Etiket arşivi: OSMANLI MEDENİYETİ

CHP Hakkında Kısa Bildiri “CHP TASFİYE EDİLMELİDİR”

CHP TASFİYE EDİLMELİDİR

TAKDİM
Osmanlı, İslam Medeniyet silsilesinin son halkası ve Sahabe-i Kiram’dan sonraki zirvesidir. Osmanlı, Batılılaştırarak asli hüviyetinden koparılmak istenmiş, bu gerçekleştirilemediği için yıkılması tercih edilmiştir.
Osmanlıyı yıkmak isteyenlerin İngiltere başta olmak üzere Batılı güç merkezleri olduğu malumdur. Bu operasyonu dahilde gerçekleştiren örgütün adı ise CHP’dir. CHP, yeni bir devlet kuran siyasi parti değil, dünyadaki son “medeniyet devleti” olan Osmanlıyı tasfiye eden örgüttür.
Osmanlı sadece bir devlet değil aynı zamanda bir medeniyettir; daha veciz bir ifadeyle Osmanlı, bir “medeniyet devleti”dir. Hedef, sadece Osmanlı devletinin yıkılmasından ibaret değildir, esas maksat İslam Medeniyetinin tasfiyesidir.
Osmanlının yıkılması, Türk-İslam tarihini durdurmuştur, bu kadar büyük bir felakettir. Türk-İslam tarihinin yeniden başlaması ve tarihi akışın asli mecrasına avdet etmesi için CHP’nin tasfiyesi şarttır.
*
CHP ile ilgili yazılacak tenkitler bir külliyat çapına ulaşır, burada temel teşhisleri ifade ettik.

CHP’NİN İLKELERİ

CHP’nin asli hüviyetini teşhis ve hedeflerini tespit için kullanılacak on sekiz ilke mevcuttur; bunların altısı husumet, altısı muhabbet, altısı ise hareket ilkeleridir… CHP’nin “altı ilkesi-oku”, kendini tarif etmeye kafi değildir, altı oktan mülhem, üç sahada sahip olduğu altışar temel ilke tespit edilmiştir.
Husumet ilkeleri; İslam düşmanlığı, millet düşmanlığı, devlet düşmanlığı, tarih düşmanlığı, gelenek düşmanlığı ve aile düşmanlığıdır.
Muhabbet ilkeleri; yobaz Batıcılık, sapkın laiklik, suni ideoloji, sahte kahramanlık, bohem hayat ve müfsit akıldır.
Hareket ilkeleri; ezberci kadro, ithal kibir, ahlaksız tavır, zalim idare, yıkıcı hareket ve kültür ajanlığıdır.

Husumet ilkeleri

1-İslam düşmanlığı
CHP’nin asli hüviyeti İslam düşmanlığıdır. Varoluşunu İslam düşmanlığı ile göstermiş, bunun için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Yapmak istedikleri yaptıklarından ibaret değildir, yapmadıkları yapamadıklarıdır, yani güç yetiremedikleridir. Kuvvet ve fırsat bulduklarında İslam’ın tasfiyesi için yapabilecekleri işler, İslam tarihinde görülmemiş derecede ağır ve vahşidir. Hilafet ve Şeriat’ın ilga edilmesi, İslam tarihinde emsali olmayan bir husumettir.
CHP ve arkasındaki karanlık mahfiller, İslam’ı tasfiye edemeyeceklerini anladıkları için onu tahrif etmeye yönelmiş, asli mihrakından koparmayı ve anlamsızlaştırmayı tercih etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in ve ezanın bile asli hüviyetinden koparılarak tahrif edilmesi maksadını ifşa etmiştir.
CHP’nin asli hüviyeti İslam düşmanlığıdır. İslam dışındaki tüm husumetleri, İslam’a olan düşmanlığının tezahürü ve tatbikatıdır.

“Sen onların dinlerine-milletlerine tabi olmadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar.” (Bakara suresi, 120. Ayet)

2-Millet düşmanlığı
Türkler Müslümandır, hem de İslam’ın muhafızı olacak kadar iman ve ceht sahibidir. İslam’ın zuhurundan birkaç asır sonra bu ulvi vazifeyi “mefkure” kabul etmiştir. Osmanlının yıkılması, milletin İslam’ın muhafızı olma hususiyetini ortadan kaldırmaz. Bu sebeple CHP millet düşmanıdır. Zira Osmanlının tasfiyesi kafi gelmemiş, milletin kalbini sökmeyi amaç edinmiştir.
Milletin kalbine ve hayatına yerleşen İslam’ı tamamen tasfiye etmek, dehşetengiz bir millet düşmanlığı halini almış, milletin sahip olduğu tüm kıymet ölçülerini önce yasaklamış, sonra tahkir etmiştir. İslam, bu milletin kalbinden sökülüp atılmadığı müddetçe Batının en büyük düşmanı olmaya devam edecektir, ne tesadüftür ki CHP de için de durum aynıdır.

3-Devlet düşmanlığı
Türk-İslam tarihinde üç kıymet birbirinden ayrılmamıştır; İslam, millet, devlet… İslam milletimizin ebedi mefkuresidir, millet İslam’a ebediyen teslim olmuştur, devlet ise bu ikisini muhafaza eden büyük kuvvet terkibidir. Bu üç kıymet arasındaki imtizaç devam ettiği müddetçe CHP, en büyük devlet düşmanlarından birisidir.
CHP, bir müddet devleti ele geçirmiş, İslam ve millet düşmanlığını devletin tüm kodlarına işlemiş, bu ülkede devlet ile milleti birbirine düşman etmiştir. Devlet, İslam’a ve millete düşman olduğu müddetçe CHP’nin dostudur, İslam’a ve millete dost olduğu müddetçe CHP’nin düşmanıdır.
CHP tarafından devletin kodlarına işlenen İslam ve millet düşmanlığı devam etmektedir. Kodların devamına rağmen “ehl-i salat” birinin iktidar olması, CHP’nin devlet düşmanı olması için kafi gelmektedir. Devletteki CHP kodlarını devam ettiren iktidarlara bile düşman olması, asli hüviyetini göstermesi bakımından ibretamizdir.

4-Tarih düşmanlığı
Milletimizin Müslüman olması bin yılı aşmıştır. On iki asırlık iman, insanın ruhu ile birlikte bedenine de sirayet eder, etmiştir de… Mesela bu milletin dini hassasiyeti olmayan fertleri bile domuz eti yiyemez, yediğinin domuz eti olduğunu söylediğiniz anda gayriihtiyari olarak kusar. Bin yıllı, bir milletin ruhen ve bedenen Müslüman olması için kafi ve hatta fazladır. CHP’nin tarih düşmanlığı, milletimizin İslam ile imtizaç etme sürecini dikkatlerden uzaklaştırmak içindir.
Milletimiz, Müslüman olduktan sonra medeniyet inşa etmiştir, bu sebeple medeniyet tarihimiz İslam tarihidir. Zaten “millet” olmak, bir medeniyete mensup olmakla kabildir. Türkler, Müslüman olduktan sonra İslam medeniyetine mensup olmuş, bin yıldır o medeniyeti inşa ve muhafaza yoluyla devam ettirmiştir. Keza İslam ile dünyanın en büyük devletini kurmuştur.
Batı, İslam’a ve İslam medeniyet ve devletine düşmandır. Zira Batının menfaatlerinin önündeki tek engel İslam ve dünya çapındaki İslam devletidir. CHP, milletimizin İslam’dan uzaklaşmasını ve dünya çapında bir devlet kurmasını engellemek için Batılı mahfillerin içimizdeki muhafızlarıdır. CHP’nin tarih düşmanlığı, İslam düşmanlığının bir tezahürüdür, zira tarihimiz, İslam ile dünya çapında devlet kurduğumuzun misalidir.

