yaptıklarını nefsi için yapmış olmak gibi bir garabete düşer ve manevi mükafatına kavuşamaz fakat çevresine ve teşkilata zarar vermez. Bu sebeple ahlak bahsi, teşkilattaki, imandan sonraki en önemli ikinci meseledir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-6-TEŞKİLAT VE YÜKSEK ZEKA İSTİHDAMI

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-6-
TEŞKİLAT VE YÜKSEK ZEKA İSTİHDAMI
Yüksek zekaların istihdamı kadar sıkıntılı bir iş yoktur. Büyük sıkıntıları göğüslemekten imtina etmemenin sebebi, yüksek zekaların verimlerinin çok fazla olmasıdır. Problemleri ne kadar büyük ve fazla olursa olsun yüksek zeka istihdamının yolunu bulmak gerekir.
Bir teşkilatın yüksek zeka istihdamının ilk şartı, teşkilatın yüksek zeka ürünü olmasıdır. Yüksek zeka, basitlik, sığlık ve aleladeliğe tahammül edemez. Bunları görmesi, fark etmesi ve anlaması ise fazla zamanını almaz. Yanlış ve hata yapılması değil kastettiğimiz, her şahıs veya kuruluş yanlış yapabilir ve zeka bunları bir oranda anlar. Fakat sığlığı gördüğünde, oradan son sürat kaçar.
Ortalama bir zekanın kurduğu teşkilat, aleladedir. Zeka bunu birkaç günde anlar ve daha intibak etmeden itiraz eder. İntibak etmeden yapılan itiraz, mensubiyete mani olur. Mensup olduktan (intibak ettikten) sonra yapılan itiraz, iç itirazdır ve faydalanılabilir. Fakat mensup olunmadan yapılan itiraz dış itirazdır ve yıkıcı tesir icra eder. En küçük zararı yüksek zekayı istihdam edememektir.
*
Teşkilatı yüksek bir zekanın kurmuş olması, başka bir yüksek zekanın istihdamı için ilk şart fakat kafi şart değildir. Yüksek zekayı istihdam edebilmek için onu tatmin edecek muhtariyet tanınmalı ve alan açılmalıdır. Yüksek zekanın bağımsızlık karakteri, mahkumiyete manidir. Onlar ancak müstakil hale gelmekten alıkonabilir ama bunun yolu da muhtariyettir. İstiklalini ilan etmesi teşkilatı yıkar, böler, etkisizleştirir. İstiklalini önlemek için zapt altına almaya çalışmak beyhudedir. Kainatta sıkıştırılmaya müsait olmayan tek şey zekadır. Çabuk patlar.
Yüksek zekayı patlatmayacak kadar muhtariyet verilmeli fakat bu muhtariyet teşkilatı dağıtmayacak sınırda tutulmalı. Teşkilat demek, nihayetinde merkezi bir yapı demektir. Merkezi yapı muhtariyete tahammül edebilir ama muhtariyetin kendini dağıtmasına müsaade etmez. Bu denge fevkalade zor kurulan, bir defa kurulduğunda da sürekli muhafaza edilemeyen, belli aralıklarla yeniden ve başka şartlarda kurulması gereken bir muvazenedir. Hareketli muvazene… İşin zorluğu asıl bu noktada kendini gösterir.
Siyasi rejimler de dahil olmak üzere, keskin bir merkezi yönetim, insanın ve hayatın tabiatına uygun değil. Fakat aynı şekilde mutlak bir ademi merkeziyetçilik de uygun değil. Zayıf mizaçlı insanlar üzerinde katı merkeziyetçi teşkilatlar kurulabilir ama bu insanlardan (zayıf tabiatlı insanlardan) müteşekkil teşkilat, zayıf olur, başarılı olamaz, uzun yaşayamaz. Merkezi yapıyı etkisiz kılacak kadar yayılmış bir ademi merkeziyetçilik ise teşkilatı baştan dağıtır. Diktatörlerin, diktatörlük temayülündeki kişilerin ve buna uygun siyasi düşüncelerin (mesela oligarşik yapıların) piyasayı işgal etmesinden kaynaklanan katı merkezi yapı düşüncesinin tesirinde kalmamak gerekir.
