Etiket arşivi: Özkök hezeyanları

Ertuğrul ÖZKÖK, Hezeyanın Tecessüm Etmiş Hali

ERTUĞRUL ÖZKÖK, HEZEYANIN TECESSÜM ETMİŞ HALİ
Ertuğrul Özkök’ü nasıl tarif edersiniz? Tarif edebilir misiniz? Özkök, kendini tarif etmediği gibi “tarif edilebilir” olma imkanını ortadan kaldırmak için her şeyi yapıyor. Tarif edilebilir olmak, bir fikri bütünlüğe (dünya görüşüne), bir ahlaki çerçeveye (hayat anlayışına) ve izhar edilmiş bir mizaca sahip olmaktır. Fikrini bilmiyoruz, ahlakını kestiremiyoruz, mizacını seçemiyoruz. Nasıl tarif edeceğiz? Tarif edilebilmek için hiçbir malzeme, hiçbir kıstas, hiçbir düşünce koymuyor ortaya. Daha kötüsü, eldeki tüm malzemeleri mütemadiyen karmaşık hale getirerek tarifinde kullanılamaz duruma sokuyor.
Tarif edilememekten müthiş bir zevk alıyor. “Ne zaman ne yapacağı belli olmayan” bir tip oluşturmak ve sergilemek hoşuna gidiyor olmalı. Böylece girift bir “kişilik” tipi meydana getirerek, “anlaşılmazlığın” efsununa sarılıyor. Anlaşılmaz olmak, bazen şikayet edilse de umumiyetle keyif alınan bir hal… Özellikle cemiyette itibar gören bir konumda bulunan insanlar için anlaşılmazlık, müthiş keyif kaynağı… Kendinin ifadesiyle “hayat kendine her şeyi verdi”. Kafi derecede itibarlı konumda olduğu vehmiyle, anlaşılmazlığın keyfini sürme hakkına sahip oluyor.
Oysa tarif edilemezlik, şahsiyetsizliktir. Çünkü şahsiyet, insanın ne zaman ne yapacağının bilinebilirliğidir. Bir insanın hangi durumda ne yapacağı (aşağı yukarı) bilinebiliyorsa, o insan şahsiyet sahibidir. Ne zaman ne yapacağı nasıl bilinir? Bir dünya görüşü, bir ahlak anlayışı olur. Mizaç hususiyetlerini de cemiyete izhar etmiştir. Başka bir ifadeyle “bir kitabı vardır”. O kitap, dünya görüşünün ve ahlak anlayışının toplu beyanıdır. İnsan, kitabını söylemekle, tüm bunları veciz şekilde beyan etmiş olur. “Kitapsız” ifadesi, herhangi bir kitaba bağlı olmayan, dolayısıyla ne zaman ne yapacağı belli olmayan kişi demektir. Bu tarif ise “şahsiyetsizliğin” ifadesidir.
Son dönemlerde, “neye nasıl tepki vereceğinin bilinmemesi hali” itibar görmeye başladı. İnsanlar, “tarif edilebilir” olmaktan, vebadan kaçar gibi kaçıyorlar. “Gizemli adam” edalarıyla, benzer bir hadisede daha önce verdikleri tepkileri bir sonraki hadisede vermiyorlar. Oysa bir hadise karşısındaki tavır alış, benzer hadiseler karşısında o tavrın takınılacağının “taahhüdüdür”. Ahlak böyle bir şeydir ve şahsiyet sahibi olunduğu ancak bu şekilde anlaşılır.
Fikir, ahlak ve şahsiyet sahibi olmak, hem “ferd” olabilmenin hem de cemiyet halinde yaşayabilmenin altyapısıdır. Ferd (kendilerinin tabiriyle birey) olabilmeyi, “ne zaman ne yapacağı belli olmayan adam” şeklinde anlayanlar, bilmiyorlar ki o tür bir tip, cemiyet içine salıverilmiş bombadır. Ne zaman nerede nasıl patlayacağı belli olmayan, dolayısıyla kendisiyle münasebet kurulamayan, birlikte yaşanması mümkün olmayan adam demektir. Bir insanın diğer insanlarla münasebet kurabilmesinin altyapısı, ne zaman ne yapacağının bilinmesidir. Yani şahsiyet sahibi olmasıdır. Yani dünya görüşü ve ahlak anlayışına sahip olması ve bunu beyan etmesidir. Ne zaman ne yapacağını bilmediğiniz bir insanı evinize yatılı misafir olarak aldığınızı düşünebiliyor musunuz? Yapar mısınız böyle bir şey? Ya da mesela borç para verir misiniz? Bunları yapmazsanız, o adamla “cemiyeti teşkil” edebilir misiniz? Anlaşılıyor mu?