5-Gelenek düşmanlığı
Gelenek; kıymet ölçülerinin, yüksek tatbikat yoğunluğunda nesiller arası nakil yoluyla milletin ruhuna sirayet etmesidir. Gelenek, milletin her ferdine ve hayatın her sahasına şamil olmak bakımından nazariyat ile tatbikatı muhtevi kıymet ölçüleri haznesidir.
İslam, bin küsur yıldır gelenekleşerek milletimizin mizacına ve hayatına sirayet etmiştir. Milletimiz, İslam’ı, gelenekleştirerek ruh dünyasında ve hayatında derinleştirmiş, tahkim etmiş ve kalıcı hale getirmiştir. Atasözlerimizin ciddi bir kısmı bile ayet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere dayanmaktadır. Gelenek, ateisti bile Müslüman reflekslere sahip kılmış, İslam’ın tasfiyesini imkansızlaştırmıştır.
Batı, geleneklerin tasfiye edilmediği takdirde milletimizin İslam ile irtibatının koparılamayacağını anlamış, bu sebeple geleneklerimizi resmi olarak yasaklatmak ve içtimai olarak tahkir etmek yoluna gitmiştir. Bu operasyonun dahildeki Truva atı CHP’dir. CHP’nin gelenek düşmanlığının hedefi, geleneklerimizin temelinde ve kaynağında bulunan İslam’dır.

6-Aile düşmanlığı
Aile, cemiyetin (milletin) tohumudur, tohum ne kadar sağlam ve sıhhatliyle cemiyet de o derecede sıhhatlidir. Topyekun cemiyete dönük ifsat hareketlerinin tesirsiz kalması, aile müessesesini imha ve ifsat etmeyi gerektirmiştir.
İslam, gelenekler marifetiyle ailede yaşamakta, aile vasıtasıyla yeni nesillere intikali sağlanmaktadır. Batı, aile efradını birbirinden ayırmak ve tek tek avlamak için aile müessesesine dönük ağır ve yoğun bir kültürel operasyon yürütmektedir. Aileyi oluşturan erkek ve kadın birbirinden bağımsızlaştırılmakta, evlat ile ebeveyn birbirine yabancılaştırılmaktadır.
Aile müessesesi, İslam’ın, milletin ve geleneklerin merkez üssüdür. Aile müessesesinin çözülmesi ve dağılması, İslam’ın tasfiyesi için milletin merkez üssüne yönelik saldırıdır. CHP’nin aile düşmanlığı, Batılı dostlarıyla paraleldir. CHP, kültür emperyalizmini sürdürebilmek ve kültür işgalini gerçekleştirebilmek için aile müessesesini dağıtmakla vazifeli dahildeki işbirlikçidir.

Muhabbet ilkeleri

1-Yobaz Batıcılık
CHP, sadece Batıcıdır, Batıyı anlamak için en küçük bir çaba sahibi olmaksızın… Batıda her ne varsa bu ülkeye taşımayı amaç edinmiştir. O kadar Batıcıdır ki, Batının marazlarını (hastalıklarını, problemlerini) bile taşıma gayretindedir. Batının kendi içinde çözmek için uğraştığı problemleri, Batıda olduğu için problem olarak dahi görmeyen ve olduğu gibi ithal etmeye çalışan bir zihni köledir.
Batıyı sorgulamayan, sorgulamanın lüzumuna bile inanmayan, Batılı metinleri ezberleyerek Türkiye’ye taşımaya çalışan yobaz Batıcılık hastalığına yakalanmıştır. Her milletin farklı bir hayat anlayışı ve altyapısı olduğunu bile görmeyen, umursamayan, tek vazifesi Batılı efendilerine hizmet etmek olan bir yobazlık türüne sahiptir.
Batılı metinleri ve davranışları “tekrarlamaktan” zevk alan bir zihniyete sahiptir. Batılı metinlerin ve davranışların ülkemizin gerçekleriyle çatışmasını umursamayan, kültür çatışması zuhur ettiğinde ise milletimizi tahkir eden bir “yabancı”dır. Milletine yabancılaşmaktan rahatsız olmayan, tam aksine suni şekilde zevk alan bir duygu dünyasına savrulmuştur.

2-Sapkın laiklik
Laiklik, din ile devlet (ve dünya) işlerinin birbirinden ayrılması ve dinin devlet ve dünya işlerine müdahalesinin önlenmesidir. Dinin, devlet ve dünya işlerinden tamamen uzaklaştırılmasının kabulü, onun tamamen yanlış olduğuna inanmayı gerektirir. Zira “yanlış” olmadığına inanılan bir ölçüler manzumesinin devlet ve hayattan uzaklaştırılması muhaldir. Dinin “mutlak yanlış” olduğunun kabulü, onu şeytanlaştırmaktır, zira tamamen yanlış olan ve yanlışı temsil eden şeytandır.
Laiklik, Avrupa’da, muharref Hıristiyanlığın tamamına yakınının yanlış olmasından kaynaklanmıştır. Avrupalı için Hıristiyanlığı devlet ve hayattan uzaklaştırmak zaruret haline geldiği için laiklik bir ihtiyaçtır. Buna rağmen Avrupa da bile, tam laik olan tek ülke Fransa’dır, diğer ülkeler, Hıristiyanlıktaki az sayıda doğrudan vazgeçmemiş ve Türkiye’ye ihraç ettikleri laiklik anlayış ve tatbikatını hayatlarından uzak tutmuştur.
CHP, Batıda Hıristiyanlığa dönük itiraz metinlerini tetkik etme ihtiyacı duymaksızın, yerine İslam yazarak ithal eden, İslam’ı “mutlak yanlış” olarak gören ve bu sebeple devlet ve hayattan uzaklaştırmayı hedef edinen yobaz laikçidir. Laiklik, dine karşı değil, muharref Hıristiyanlığa karşı geliştirilmiştir ama CHP için bu önemli değildir, zira o, genetik olarak İslam düşmanıdır.