Devlet teşkilatlarından küçük dernekleşmelere kadar, her türlü teşkilat, katı merkeziyetçi yapıyla sürdürülemez. Bunun birçok sebebi var. Bizim konumuzla ilgili kısmına temas ile iktifa edelim. Katı merkeziyetçi teşkilatlar ilk olarak zeka katliamı yaparlar. Yüksek zekadan tecrit edilmiş teşkilatların ise hayatta ve dünyada yapabilecekleri bir şey yok. İmkan bulurlarda gücü ellerine geçirirlerse, başka yolunu bilmedikleri (çünkü zeki değiller) için büyük katliamlar yaparlar. Küçük teşkilatlarda ise adam öldürme imkanları olmadığı için iftiraya gibi haysiyetsiz işlere meylederler.
*
Yüksek zeka istihdamının diğer bir şartı, hiyerarşik akışkanlıktır. Yüksek zekanın önü açık değilse ve başarılı olduğu takdirde yükselmeyeceğini görmüşse, olduğu yerde kalmaz. Mutlaka hiyerarşik yapıyı yıkar veya ona zarar verir.
Teşkilatlanma ve idare anlayışında meydana gelebilecek en vahim hatalardan birisi, yüksek zekayı normal zekanın emrine vermektir. Bu özel şartlarda mümkün olabilir ama geçici olarak… Normal zeka, yüksek zekanın üstünde de olsa onun karşısında kıvranır. Makam olarak sahip olduğu pozisyonu şahsiyet olarak dolduramayan ve koruyamayan insan, tehlikelidir. Normal zeka, üstün zekalı bir kişinin amiri olduğunda çok tehlikeli hale gelir. Yüksek zeka da normal zekanın altında yer aldığında tehlikeli hale gelir. Bu kompozisyonda üretim değil boş yere enerji tüketimi olur.
*
Yüksek zekaların en uygun istihdam yolu, idari hiyerarşiye katmamak ve uzman olarak faydalanmaktır. Fikir adamı, ilim adamı veya muhtelif uzmanlık alanları yüksek zekalar için çok verimli olur. Özellikle tefekkür istidadı olan yüksek zekaların fikri, ilmi çalışmalarda bulunmasına imkan hazırlamak en yüksek verimi almaktır.
Yüksek zekaların istihdamı konusu devam edecek.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-5-TEŞKİLAT VE ZEKA

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-5-
TEŞKİLAT VE ZEKA
Zekanın tabiatı bağımsızlıktır. Yüksek zekalarda bu hususiyet ifrat halinde tezahür eder. Bu hususiyet zekayı “teşkilatlılık halinden” uzak tutar. Hatta teşkilatları çözen, dağıtan ve yıkanlar yüksek zekalardır.
Zekanın emir almaktan hoşlanmayan, sıraya girmekten nefret eden, zapt altına alınmaya isyan eden tabiatı, teşkilatlandırılması en zor insan türünün yüksek zeka olduğunu gösterir. Ne var ki yüksek zekanın olmadığı teşkilatlar, küçük hacimli, yakın hedefli, basit yapılı olur ve sürekli bilinen bazı davranışları tekrarlar. Teşkilatların en ciddi paradoksları, yüksek zeka meselesinde ortaya çıkar.
Yüksek zekalar büyük teşkilatlar kurmuştur. Girift yapıları olan, çözülmeleri zor, büyüme istidadına sahip, teşkilatları ancak yüksek zekalar kurar. Hakim (veya lider) olduğu teşkilat zeka için problem oluşturmaz. Mesele, teşkilatı kuranın yüksek zeka olması değil, teşkilatın yüksek zekaları istihdam etmesidir. Bir tane yüksek zeka teşkilatın başında olabilir ve orada bulunduğu müddetçe fevkalade faydalı olur ama başka yüksek zekaları teşkilatta istihdam etmesi zordur. Zira liderlik kadrosu tekdir ve o da doludur. Paradoks, yüksek zekanın yönetilenler listesinde bulunmasında (yani sıraya girmesinde) ortaya çıkar. Zor olan bu…
Yüksek zekayı istihdam edemeyen teşkilatlar, büyüme istidadına kavuşamaz. Belli bir sınırda (liderin ufuk sınırında, liderin hacminde) durur. Teşkilatların büyüme problemlerinin kahir ekseriyeti bu nokta ortaya çıkmaktadır.