Kişi, cemiyet teşkil eden unsur haline gelememişse hem ferd hem de şahsiyet sahibi olamamıştır. Cemiyeti inşa edecek çapa ulaşamayan kişi, medeni değil bedevidir. Ülkedeki ferdileşme (onların diliyle bireyselleşme) sürecinin nerelere kadar geldiğini göstermesi bakımından ibretlik bir hadisedir, Ertuğrul Özkök…
*
“Gizemli adam” edaları çok ileri gitti. Ferdileşme sürecini, “şahsiyet sahibi olma” çabası olarak anlamaya mütemayildik. Tam aksi istikamette seyretti ve şahsiyetsizlik sürecinin mecrası haline geldi. Ferdileşme süreci ve liberalizasyon, bu ülkede, kimin ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir “sürü” ortaya çıkardı.
Bir sürü insan tarif edilebilir olmaktan hızla uzaklaşıyor. Tarif edilemezlik o kadar yaygınlaştı ki, artık tarif edilemez olmak için çok büyük hezeyanlara ihtiyaç hasıl oldu. “Ben daha fazla tarif edilemezim” edası, aynı zamanda “benden daha fazla saçmalayan yok” tavrına dönüştü. Daha fazla (veya daha büyük) saçmalama imkanı ise daha fazla zeki olanlara ait. Orta zeka yazarlarla dolu (tek sermayeleri tanınmalarından ibaret) Hürriyet gazetesinde, en zeki olan kişi, Ertuğrul Özkök. Bu durum, tabii olarak, en fazla hezeyan kusma imtiyazını ona bahşediyor.
Ayşe Arman’ın yaptığı mülakat, Ertuğrul Özkök’ün “ne olmadığını” çerçevelemiş. O, aslında “ne olduğunu” anlattığını zannediyor.
Önce kendisi hakkında tarif unsurları vermeye çalışıyor. “İnancım ne? Müslümanım”. Bu ifade aslında bir tariftir. Müslümanım diyen bir insanın dünya görüşü, ahlak anlayışı ve şahsiyet terkibi, üç aşağı-beş yukarı belli olur. Çünkü İslam, Müslüman’ın “ne olduğunu” tarif etmiştir. Fakat adam “hergele” ya… İslam’ın hiçbir esasından bahsetmiyor. Namaz kılmadığı, oruç tutmadığı, hacca gitmediği gibi günahlarından bahsetmiyorum. O kendini ilgilendirir. Adam Müslüman fakat İslam’ın hiçbir rüknünden, kıstasından, teklifinden bahsetmiyor. Doğrudan hesap gününe geçiyor. Dünya kısmı bomboş… Bunun fark edileceğini bildiğinden midir nedir, gizli sevaplarının olduğunu söylemeyi ihmal etmiyor. Günahlarının açık olduğunu ise -kamuoyu bildiği için olmalı- beyan ediyor.
Karşımıza nasıl bir profil çıkıyor?
Adam Müslüman… Her nedendir bilinmez ama Müslüman… İslam ile alakalı hiçbir şeyden bahsetmeksizin Müslüman… Hem de nasıl Müslüman? Kendisinden dinleyelim; “Ben Allah’ın iyi kuluyum. İnanıyorum ki, yarın bir gün Allah’ın huzuruna çıktığımızda, Her saniye, ‘Allah’ adını ağzına alan ama amacı uğruna, her şeyi, en belaltı vuruşları bile mubah sayanlardan çok daha hak etmiş bir mevkide olacağım. Sessiz, dilsiz sevaplarımı onlardan daha çok hak etmiş; sesli günahlarımdaysa onlardan daha bağışlanacak bir mevkide olduğuma bütün kalbimle inanıyorum.” Tam olarak böyle bir Müslüman… Hoş değil mi?