3-Suni ideoloji
CHP’nin bir dünya görüşü yoktur, hatta herhangi bir mevzuda küçük bir fikir kırıntısı bile yoktur. Hiçbir CHP’li, kendine ait keşif ve telif ettiği (onların diliyle orijinal) bir fikre sahip değildir. CHP’nin ve CHP’lilerin beyanlarındaki her cümle ithaldir. Altı ok ile ifade edilen ilkeleri de kendilerine ait değildir, onları da Batıdan ithal etmişlerdir.
Türkiye’de sol hareket CHP’yi ele geçirerek ona “fikir aşısı” yapmayı denemiştir. Fakat ülkemizdeki sol hareket de ithalcidir ve tamamen Batılı metinlere bağlıdır ve onları ithal etmekten başka bir becerileri yoktur. CHP, kuruluşunda sadece Batıcıdır, sol ile izdivacından sonra Batının sosyalist metinleriyle harmanlanmaya çalışılmıştır. Ne var ki CHP ile sosyalist metinlerin harmanlanması sıhhatli olmamış, ikisinin müşterek hususiyeti olan Batıcılık hakim şekilde devam etmiştir.
Sosyalist metinlerin “enternasyonal” mahiyetine rağmen CHP ulusalcıdır. Ulusalcılık, ırkçılığın (faşizmin) perdelenmiş ifade şeklidir. Netice itibariyle CHP, hiçbir dünya görüşüne sahip olmayan, orijinal tek bir fikri (cümlesi) bile bulunmayan suni ideolojiye mahkumdur. Suni ideoloji, eklektik (ve tabii ki tezatlarla malul) bir ezbercilik ve ithalatçılıktır.
CHP, suni ideolojisini tabanına kabul ettirmiş, tabanında “suni zihin” inşa etmiştir. İktidarda olduğu dönemlerde suni ideolojisini tüm millete kabul ettirmek için ağır zulümler yapan CHP, kendi tabanıyla birlikte milletten ayrışmış ve suni bir gerçeklikle yaşamaya devam etmiştir.

4-Sahte kahramanlık
Suni ve tezatlarla malul bir ideolojinin insanları ikna etmesi beklenemez. CHP, bir proje örgütü olarak kendini kabul ettirmek, bir zamanlar iktidarını sürdürmek, şimdi de varlığını korumak için etkili bir şeylere ihtiyaç duymuştur. “Kahramanlık” hikayesi uydurmak bu ihtiyacı karşılamak içindir.
İstiklal Harbi, kahraman milletimizin tarihe geçen şanlı bir mücadelesidir. Bu mücadeleyi sadece bir kişiye mal etmek, tüm milletin hakkını gasp etmektir. Atatürk’ün, millete rağmen ülkeyi kurtardığını bile söyleyecek kadar saçmalayan CHP, ölçüyü aştığı oranda “sahte kahraman” üretmiştir.
İstiklal Harbi, Batılı işgalcilere karşı kahraman milletimizin tarihi mücadelesidir. CHP, İstiklal Harbinden sonra, kendilerine karşı savaştığımız Batılı ülkelerin tüm değerlerini namluyla bu millete kabul ettirme yolunu seçmiştir. Savaştıklarımızı “efendi” mevkiine koyan CHP, insan tabiatının bu tezadı kabul edemeyeceği ve taşıyamayacağı gerçeğini, tatbikatını namluyla yaparak kırmaya çalışmıştır.

5-Bohem hayat
Suni ideoloji ve suni zihin ile hayatı sıhhatli ve doğru yaşamak muhaldir. Suni ideoloji, sayısız tezat ihtiva eder, insan tabiatı o kadar çok tezadı taşımaz. CHP, suni ideolojine uygun bir suni zihin inşa etmiş, onunla hayatını sürdürmeye çalışmıştır. Bu kadar derin tezatlarla yaşamak ancak bohem hayatı ile mümkündür.
Bohem hayat, tezatların zorladığı insan zihninin, kuralsız bir hayata savrulmasıdır. Mesela CHP’nin ve CHP’lilerin içkisiz bir hayatı yaşaması, hatta hayal bile etmesi imkansızdır. Zira akıl ve iradenin birbiriyle mütenasip şekilde çalışması, tezatların telafi edilmesi şartına bağlıdır. CHP, bohem hayatına mecburdur.
Bohem hayat, tabiatı itibariyle tezatlardan zevk almaktır. Tezatlardan kurtulamayan CHP, varlığını ve hayatını sürdürebilmek için onlardan zevk almayı tercih etmiştir. Bohem hayat bağımlılığı, içki veya uyuşturucu bağımlılığından daha beterdir, zaten onları da ihtiva eder.
Bohem hayatı kendiyle sınırlı şekilde yaşayanlar sadece kendilerini helak eder. CHP, insanlık tarihinde belki de ilk defa bohem hayatı siyaset tarzı haline getirmiştir. Bu sebeple CHP’nin bohem hayat bağımlılığı ve muhabbeti, milletimizi çürüten bir kültürel misyonerlik halini almıştır.

6-Müfsit akıl
Kültürel Batı köleliği, suni ideoloji ve zihin, sahte kahramanlıkla malul bir siyaset, kendi milletine yabancılaşma ve düşmanlık, kaotik bir akıl yapısı ortaya çıkarır. Neyi neden istediğini bilmeyen, zıt talepleri aynı anda ileri sürebilen, bohem hayat ile zehirlenmiş bir akıl, siyasi ve içtimai altyapıyı ifsat etmekten başka bir yol izleyemez.
CHP aklı, mahkum olduğu tezatları anlamaktan aciz, kaçınılmaz olarak ezberciliğe mahkum, İslam ve millet düşmanlığından başka bir dayanağı olmayan hezeyan kumkumasıdır. Genelevini savunacak kadar ne dediğini bilmez bir ifsat merkezidir ama aynı zamanda kadın haklarını savunur. Bunların birbiriyle tezat teşkil ettiğini hem anlamaz hem de umursamaz.
CHP aklının dayandığı tek merkez vardır; İslam düşmanlığı… İslam’a aykırı olan her şeyi savunan CHP aklı, insanlıktan ne kadar uzağa düştüğünü bile dert etmez.

Hareket ilkeleri

1-Ezberci kadro
CHP’nin siyasi kadroları ezbercidir fakat kötü bir ezbercidir. Batı değerlerini ezberleyen, onları da yarım ezberleyen, Batının kendi içindeki tezatları da umursamadan ezberleyen bir kadroya sahiptir. Batının kendi içinde çözmeye çalıştığı tezatları birer çözümmüş gibi ezberleyen CHP’nin siyasi kadroları, ülkemize çözüm yerine problem ithal etmektedir.
CHP’nin arka bahçesini oluşturan kültür kadrolarının siyasi kadrolardan tek farkı, Batıyı biraz daha fazla okumuş olmasıdır. Batıyı daha fazla okumuş olmak, kültür kadrolarını daha fazla ezbere sahip hale getirmektedir. CHP’nin siyaset ve kültür kadroları arasındaki tek fark; ezber miktarındaki farklılıktır.
Sadık birer misyoner gibi sadece Batılı değerleri tekrar eden CHP, onların bu ülkedeki problemlere çözüm yerine yeni problemler ürettiğini fark etmeyecek kadar ezbercidir. Problemlerin teşhisinden bile habersiz olan CHP kadroları, teşhis olmadan tedavi yapılamayacağını anlamaktan acizdir.
Ezberci kadrolarla meseleleri konuşmak, çözüm yolları aramak, birlikte çalışmak imkansızdır. Bu sebeple CHP’yi tasfiye etmekten başka yol yoktur.