Liderliğin deha olduğu teşkilatlarda yüksek zeka istihdamı mümkün olabiliyor.Çünkü yüksek zekalar liderliğin dehasına ulaşamadığı için ona itiraz etme gücünü bulamıyor veya onun emrinde çalışmak zekanın gurunu kırmıyor. Aksine dehanın emrince çalışmaktan dolayı kendini tatmin olmuş hissedebiliyor. Fakat bu misaller de fazla değil. Yüksek zekayı istihdam edebilmek için ondan daha yüksek bir zeka arayışının sonu yok. Bu türden bir teşkilat sistemi kurma çabası sınırlı başarıları aşamaz.
Zekanın tabiatında hainlik olduğu zannedilir. Hayatın pratiğinde bu görüntüleri verdiği de doğrudur. Akıl ve ahlaktan tamamen tecrit olmuş zekanın tabiatında hainlik olduğu da doğrudur. Fakat zekanın akıl ve ahlaktan tamamen tecrit olması ihtimali zayıftır. Zekadaki hainlik görüntüleri onlara karşı fevkalade temkinli davranma itiyatları geliştirilmesine sebep oluyor. Bu sebeple liderler çevrelerinde zeki insanları bulundurmuyorlar.
Yüksek zekayı istihdam etmek için daha yükseğini aramanın dışında yollar geliştirmek gerekiyor. Başka bir yolu bulunamazsa yüksek zeka istihdamı sınırlı kalır.
Zekanın tabiatı ferdi gerçekliğe meyyaldir. Yüksek zekalar ve dehalar ferdi gerçeklik temayüllerini önleyemiyor ve içtimai varlıklar (insanlar) haline gelemiyorlar. Ta çocukluklarından itibaren içtimai şahsiyet olmaları istikametinde eğitim almalarını gerektiriyor. Zaten eğitim, mizaç hususiyetlerini dengelemek için yapılır. Mesela mizacen cimri olan bir çocuğa cömertlik eğitimi vermek gerekir ki en azından ikramda bulunacak kadar içtimaileşebilsin. Mizacen cömert ola çocuğa ise iktisatlı olma eğitimi verilir ki, müsriflikten kurtulsun.
Yüksek zekaları cemiyetin ve hayatın içinde tutmak, teşkilatlı bir hayatı yaşayabilir hale getirmek için, iman ve ahlak eğitiminin derinleştirilmesi gerekir. Yüksek zeka ve dehaları zaptedecek hiçbir güç yoktur, iman dışında. Kaldı ki onların iman etmeleri de zor olmaktadır.
*
Bir teşkilatın mahareti, yüksek zekayı istihdam edebilmesiyle ölçülür. Yüksek zekayı istihdam etmemiş, edememiş, etmenin yolunu bulamamış olan teşkilatlar, cemiyetin ayak işlerini yapmaktan ileri geçemezler. Kendilerine sorarsanız çok ciddi işleri yaptıklarını iddia ederler ama yüksek zekayı istihdam edemedikleri için zaten yaptıkları işlerin ciddi olup olmadığını bile anlama iktidarında değillerdir. Gerçekten bunların içinde “tevhid” meselesiyle bile ilgilenenler olduğu görülür ama yaptıkları işlerin hayatta işgal ettiği alan, komik derecede küçüktür. Zekaları küçük dolayısıyla ufukları da küçük olduğu için onların zihni evrenlerine göre yaptıkları iş küçük değildir. Karıncaya on santimlik uzunluğa sahip bir cismin “büyük” gelmesi gibi bir durumdur, halleri. Küçük işlerle “büyük” işmiş gibi meşgul olanlardan meydana gelen teşkilatın büyüme ufku ne olabilir ki. Her varlık ancak kendi ufkuna ulaşabilir. Ufku dar ise yapacağı bir şey yoktur.
Teşkilatlanmada en büyük problem yüksek zekaların istihdamıdır. Yüksek zekaların istihdam formülünü geliştiren ve istihdamı gerçekleştiren teşkilatların önünde duracak bir güç yoktur.
Yüksek zekaların istihdamındaki en büyük problem ise onların tatmin edilmesidir. Maddi manadaki tatmin değil, zekanın tatminidir bahsini ettiğimiz. Yüksek zekayı, zekası ile mütenasip bir pozisyonda istihdam etmezseniz, zekanın fazlalığı çalışmaktan vazgeçmez. Bir pozisyonua o pozisyonu dolduramayacak birini tayin etmek ile o pozisyondan çok daha hacimli birini tayin etmek arasında yanlışlık bakımından fazla bir fark yoktur. Pozisyonunun gerektirdiği işler yapmak zekasının üçte, beşte birini ancak meşgul eden mevkii, yüksek zekanın teşkilat içinde patlamasına yol açar.
Zekanın tatmini başka bir şeye benzemez. Zeka tatmin edilmediğinde, sahibi de önünde duramaz. Hele de nefs ham haldeyse zeka ile nefsin ittifakı meydana gelir ki, o zekanın (ve tabii ki nefsin) önünde durmak kabil olmaz.
Yüksek zekalardaki en büyük problemlerden birisi, nefsin saklanacağı en uygun unsurun zeka olmasıdır. Yüksek zeka, nefsinin arzularını, teşkilat için “gereklilik” olarak anlatmanın maharetine sahiptir. Yüksek zekalardaki nefsi genel olarak görmek mümkündür ama bir konu konuşulurken fark etmek neredeyse imkansızdır. Zira nefs zekanın faaliyetlerine öyle bir nüfuz eder ki, onu fark ve teşhis etmek dünyanın en zor işlerinden biri haline gelir.
Yüksek zekayı tatmin etmek, aynı zamanda ondan en yüksek verimi almak olduğu için, doğru noktalarda istihdam etmeye gayret edilmelidir.
*
Yüksek zeka istihdamının kalbi ve zihni altyapısının kaybolduğu bir çağda yaşıyoruz. Batı bu istihdamı “menfaat” merkezli gerçekleştirdi. Yüksek zekaları menfaat merkezinde gerçekleştirmek için onları teşkilatların tepelerine yerleştirdi. Menfaat ile zirve pozisyonun buluştuğu nokta, banka genel müdürlükleriydi. Bankalar yirminci asırda en fazla para kazanan kuruluşlar oldu. Fakat istihdamın temel gayesi menfaat olduğu için daha fazla kar etmekten başka bir hedef gütmedi. Kar maksimizasyonu nihayetinde tüm sistemi çökertti. Batı yüksek zeka istihdamının en basit şekli olan menfaate yönelmekle ne kadar büyük bir hata yaptığını, hala anlamadı. Bu ahmaklık batıya çok pahalıya maloldu.
Batıdaki krizi üretenler, sıradan kişiler değil. Banların başında bulunanlar en az yükse zeka sahibiydi. Batıdaki krizi üretenler, dehalar. Bundan dolayı krizin çözümü yok. Dehaların ürettiği krizi kimse çözemez.
*
Teşkilat ve zeka meselesine, öneminden dolayı devam edeceğiz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-4-İSLAMİ HAYATIN TEŞKİLAT YOĞUNLUĞU

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-4-
İSLAMİ HAYATIN TEŞKİLAT YOĞUNLUĞU
Bir yapının iyi bir teşkilat olduğunu gösteren birkaç alamet var. Teşkilat ile üyeler arasındaki münasebet yoğunluğu, üyelerinin ihtiyaçlarını karşılama ve problemlerini çözme hacmi, iş yapabilme mahareti ve teorik tesir gücü.
İslam, teşkilatını kurmadan önce, müminin kalbine nüfuz etmekle, en güçlü, en yoğun, en yaygın teşkilatı kurabilmenin kalbi, zihni ve akli altyapısını inşa etmektedir. İslam, hiçbir teşkilat kurmadan, mana olarak bir kalbe nüfuz ettiğinde o kalbin sahibinin tüm hayatını organize etmektedir. Günlük periyotlarla baktığınızda beş vakit namaz kıldırmakta, evde bir hücre oluşturmakta, işyerindeki hayatını tanzim etmekte, kısaca hayatın ruhi ve fikri teşkilatını kurmaktadır. Hiçbir din ve dünya görüşü, insanın hayatında, İslam kadar yoğun şekilde yer alamaz. Her nefesinden sorumlu olduğunu, her hareketinden hesaba çekileceğini, her işini meşru ve usulüne uygun yapması gerektiğini kabul ettirebilen bir hayat anlayışı yoktur, İslam’dan başka. Bu çaptaki derinlik ve yoğunluk, dünya tarihinde hiç görülmemiş bir teşkilat altyapısı oluşturur.