2-İthal kibir
Batı, önce ahlaksızdır, ahlaksızlığı nispetinde tezatları umursamayan ve tezatlardan kuvvet (iktidar) üreten bir vahşidir. Ahlaksızlığı ve maddi kuvvet yığınağıyla asırlardır insanlığa karşı işlediği suçları “zafer” dünyaya kabul ettirmiştir. Milletlerin kültürel bünyelerini tahrif etmekte hiçbir sınır tanımayan Batı, tahrif ede ede kuvvet yığınağını artırmış ve bundan vahşi bir “kibir” üretmiştir.
CHP, Batının vahşi kibrini ithal eden bir köledir. Batının milletimize karşı sergilediği vahşi kibri, ondan ezber yoluyla alan ve kendi milletine karşı Batıdan daha vahşi uygulamalarla gösteren bir kibir budalasıdır. Batıda her şeyin mükemmel olduğu hezeyanını, kendi milletini tahkir etmek için kullanan, bunu da kendi üretemediği ancak ithal ettiği kibirle yapan bir yabancıların yerli misyoneridir.
CHP, bohem hayatını kibirle ifade edebilen bir cüretkardır. Siyaset ve kültür kadrolarının, orijinal hiçbir fikir ve keşfi olmadığı halde ülkenin en kibirli insanları olabilmesi, ancak ithal kibirle mümkündür. Kendilerine karşı İstiklal Harbi yürüttüğümüz ülkelerin kibrini ithal ederek benimseyebilen bir örgüt, kendi milletine yabancıdan daha yabancıdır.

3-Ahlaksız tavır
Milletimiz Müslümandır, tabii olarak ahlak anlayışı da İslam ahlakıdır. Batının yerli kültür misyonerleri herhangi bir “ahlak anlayışı” teklif etmez. Zira sadece ezbere dayalı kültür ithalatçılığı, bizzat ahlaksızlıktır.
CHP, bir ahlak anlayışı teklif etmez, edemez. Suni ideoloji ve suni zihin, ahlakı bilmez ve umursamaz. CHP’nin bohem hayatı sevdasının bir sebebi de ahlak teklif edememektir. Ahlak anlayışı teklif etmeyen CHP, ahlakın muharrik ve müessir kıymetine karşı mücadele ve mukavemet edemeyeceği için, milletimizin ahlak anlayışını ifsat etmekten başka yol bulamamıştır.
CHP, bir ahlak anlayışı teklif edemediği ve tabiatı İslam düşmanlığı ile yoğrulduğu için İslam ahlakına saldırmakta ve onun yerine “ahlaksızlığı” ikame etmek çabasındadır. Zira “ahlaksızlık” ithamı karşısında dayanması muhaldir. Bu ithamın ağır taarruzunu, ahlak anlayışımızın karşısına bir ahlak anlayışı teklif etmek yerine, “özgürlük” hezeyanına savrulmuştur. Hürriyet muhakkak ki büyük bir kıymettir ama ahlakın alternatifi değildir. Ahlak anlayışı olmayan bir özgürlük teklifi, muhakkak ki hezeyandır ve yıkıcıdır.
CHP kadroları, ahlaksızlığı “kişilik” olarak kabul eden ve sunan bir güruhtur. Doğrudan “Batı ahlakı” bile teklif edemeyecek kadar ucuz ve ezberci bu güruh, kaçınılmaz olarak İslam ahlakının zıddı olan her şeye sahip çıkmaktadır.

4-Zalim idare
Ezberci kadrolar, meseleleri teşhis edemez ve çözüm aramaz, bunu yapamadıkları için ithal ettikleri şablonları (çözüm zannettikleri hezeyanları) silah zoruyla tatbik etmek yolunu seçerler. Yobaz Batıcı ve sapkın laikçi olan CHP, Batı kültürünün ürettiği şablonları, milletimize uyup-uymadığına bakmaksızın uygulama vahşetini göstermiştir.
CHP, iktidar olduğu dönemde “zalim idare” tarifini tam anlamıyla karşılamıştır. Bundan sonra iktidar olması halinde de zulmetmekten başka çaresi yoktur, zira başka şekilde idare etme mahareti bulunmamaktadır. Ezberci, sapkın ve yobaz Batıcı bir suni zihin, Müslüman bir halkı zulmetmeden yönetemez. CHP, zihniyetini değiştirmediği müddetçe aksine tüm iddiaları yalandır, zihniyetini ise değiştiremez, zira ezberci ve yobaz bir zihin değişemez.

5-Yıkıcı hareket
Milletin dinine, diline, örfüne düşman olan CHP, her tavır ve edasıyla, her hareket ve tatbikatıyla milletin asli hüviyetini yıkmayı hedeflemektedir. Mazideki zalimane tüm tatbikatlarını reddetmedikleri ve onları hala övmeye devam ettikleri müddetçe, bugünkü takiyye ve riya ile süslenmiş tüm beyanları yalandır. Mazideki zalim tatbikatlarını reddetmeleri ise muhaldir, zira onlar tam olarak hüviyetlerini göstermektedir, onların reddi, varlıklarının inkarı olur.
CHP, tabiatı itibariyle yıkıcıdır. İdeolojik varoluş gerekçesi, bu milletin manevi kıymetlerine düşmanlıktır. Gerçekten değişmek istese bile asli hüviyetini reddetmesi muhal olduğundan, milli bünyemize tehdit olmaktan çıkması imkansızdır. CHP için tek yol, tasfiyedir.
CHP, Türkiye’deki en büyük “yıkıcı hareket” özelliği taşıyan örgüttür. Bu mahiyeti itibariyle CHP, “milli güvenlik” meselesidir. CHP’nin altı okunu, milli güvenlik siyasetinin temeli ve kaynağı olarak kabul etmek; milli güvenlik sorununu, milli güvenlik ilkeleri haline getirmektir ki, CHP’ye karşı hezimeti baştan kabul etmektir.

6-Kültür ajanlığı
CHP, Batının bu ülkedeki kültür misyonudur. Bu özellik, bizzat CHP tarafından hem de kibirli şekilde ifade ve ikrar edilir. Batıyı “muasır medeniyet” olarak gören, onu kutsallaştıran, iktidar olduğu dönemlerde “ulusal hedef” kabul eden CHP, Batının kültür ajanlığını gönüllü olarak üstlenmiştir.
Yabancı bir kültürün bu ülkedeki misyonerliğini üstlenmek, “milli benlik” için tabii ki bir yıkıcı harekettir. Zira Batı, bizim asırlarca savaştığımız baş düşmanımızdır. CHP, baş düşmanımızı “baş tacı” eden kültürel bir ihanet hareketidir.
Batı, sömürge ülkelerinde doğrudan yapamadığı hamleleri, o ülkelerde kurduğu yerel hareketlere yaptırmaktadır. Bir milletin kültürünün sömürge güçleri tarafından tahkir edilmesi, milli hassasiyetleri tahrik eder ve sömürge karşıtı istiklal hareketlerini başlatır. Sömürge ülkelerindeki milli hareketleri akamete uğratmak için bulunan emperyalist metot, yerli kadrolardan müteşekkil “kültür ajanlığı” örgütleri kurmaktır. CHP, Türkiye’deki milli mukavemeti engellemeyi ve milli hareketleri kendi merkezinde boğmayı hedefleyen bir kültür operasyonudur.