Müslümanların bu gün içinde bulundukları teşkilatsızlık haline bakınca, İslam’ı anlamakta ve yaşamakta ne kadar sığ kaldıkları görülüyor. Böyle derin ve güçlü bir kalbi, zihni ve ahlaki altyapı üzerine ciddi, etkili ve büyük teşkilatlar kuramıyor olmaları izahsız bir durumdur. Gayrimüslim birisi bile dışarıdan İslam’a bir saat baksa, ilk göreceği mana, yoğun bir teşkilatlılık halidir. Çünkü İslam’ın hangi hükmüne bakarsa baksın, birçoğunda yoğun ve açık şekilde teşkilatlılık halini görür, bazılarında ise beş on dakikalık bir zihni gayretle “teşkilatlılık halini” anlar.
Müslümanlar İslam’a ne kadar yaklaşırlarsa o nispette teşkilatlılık haline yaklaşmakta, İslam’dan ne kadar uzaklaşırlarsa, teşkilatlılık halinden o nispette uzaklaşmaktadır. İslam’ı anlamaktaki derinlik arttıkça Müslüman şahsiyet, tabii olarak teşkilatlılık haline kavuşmaktadır. Anlayışlardaki sığlık, teşkilatlılık halinde uzaklaştırırken, ferdileşme sürecini de derinleştirmektedir. Öyleyse denklem tersinden de kurulabilir. Müslümanların teşkilatlılık hali arttıkça İslam’ı anlama derinliği artar. Anlama kudreti tabii ki akıl, zeka ve istidatlarla doğrudan ilgilidir. Teşkilatlılık hali ne kadar artarsa artsın idrak derinliği kişinin akıl, zeka ve istidatlarıyla sınırlıdır. Fakat teşkilatlılık halinin artması, en azından mesuliyet hissini ve hassasiyet seviyesini yükseltir. Allah, bildiği ile amel edene bilmediklerini öğrettiğine göre, hassasiyet ve mesuliyetin gelişmesiyle beraber, akıl, zeka ve istidatların kifayetsizliğine rağmen misilsiz “ihsanlara” muhatap olunur.
Ferdi gerçeklik ile içtimai gerçeklik arasındaki muvazene, teşkilat marifetiyle kurulur. Ferd, teşkilatsız bir hayat yaşayarak tüm cemiyetle muvazene kuramaz. Buna hiçbir ferdin gücü kafi gelmez. Ferdi imkanlar, cemiyette cereyan eden hadise sayısına ve çeşitliliğine yetişmeye kafi gelmez. Ferd ancak teşkilatlar marifetiyle cemiyete karşı mesuliyetini yerine getirebilir.
Hiçbir teşkilata mensup olmayan bir Müslüman, çok ciddi bir problemle karşı karşıyadır. Dahil olacak uygun bir teşkilat olmadığını düşüne her Müslüman en azından çevresindeki üç beş kişiyle küçük de olsa bir teşkilat kurmak durumundadır. Teşkilatsızlık hali, asla izah edilemez.
Yıllarca beş vakit namaz kılıp da, günde veya haftada birkaç defa gittiği camiyi sadece secde mekanı olarak gören Müslüman, ciddi bir vakadır. İslam’ın hayattaki yoğunluğundan bir teşkilat fikri üretememiş (anlamamış) olan Müslüman, tüm zihni evrenini baştan sona gözden geçirmelidir.
Teşkilatlılık hali, medeniyettir. İslam, teşkilatlılık halini zirveye çıkararak, yeryüzündeki en büyük medeniyeti kurma salahiyetinin münhasıran kendinde olduğunu ilan eder. Müslümanlar, teşkilatlılık halini anlamamakla, çölde değil ama şehrin ortasında bedevi bir hayat yaşamaktadır. Teşkilatsızlık hali gayri medeni bir durumdur ve şehirde (toplumda) tek başına yaşamaktır. Bedeviliğin tarifi, yalnız veya teşkilata ihtiyaç duyulmayacak kadar küçük guruplar halinde yaşamaktır. Bu ne büyük tezat…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-3-İSLAM VE TEŞKİLAT

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-3-
İSLAM VE TEŞKİLAT
İslam’ın her hükmü teşkilata atıf yapar. Hiçbir din ve dünya görüşü İslam kadar teşkilat meselesini ciddiye almamıştır.
Bir metni sathından okuyanlar, manasına nüfuz edemeyenler, manada derinleşemeyenler, ancak lügat ile sınırlı bir anlayışa sahiptirler. Onlardan adam olmaz, onları geçin ve yolunuza devam edin.
Doğrudan veya dolaylı olarak içtimai gerçekliğe atıf yapmayan İslami kaide yoktur. Her ibadet ferdi gerçeklik ile içtimai gerçekliği harmanlar, sadece birine ait ibadet bulmak mümkün olmaz. İçtimai gerçeklik, aynı zamanda teşkilat demektir. Bazı ibadetlerin ferdi gerçeklik kısmı ağır basar, bazılarının içtimai gerçeklik boyutu ağır basar ama hiçbir ibadet tek gerçeklik üzerine oturmaz.
İçtimai gerçeklik ve buna bağlı olarak teşkilatlılık hali anlaşılmadığında, ibadetlerdeki (veya İslam’ın diğer hükümlerindeki) teşkilat anlayışına ulaşmak kabil olmaz. Vakit namazlarının ferdi olarak kılınabileceğini hükme bağlayan İslam, aynı zamanda cemaat ile kılınmasını, mescitte kılınmasını ısrarla teşvik ve tavsiye etmiştir. Cemaatle kılınması ile mescitte kılınması birbirinden farklıdır. Evde de cemaatle kılınabilir ama mescitte kılınması başka manalara gelir. Cemaatle kılmayı tavsiye ederken, her hal ve şartta teşkilatlılık haline atıf yapar, mescitte kılınmasını tavsiye ederken, teşkilatlılık halini küçük cemaatlerden taşırıp cemiyet (toplum) planına nakleder. Mescit ve cami de Müslümanları bir araya getiren İslam, namaz kılıp geri dönün demez. O bir teşkilatlılık halidir, namazınızı bir arada kılın ki birbirinizden haberiniz olsun, birbirinizin dertleriyle ilgilenin der.
Mescit, İslam’ın ilk müşahhas teşkilatıdır. İlk ve en önemli müşahhas teşkilatı namaz fiili (ibadeti) merkezinde kurması ise teşkilatın muhtevasını, şeklini, yoğunluğunu gösteren hikmetlerle doludur. Üyeleri günde beş vakit bir araya gelen bir teşkilat gördünüz mü? Namazla bir araya gelme is nefsin en fazla gerilediği andır. O duygu haliyle Müslümanlar birbirlerinin dertleriyle daha yakından, daha derinden, daha diğerkam bir ahlakla ilgilenebilir. İslam’ın teşkilat ufkunu görüyor musunuz?
İslam medeniyetleri mescidi önce “cami” yapmışlar ve teşkilatlılık halini genişletmişler. Namaz merkezindeki organizasyonu daha geniş bir alana yayarak birçok şeyi “cami” haline getirmişler, toplamışlardır. Daha sonra camiyi de “külliye” haline getirerek, ilmi çalışmalardan birçok içtimai faaliyetlere kadar hayatın “idare merkezi” yapmışlardır. İslam’ın teşkilat ufkuna bu kadar nüfuz etmiş medeniyet misalleri varken, bu günkü Müslümanların teşkilat bahsindeki dar ufku ve kısır anlayışı kabul edilebilir cinsten değil.