ÇAĞRIMIZ

CHP bir etiket değil suni bir zihniyettir, CHP zihniyetini benimseyen, CHP’lidir. CHP ile mücadele etmenin yolu, onun ilkelerini elinden almak ve sahiplenmek değil, bilakis o ilkeleri devlet ve cemiyet hayatından tasfiye etmektir.
CHP ilkelerini benimsemek, CHP’yi meşrulaştırmaktır. Meşrulaştırıldığı oranda CHP’ye karşı mücadele zorlaşmakta, ilkeleri benimsendiği nispette imkansızlaşmaktadır. Mesela daha fazla kemalist olmak, CHP’ye karşı mücadele etmek değil, bizzat ona hizmet etmektir.
CHP’nin ilkelerini benimseyen her parti, farklı isim ve etiket altında yeni bir CHP’dir. Milletin kurtuluşu, CHP’nin yenilenmesinde veya aynı ilkelere sahip yeni partilerin kurulmasında değil, bilakis CHP’nin zihniyet ve etiket olarak tasfiyesindedir.
CHP’ye ve CHP zihniyetine karşı “Milli Cephe” kurulmalıdır. Milli Cephe, CHP’ye ve CHP zihniyetine benzeyen tüm partilere karşı tavır almalıdır. Sadece CHP’nin etiketine karşı olmak, CHP zihniyetini (ilkelerini) benimseyen diğer partilerin, aslında CHP adına milleti aldatmasına müsaade etmektir.
03.01.2021
MEDENİYET AKADEMİSİ BAŞKANI
HAKİ DEMİR

Bosnalı millettaş Yemen Türküsü’nü söyleyince…

Bosnalı millettaş Yemen Türküsü’nü söyleyince…

Yemen Türküsü’nü bilmeyen, söyleyemeyen birinin Osmanlı medeniyetine, Âl-i Osman Türklerine mensubiyet şuuru güçlü olmadığına kanaat ederiz. Yemen Türküsü’nün milletimizin yüreğinde bir sızı, bir hüzün, bir ağıt olarak ne ifade ettiğini anlamayan birinin, Yemen Harplerinde şehit düşen, gurbet acısı çeken, sıla hasretiyle yüreği kor gibi yanan ecdadıyla kalbî irtibatının zayıf olduğuna yorarız.

İçimizdeki modern-lümpenlerin bilmediği, anlamadığı Yemen Türküsü’nü Bosnalı bir millettaşımız söyleyince yüreğimizi daha bir sardı bu tarihî türkü. Esasında Osmanlı Devleti’nde her kavim için aynı duyguları, aynı gurbet acılarını hissettiren bu türkümüz Balkanlar’dan Azerbaycan’a, Erzurum’dan Mardin’e, Yozgat’tan İzmir’e, Halep’den Bağdat’a, Hakkari’den Kerkük’ e kadar Osmanlı mülkî ve medenî sınırlarımızdaki her milletttaşın mâşerî hüznünün türküsüdür Yemen Türküsü. Bosnalı millettaş Yemen Türküsü’nü söyleyince… yazısına devam et

AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

Bir haftalık seyahat programımızın ilk menzili olan Amasya’ydı. 21.06.2014 Cumartesi ikindi vakti geldiğimiz şehirden Pazar öğle vakti ayrıldık. Bu süre içinde, şehir, tarih, medeniyet tasavvuru, turizm meselelerinin nasıl iç içe girdiğini, sonuncusunun (turizmin) öncekileri nasıl katlettiğini, iğfal ettiğini, hatta imha ettiğini gördüm.

Amasya’nın merkezi, tarihi film platosu gibi, tarihi eserler ve tarihi eserlerin hususiyetlerine uygun yeni binalarla dolu. Bir vadide kurulmuş olan Amasya, ortasından geçen Yeşilırmak çevresinde mevzilenmiş durumda. Tokat yönünden girişte müzepark haline getirilmiş olan “aşıklar parkı”, Ferhat ile Şirin için tanzim edilmiş. Ferhat’ın dağları delerek (yani kanal açarak) şehre su getirdiği suyolunun harabeleri de parkın sırtını verdiği tepenin eteklerinde görülüyor. Oradan şehir merkezine girildiğinde karşınıza tarihi dekor çıkıyor. Şehir merkezinin bulunduğu vadinin bir tarafındaki kayalıklarda “kral mezarları” var, eski uygarlıklardan kalma harabeler, tepenin doksan derece dik sathındaki kayaların içeriye doğru kazılarak kral mezarı yapılmış halinden ibaret.
AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM… yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ
Bu yazı serisinde sorular soracağız. Her yazıda bir soru soracak, sorunun izahını yapacağız. O soruya neden ihtiyacımız olduğunu, cevabının hangi meselemizi çözeceğini izah edeceğiz. Sorunun izahı, sorunun cevabı değil, soruya olan ihtiyacı göstermek içindir. Soruların her biri, belli bir tefekkür sürecinden geçmiş, sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. O süreçteki (istikametteki) tefekkür faaliyetinin devam edebilmesi için sorunun cevaplanması gerektiği zannındayız.
Sorunun izahı, soruyu ortaya çıkaran tefekkür sürecinin izahıdır. O süreç izah edilmeden sorulacak soru, bidayeti ile nihayeti arasındaki irtibat görünmediği, çerçevesi gösterilmediği için anlamsız kalır. Anlamsız soru olmaz, anlamsız soru sormak anlamayanların işidir. Sorusunu izah edemeyenler, o soruyu sorma liyakat ve ehliyetinde değillerdir, bu sebeple de muhatap alınmaları gerekmez. Öyleyse soruların izahı gerekir.
Önce bir mevzudaki (alandaki) soruları toplu olarak ve izah etmeden yayınlayacağız. Devamında ise soruların her birini bir yazıda tekrar soracak ve sorunun izahını yapacağız. Bir mevzudaki soruları toplu olarak yayınlama sebebimiz, o mevzudaki soruların birbirinin devamı mahiyetinde olmasıdır. Önce toplu olarak yayınlamakla, mevzuun umumi çerçevesini göstermiş, soruların birbiri arkasına geldiğini ve birbirini tamamladığını işaretlemiş olacağız. Soruları toplu olarak yayınlamadığımız takdirde, her sorunun izahını yaparken tekrara düşmek, izahı şişirmek durumunda kalırız. Bundan imtina etmek için her mevzuun sorularını toplu olarak yayınlama ihtiyacı hissettik. “BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM
İçinde yaşadığımız çağ, büyük tefekkür patlamasına gebe… İnsanlık çok büyük ve ağır meselelerle cedelleşiyor. Kırıntı fikirler, parça fikirler, küçük fikirler, sığ fikirler günümüz insanlığının meselelerini halledemez. Birikmiş meselelerin izah ve halli için, zekayı kamaştırıcı, aklı hayrete düşürücü, şuuru ürpertici bir haşyetle sarsıcı bir tefekkür patlaması gerçekleşmelidir.
Dünya, iki-üç asırdır tefekkür ihtiyacını batıdan karşıladı, hakikat arayışı veya “doğru tefekkür” ihtiyacı bir tarafa, dünyada imal-i fikir ile iştigal eden herhangi bir kültür havzasının olmaması, batının illüzyonuna aldanmayı mümkün kıldı. Felsefe ciddiye alınmayacak bir tefekkür mecrası değildi ama hakikat arayışı yerine diyalektik işleyişe mahkum oldu. Çok övülen ve güvenilen diyalektik işleyiş, önce bir yanlışı bulmak (tez üretmek) sonra yanlışın zıddını (başka bir yanlışı) bulmak, sonra yanlışları terkip ederek (sentezleyerek) daha büyük ve daha muhkem bir yanlışa ulaşmak gibi ucube bir usul ile maluldü. Nihai eserleri ise on dokuzuncu asırda müşahede edilebileceği gibi “ideolojiler” oldu, ideolojiler de yirminci asrı kan gölüne çevirdi.
İslam tarihindeki en büyük tefekkür patlaması mezheplerin inşa edildiği devirdi, bu devirdeki tefekkür patlaması o kadar büyüktü ki, insanlık tarihindeki tefekkür hamlelerinin zirvesine oturdu. Mezheplerin mayalandığı devirden sonra, farklı coğrafyalarda, farklı zaman dilimlerinde tefekkür patlamaları oldu, hiçbiri mezheplerin inşasındaki çapa ve derinliğe ulaşamasa da, her biri bir İslam Medeniyeti inşa edecek hacimdeydi. Her İslam Medeniyetinin inşası, bir tefekkür patlamasıyla başladı. Tarihi seyir böyle olmasına rağmen, son İslam Medeniyeti olan Osmanlının kuruluş safhasında tefekkür patlamasının göze çarpmaması dikkat çekicidir. Gerçekten de Endülüs-İslam, Türkistan-İslam, Hind-İslam, Selçuklu-İslam medeniyetlerinin başında veya ortasında görülen tefekkür patlamalarının muadili Osmanlının kuruluş safhasında yoktur, zirvesinde de o çapta yoktur. Aynı şekilde dikkat çekici olan ise, Osmanlı-İslam medeniyetinin ulaştığı seviyenin, önceki İslam medeniyetlerinden daha yüksek olmasıdır. “BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM yazısına devam et

OSMANLININ MEDENİYET SEVİYESİNE BİR MİSAL

OSMANLININ MEDENİYET SEVİYESİNE BİR MİSAL
Osmanlı, Kemalist Cumhuriyet Rejimi tarafından ortaçağ karanlığına ait gayriinsani bir devlet, ve cemiyet nizamı olarak tasvir ve tarif edilegeldi. İnsafsızlığın, vicdansızlığın, alçaklığın ve hatta hainliğin bu çapı, tarihte görülmemiştir. Kemalistlerin bu türden hafifmeşreplilikleri ve batının bu ülkedeki beşinci kol faaliyet misyonerleri olduğu malum fakat bazı Müslümanların da Osmanlıyı aynı şekilde veya benzer şekilde tasvir etmeleri büyük bir bahtsızlık. Üstelik İslam’dan hareketle bunu yapıyor olmaları da tam bir idraksizlik.
Osmanlının medeniyet seviyesine, İslam’ı hangi derinlikte anladıklarına ve tatbik ettiklerine dair küçük bir misal… D. Mehmet Doğan, “Tarih ve Toplum” isimli eserinin 106. Sayfasında bir hadise naklediyor. Şimdiki adıyla “tüketiciyi korumaya dair” bir nakil… “İhtisap kanunnameleri”nden nakledilmiş. Şöyle;
“Ayakkabılar kaç gün dayamalıdır:
Bilcümle çizmecilerin ve paşmakçıların ve babuccuların işledükleri cizme ve babuc ve gayrı akça başına iki gün hisabı vardır. Bunların gibileri görüb gözedeler her kangı cizme ve babuc ve başmak ve gayrı akça başına iki gün hisabı üzere tamam olmadan delinür ise veya sökülürse dikici suçludur. Kıymeti ne ise ol miktar cerime alınır. Eğer gön ve sahtiyan delinür ise debbağ suçludur. Eğer sökilür ise diken suçludur. Eğer bıcakla kesilür ise diken suçludur”.
Bu nedir şimdi? O en ileri olan batı medeniyeti “tüketici haklarını” hangi asırda tanıdı? Tüketiciyi korumaya dair tanzimlerini ne zaman yaptı? Türkiye Cumhuriyeti bu işi ne zamandır yapmakta? Batı bu seviyeye yirminci asırda geldi, Türkiye Cumhuriyeti ise yirmi birinci asırda, Osmanlı ise asırlarca önce… Dikkat edin birkaç yıl önce değil, birkaç on yıl önce değil, bir asır önce de değil, asırlarca önce… Kim ileri kim geri? Hem de ne kadar geri.
Osmanlı bir misal üzerinden konuşulacak hadiseler demeti değil tabii ki. Fakat seviyeyi bazen bir misal bile göstermeye kafidir. Bu misalden çok daha derin ve harikulade müessese ve tatbikat misalleri bulmak kabil.
Osmanlı ile ilgili hoyratça konuşanlar, kuralsız ve nispetsiz şekilde tenkit edenler için iki ihtimalden birine varittir. Ya Osmanlı hakkında misilsiz şekilde cahildirler veya “özel bir misyon” sahibidirler. Özel misyon, siyasal ve kültürel ajanlıktır. Osmanlı, İslam medeniyetidir ve İslam’ı son yedi asırda en derin en geniş ve en mütekamil anlayan, bu anlayışın müesseselerini ve tatbik şartlarını üreten uzviyettir. Dolayısıyla Osmanlı aleyhine olanlar hakkında iyi niyetli düşünmemiz mümkün değildir. Osmanlının şahsında İslam’a saldırdıklarını biliyoruz.
Osmanlının aleyhine konuşanlar, misallerini son dönemden verirler. Çökmekte olan medeniyetin son can çekiştiği (sekerat halindeki) misallerden hareketle tenkit etmeye çalışırlar. Seviyeleri tam olarak misali aldıkları yerle ilgilidir. Ölmek üzere olan adamın can çekişmesine bakarak şahsiyet tasvirleri yapmak veya hasta adamın odasına birisi girdiğinde ayağa kalmadığını söyleyerek tenkit etmek gibi bir hafifmeşrepliliktir. Tüm bunları söylerken, Osmanlının yanlışları olmadığını söylemek gibi insanın ve hayatın tabiatına aykırı laflar etmiyoruz. Mesele, İslam’ı, medeniyet çapında anlamak ve tatbik etmenin dahiyane son misali olan Osmanlının seviyesizce, hoyratça, bazen de haince kötülenmesidir, bu tavır sadece ve sadece Kemalistlere yakışır, asla ama asla Müslümanlara yakışmaz.
Müslümanlara yakışan, son İslam medeniyeti üzerine araştırma ve çalışmalar yaparak, İslam’ın tatbik müesseselerinin nasıl inşa ve ihdas edildiğini, nizami çerçevelerin nasıl teşkil edildiğini, tezatsız bir cemiyet ve devlet hayatının nasıl inşa edildiğini anlamaya gayret etmektir. Osmanlı, İslam medeniyetinin son misali olduğu için, İslam’ı medeniyet çapında anlama ve tatbik etmenin de son misalidir. Şimdiki Müslümanların bedevi haline bakınca, Osmanlının ne kadar büyük bir idrak ve tatbik ufkuna sahip olduğu görülüyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-
D. Mehmet Doğan’ın bizdeki baskısı (başka baskıları olma ihtimaline karşı), Feryal matbaacılık tesislerinde Ekim 1989 yılında basılmış olan “ikinci baskısı”dır. Dipnotlarımız bu baskı üzerinden takip edilebilir.
Kitaptaki tespitlerin ve fikirlerin tenkidini iki kısımda (iki yazıda) yapmayı düşünüyoruz. Birinci kısımda (bu yazıda) kitabın tarihi seyrindeki tetkikleri, ikinci kısımda ise kitabın “netice” kısmı olan ve yazarın yeni İslam cemiyet ve devleti ile ilgili tespitleri, teklifleri ve fikirleri gözden geçireceğiz. Böyle bir tasnif yapmamızın temel sebebi, yazarın tarihi tetkiklerinin gerçekten dikkate değer olduğu ve okunması gerektiği düşüncemizdir. Fakat “netice” kısmındaki İslam cemiyet ve devlet sistemi hakkındaki düşünce ve tekliflerinin ciddi şekilde tenkide tabii tutulması zaruretidir.
*
Eser, cemiyet, devlet ve medeniyet meselesini, toprak bahsinde tetkik etmiştir. Tabiidir ki bu meseleler sadece toprak bahsi üzerinden tetkik edilemez. Fakat yazar bunun farkında olmayan biri değildir. Kendine toprak bahsi üzerinden bir çalışma alanı seçmiş olması ve o alanla sınırlı bir tetkik yapması metodik bir ihtiyaçtır. Cemiyet, devlet ve medeniyet meselesi bir kitapta tüm boyutlarıyla tetkik edilemeyeceğine göre, yazarın kendine bir konu seçmesi ve o konu ile ilgili olan kısımlarını tetkik etmesi tabiidir. Bu sebeple eser, toprak üzerindeki mülkiyet, tasarruf, devir ve benzeri durumlar üzerinde inşa edilen ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet meselelerine bakmaktadır.