*
İnsanlık tarihinin en geniş teşkilat ufku, tevhid ve vahdettir. Hem derinlik ufku cihetiyle (tevhid) hem de genişlik ufku cihetiyle (vahdet)…
Tevhid (derinlik) cihetiyle teşkilattaki nihai sadakat mercii tayin edilmiştir. Müslümanların sadakati, Allah ve Resulünedir. Yeryüzündeki tüm teşkilatlanmalar, bu sadakat ölçüsüne ayarlı halde gerçekleştirilmek ve devam ettirilmek durumundadır. Tevhid cihetiyle Allah’a ve Resulüne sadık olan Müslümanlar, yeryüzündeki tüm teşkilatlanmalarda, bu ölçüye riayeti esas alır. Bu sebeple hiçbir otorite, kendine bila kaydu şart itaat talebinde bulunamaz. Kendisine itaat talebinde bulunan her şahıs ve mercii, Allah’a ve Resulüne itaat etmek durumundadır. İtaat ettiği müddetçe itaat edilir. Yeryüzünde en fazla itaate layık şahıs ve mercii, Allah’a ve Resulüne en fazla itaat edenlerdir. İslam, teşkilat konusundaki temel şiarını, hakimiyet-teslimiyet parantezinde kurmaz. İtaat etmeyene itaat edilmez. İtaat zincirinin zirvesinde yer alan şahıs, en fazla itaat eden kişi olmak zorundadır. Tevhid, itaat silsilesini sıhhatli kurmayı ve insanlığın idrak edemeyeceği kadar derinleştirmeyi mümkün kılar.
Vahdet, yeryüzünde birlik inşasıdır. Tevhidin yeryüzünde tecellisi, öncelikle vahdet üzerinedir. Ümmetin vahdeti gerçekleşmediğinde, Müslümanlık eksiktir. Tevhid nasıl ki ruhi teşkilatlanmayı gerçekleştirir, vahdet de içtimai (müşahhas) teşkilatlanmayı gerçekleştirir.
Tevhidin insan iç dünyasını derinleştiren özelliği, vahdeti ihmal etmeye sebep olmamalıdır. Derunundan nihai mercie bağlanan Müslüman, yeryüzünde bir teşkilat marifetiyle bir Müslüman’a bağlanmalıdır. Teşkilatın manası budur, ümmet olmak ancak bu şekilde mümkündür. Allah’a ve Resulüne itaat etmek, onlara itaat edenlere itaat etmeyi gerektirmiyorsa, Müslümanlar, Allah’a ve Resulüne itaat bahsini gözden geçirmelidir. Müstakil ve müstağni birer ferd olmak, teşkilat, cemiyet, ümmet olmayı engeller.
Teşkilat bahsi, ümmet bahsinin, ümmet bahsi de Müslüman olma bahsinin mütemmim cüzüdür. Müslümanların hayatından teşkilatı kaldırdığınızda (teşkilatlılık halini sıfırladığınızda) İslam’ın tezahürlerinin tamamına yakınını inkıtaa uğratırsınız.
*
İslam, teşkilat bahsini kamu otoritelerinin inhisarına bırakmaz. Kamu teşkilatları (devlet de dahil) İslam cemiyetinin teşkilatlarından biridir. Herhangi bir vakıf teşkilatı, devlet teşkilatından daha az önemli değildir. Aradaki fark, büyüklük farkıdır, mahiyet ve kıymet farkı değil. Devlet teşkilatının daha mühim olması, büyüklüğünden ve daha fazla Müslüman’ın meseleleriyle ilgilenmesindendir. Bunun dışında mahiyet farkı aramak, devleti hem cemiyetten hem de İslam’dan daha kıymetli kabul etmeye kadar varacak zihni mecraları açar. Bu çerçevede teşkilat, İslam devleti olmadığı için mühim olan bir bahis değil, İslam devletinde de aynı kıymete sahip bir konudur.
İslam, her emir, nehiy, tavsiye ve teklifini doğrudan Müslüman şahsiyete yapar. Müslüman ferd, bu ölçülerin içinde tek kişilik olanları yalnız başına yapar fakat tek kişilik olmayanları yapabilmek için teşkilatlanır. İslam, hilafet ve devlet bahsini bile doğrudan Müslüman ferde hitap ederek teklif eder fakat Müslüman ferd, bunların inşası için teşkilatlanması gerektiğini bilir. Kısaca, ölçülerin sayısız miktarı teşkilatsız olarak yerine getirilemeyecek çaptadır. Teşkilatlılık hali, İslam’ın ölçülerine içtimai çapta muhatap olmaktır. Teşkilatlılık halinden kastımız, özel bir teşkilat değil, öncelikle herhangi bir teşkilat içinde bulunmaktır. Teşkilatlanmamış olan Müslüman, İslam’a muhatap olmak konusunda sınırsız eksik haldedir.
Bu konuya devam edeceğiz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com