Yazar, toprak meselesini “merkezi konu”, ferd, cemiyet, devlet, medeniyet meselelerini de muhit konular olarak almıştır. Eserin çerçevesi budur ve bu çerçevede değerlendirmek sıhhatli olur kanaatindeyim. Yazarın toprak meselesi üzerinden temel meselelere bakışındaki en önemli sebep, sanayi toplumu öncesi hayatın zirai altyapıya dayanıyor olmasıdır. Gerçekten birkaç asır geriye gidildiğinde, iktisadi hayatın büyük kısmı ziraat, üretim kaynağı olarak da topraktır. Hal böyle olunca, mülkiyet meselesinden, içtimai muvazeneye kadar birçok mesele, toprak bahsinde merkezleşmektedir. Keza aynı dönemlerin Avrupa’sında da cemiyet, devlet ve medeniyet (yok ama) toprak mülkiyetinde merkezleşmiş ve yoğunlaşmıştır. Feodalitenin güç kaynağı toprak mülkiyetidir. Toprak mülkiyetinde şekillenen feodalitenin aynı zamanda bir cemiyet modeli, hukuk sistemi, siyaset tarzı oluşturduğu, bunlara bağlı olarak köylüleri (serfleri) köle haline getirdiği bilinmektedir. Yazarın meseleyi toprak merkezinde alması, birkaç asır geriye gidildiğinde hayatın tanziminde (organizasyonunda) en büyük amili tercih ettiği anlaşılmaktadır. Böyle bir çalışma hakikaten övgüye değer.
*
Toprak mülkiyetinin İslam tarihindeki sürecini Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizden başlayarak tetkik etmiş, her dönemde nasıl şekillendiğini, nasıl tanzim edildiğini, İslam devletlerinin kurulmasında ve yaşamasında ne kadar katkısı ve zararı olduğunu tespit etmiş. Büyük Selçuklu Devletinde büyük toprakların ikta verilmesinin siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açtığını fakat bunun daha sonraki devirlerde, Anadolu Selçuklu Devletinde ve Osmanlıda terk edildiğini tespit ediyor. Toprak mülkiyetinin, temelde Şer’i Şerife aykırı olmamak üzere farklı tatbikatlarının tarihi süreçlerde tecrübe edildiği, ciddi bir müktesebatın meydana geldiği ve bir sonraki devlet ve medeniyete nakledildiğini görmek, tarihi okuma bakımından önemli bir noktadır. Sürecin nihayetinde Osmanlıda kemale erdiği görünüyor. Yazarın bu husustaki tespiti şöyle;
“Selçuklu devletinde birkaç vilayeti kapsayacak genişlikte büyük iktalara da rastlanmaktadır. 1.000 asker çıkarabilen ve daha çok İran ve Irak’ta görülen bu tür iktalar derebeyliğe yakın nitelikler taşıyorlar. Mesela Şeriat dışı davalar ikta sahibinin “Divan-ı Mezalim”inde görülüyor ve bu çeşit büyük ikta sahipleri kendi adlarına para bastırabiliyorlardı. Büyük iktalar siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açmaktaydı. Bu yüzden rejimin aksayan bu yönü daha sonraki Anadolu Selçuklu uygulamasında düzeltilmiş, büyük iktalara imkan verilmemiştir. Sistemin asıl olgun biçiminin Osmanlı Devletince uygulandığını burada belirtmeliyiz.”(Sahife 77)
İslam medeniyetinin, tarihi süreç içinde sayısız tecrübe ile süzüldüğünü ve inceldiğini tespit bakımından, toprak meselesinin incelenmesi kıymetli bir eser meydana getirmiştir. İslam medeniyeti, “tarihi süreklilik” arzeden, bir sonrakinin bir öncekinden “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” olanı aldığı, yanlış, çirkin, kötü ve zararlıları ayıkladığı devasa bir idrak süzgeci oluşturduğu vakadır. Yazar, toprak meselesinde bu tarihi sürekliliği tespit etmek bakımından, İslam tarihinin, özellikle de İslam medeniyetinin “tekliğini” göstermiştir.
*
Eserin büyük bir kısmı, tabii olarak Osmanlıya tahsis edilmiştir. Osmanlı, İslam medeniyetlerinin sonuncusu, en mütekamili ve en yakını olması bakımından bu alaka doğrudur. Osmanlıdaki toprak düzeni dikkatle tetkik edilmiş, toprak meselesine bağlı olarak ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet bahisleri gözden geçirilmiştir.
Osmanlıdaki toprak mülkiyeti, neredeyse tamamına yakını “miri arazi” olup, mülkiyet devlete aittir. Devlet, arazinin mülkiyetini uhdesinde tutarak, tasarrufunu muhtelif şekillerde gerçekleştirmiştir. Umumiyetle tasarruf, doğrudan devletin işletmesi şeklinde değil, tımar şeklinde köylüye ve askerlere dağıtılmıştır. Köylü ile asker arasında taksim edilmiş değil, hem köylüye hem de askere verilmiştir. Bu cihetiyle harikulade bir sistem kuran Osmanlı, devlet maliyesine yük getirmeden yüz binlerle ifade edilen ordu beslemiş, aynı kaynağın (toprağın) işletmesini de köylüye vererek, hem ordunun hem de köylünün ihtiyacını karşılamıştır. Toprağın işlenmesini köylüye vermiş, gelirini de tımar sahiplerine (askerlere) vermiştir. Mülkiyet devlette olduğu için toprakların verimsizleşmesini, boş kalmasını engellemiş, işlemeyen köylünün elinden almış, takip etmeyen sipahiyi de azletmiş. Toprakların belli ellerde temerküzüne mani olmuş, zenginlik değil mahsul üretilmesini temin etmiş, halk arasında gelir dağılımını adil şekilde gerçekleştirmiştir. Toprak mülkiyeti devlete ait olduğu için alınıp satılamamış, ipotek edilememiş, köylü hem topraksız kalmamış hem de toprak bazı kişilerin elinde toplanmamıştır. Toprak üzerinden içtimai adaletin inşa edilmesindeki Osmanlı başarısı, dahiyanedir. Bu konuyu tetkik eden yazar, yer yer teferruatlı tespitler yapmış, zaman zaman da hayret ve hayranlığını (haklı olarak) izhar etmiştir. Sadece bunlardan ibaret değil toprak düzeninin etkilediği alanlar. Sipahiler aynı zamanda barış dönemlerinde asayiş ile görevli kılınmış, asayiş için ayrıca bir kolluk görevlendirmek gerekmemiş ve maliyeye yük binmemiştir. Devlet adamlarına, göreve başlarken büyük topraklar tahsis edilmesi, onların rüşvet ve benzeri gayrimeşru savrulmalarına mani olmuş, görevden azledildiklerinde ise toprağın mülkiyeti devlette olduğu için tahsis geri alınmıştır. Devlet adamlarına görevlerini layıkıyla yapmaları için maişet ve mal kaygısı çekmeleri önlenmiş aynı zamanda devletin malları hoyratça dağıtılarak israf edilmemiştir.
Yazarın, Osmanlı toprak nizamı ve buna bağlı birçok alandaki tanzimlere hayran olması yerindedir. Gerçekten hayran olunacak bir sistem inşa edilmiş, bu sistem de üç ile dört asır verimli şekilde tatbik edilmiştir. Osmanlıdaki tanzim ve tedbir maharetini gösteren toprak nizamı, hayatın neredeyse her alanı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilidir. Toprak meselesinin tanzimindeki maharete karşı hissedilen hayranlık yazarın Osmanlıyı değerlendirmesinde bazı “ayar” kaymalarına sebep olmuştur.
*
Yazarın değerlendirme ayarını koruyamaması sadece hayranlıkla açıklanamaz fakat hayranlığın tesirinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bu durum D. Mehmet Doğan ile ilgili ve sınırlı değildir. Osmanlıyı, dikkatli tetkik eden yerli ve yabancı her müellif, mutlaka hayran kalmıştır. Osmanlı en kısa tarifle, tanzim ve tedbir dehasıdır. Tanzim mahareti ve tedbir anlayışını dikkatli tetkik eden hiç kimse hayranlıktan kurtulamamıştır.
Osmanlı medeniyeti araştırıldığında görülecektir ki, medeniyetin ana amilinin ne olduğunu tespit fevkalade zordur. Zaten araştırmacılar da bu durum açıkça göze çarpar. Birçok araştırmacı, kendi meşrebine, mesleğine, istidatlarına uygun olarak tespitler yapmış ve farklı ana amiller görmüştür. Osmanlının en önemli özelliği de tam olarak budur, hangi konuyu tetkik ederseniz edin görürsünüz ki, o konu (alan, müessese) medeniyetin temel direğidir. Her alan ve her alanın ana müessesesi, medeniyetin temel amili gibi görünür. Askeri nizamı ele alan bir araştırmacı, tüm Osmanlı sisteminin ordu merkezli inşa edildiğine yemin edebilir. Keza ilim erbabını tetkik eden bir araştırmacı, Osmanlı medeniyetini kalem erbabının (yani medreselerin) kurduğunu rahatlıkla söyleyebilir. Bir başkası esnaf teşkilatını tetkik ederse hiç şüpheniz olmasın, Osmanlıyı Osmanlı yapan müessesenin “ahilik teşkilatı” olduğunu bir ömür boyu iddia eder.
Bu hal neye işaret ediyor? Medeniyete… Medeniyet böyle bir şeydir. Medeniyet, hiçbir konuyu ihmal etmemek, en küçük beşeri münasebeti müesseseleştirmek, her alanı tanzim etmek, her hal ve şarta göre çok sayıda tedbir geliştirmek, en önemlisi de tüm bunları birbirine “sihirli bir formülle” raptetmektir. Hangi noktadan bakarsanız bakın o noktadan (müesseseden) medeniyetin her tarafı görülür. “Merkez” denilen efsunlu nokta, muhitin tamamını görmesinden dolayı kıymetlidir. Osmanlı medeniyetine, hangi noktadan bakarsanız bakın, o nokta medeniyetin merkezidir, zira her noktadan medeniyetin her tarafı görülür. İnsanlık tarihinde böyle bir medeniyet kurulmamıştır. Her araştırmacı gibi bizimde hayran olduğumuz açık. Mesele hayran olmak değil, hayranlığın değerlendirme hatasına sebep olup olmaması.
D. Mehmet Doğan, Osmanlı medeniyetinin bu hususiyetini fark etmediğinden dolayı, baktığı noktayı “ana merkez” zannetmek gibi bir değerlendirme hatasına düşmüştür. Baktığı noktayı ana merkez zannettiğinde, o noktadan gördüklerini yerleşik hale getirmiş ve İslam devletinin temellerini o noktadan gördükleri üzerine bina etmeye çalışmıştır. Her noktadan Osmanlı medeniyetinin her tarafı görünür ama baktığınız açıya dönük yönü görünür. “Medeniyet yekununu” tepeden göremeyenler, yanlış kanaatlere sahip oluyorlar.
Yazarın hatası, devletin, ferdin şahsiyet terkibine, cemiyet nizamına ve hayata müdahale salahiyetini, olması gerekenden çok ileri noktada görmesidir. Bu husus, ikinci yazıda daha sarih şekilde ortaya konulmuştur. Burada, değerlendirmedeki “ayar kaymasını” kısaca tetkik ve sebebini tespit edelim.
Osmanlıdaki arazinin kahir ekseriyeti, “fetih arazisi” olduğu için, “miri arazi” olarak tesmiye edilmiş ve mülkiyeti devlette tutulmuş. Mülkiyet devlette olunca, toprak üzerinden tanzim edilen her hayat alanı, devletin geniş salahiyetine muhatap olmuş. Buradaki mesele, devletin doğrudan salahiyeti değil, toprak maliki olmasından kaynaklanan bir salahiyettir. Fetih arazilerinin mülkiyetinin devlete ait olmasının İslam’a (Şeriat’a) uygun olması, toprak mülkiyeti üzerindeki salahiyetlerin de devlet tarafından kullanıldığını gösteriyor. Cemiyetin büyük kısmının ziraat ile meşgul olduğu, iktisadın kahir ekseriyetinin ziraattan meydana geldiği çağlarda bu durum tabii görülebilir. Fakat toprak mülkiyetinden kaynaklanan salahiyeti çıkardığınızda, İslam devletindeki salahiyet yekunu, Osmanlıda olduğu kadar geniş değildir.
Yazarın bu değerlendirme hatası, tarih tetkikinden ibaret kalsa dert edilmez. Fakat tarihten başlayan tetkik faaliyeti ile bu gün ve geleceğe dair tekliflerde bulunduğu “netice” kısmında (ikinci yazımızın konusu) hatalı bu değerlendirme üzerine fikir inşa etmesi, konuya hassasiyet gösterilmesini gerektiriyor. İkinci yazımızda bu hususu dikkatle tetkik ve tenkit ettik.
Netice olarak eser, okunması gereken ciddi bir çalışmadır.
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com