Dünyada İslam’a uyan hiçbir davranışı görülmeyen adam, tüm Müslümanlardan daha Müslüman. Hesabı kendisi yapmış bitirmiş. Mahşerdeki “büyük mahkemeye” ihtiyaç bile duymuyor “hergele”. Kendi hesabını kendi yapıp bitirmiş ve “Allah’ın iyi kulu” olduğuna dair kendinden menkul mahkeme ilamını almış. “Rahatlığa bakın” diyeceğim ama bu başka bir şey… Psikolojik labirentlerinde deveran eden duygu ve düşünce şu, kendisi Allah’ın kulu değil de inandığını söylediği ilah kendinin hizmetkarı… Mahşerde yapacağı iş şu; hesap sorulduğunda, kendi yaptığı muhakeme ve muhasebesini dosya olarak sunacak ve “her şey burada, yolu açın” diyecek. Dünyada kendi istediği hayatı, kendi tarzıyla yaşayıp, Allah’ın huzuruna vardığında ise, Allah’ın emirlerini umursamadan cennete gitmeyi düşünüyor. İnandığını söylediği ilah ile arasında kurduğu münasebete bakar mısınız? İlla affedilmesi gereken bir günah işlemişse “hergele”, o günahların bağışlanmaması ihtimali yok. Çünkü “Başkalarının değil, kendimin kendime verdiği sicile itimat ediyorum” diyor. Kendi kendine verdiği sicil ise malum… Hesabı yaptı ve duvara astı. Sadece hesap gününü bekliyor, o gün geldiğinde duvardan indirecek ve sunacak. Kendi yaptığı hesabın gözden geçirilmesine bile razı değil. “Sessiz, dilsiz sevaplarımı onlardan daha çok hak etmiş; sesli günahlarımdaysa onlardan daha bağışlanacak bir mevkide olduğuma bütün kalbimle inanıyorum.”
İnanmaya devam etsin tabii ki… Bize ne? İnsanın kendi kendini aldatma maharetinin sınırı yok. Fakat bizi ilgilendiren bir boyutu var. Dünyada Allah’ı, O’nun kitabını ve Resulünü umursamadan, onların emir ve nehiylerine riayet etmeden, kendi istediği gibi bir hayat sürdükten sonra cenneti garantilemiş edalarla tafra satması… Bu da umurumuzda değil, nasıl olsa hesap günü gelecek, diyeceğim de, hergelenin, İslam’a tamamen aykırı bir hayat yaşanarak cennete gidilebileceğini söylemesindeki “büyük dolandırıcılığa” takılıyorum. Böyle düşünüyor olmasında iki ihtimal var.
Birincisi, aslında Allah’a inanmıyor fakat ülkedeki Müslümanları ifsat etmenin “zekice” olduğunu düşündüğü bir yolunu deniyor. Özet olarak “cennete gitmek için Müslüman olmak kafi… Ayrıca İslam’ın emirlerine yerine getirmek ve nehiylerinden kaçınmak gerekmez” türü bir düşünce pompalıyor. Başka bir ifadeyle, Allah ile münasebet kurmak için peygamberlere ihtiyaç olduğu hakikatini imha etmeye teşebbüs ediyor. Allah’a ancak peygamberleri vasıtasıyla ve onların gösterdiği yoldan ulaşmanın lüzumsuzluğunu anlatmaya çalışıyor. İslam’ı Risaletten, Risaleti de Allah’tan uzak tutmaya çalışıyor. Bunu kendi hayatında da yapıyor. Böylece aslında dine ihtiyaç olmadığını, Allah’a inanmanın kafi olduğunu, herkesin de hayatı istediği gibi yaşayabileceğini ima ediyor. Allah’a inandığını söyleyen fakat Allah’ın dinine ihtiyaç duymayan biri…
Psikolojiye bakın… Allah’a inandığını söylüyor ama Allah’ın dinine ihtiyacı olmadığını ihsas ediyor. Aslında açıkça beyan ediyor ya… Ateist olmanın kendi içinde tutarlı olması mümkün… Ama hem Allah’a inanıyor olacaksınız (veya böyle görüneceksiniz) hem de O’nun dininin lüzumsuzluğuna inanacaksınız… Nasıl bir şey bu?
İkincisi, İslam’a inanmıyor ama Allah ve ahretin varlığı ihtimalinden dehşetengiz şekilde korkuyor ve psikolojik dünyasında bunun tedbirini alıyor. Gerçekten de ateistlerin psikolojisinde, “Allah ve ahretin” olma ihtimali, dehşetengiz savrulmalara sebep oluyor. Düşünsenize, ateist birisi, zihnine üşüşen bu ihtimal karşısında neler hisseder? Bir an “var olduğu” ihtimali aklına takıldığında, cinnetin kıyısına gelir. Çünkü ahrette hesap ve sonsuz hayat var. Ülkedeki Kemalist kültür özü itibariyle ateisttir. Bu insanlar Müslüman memleketinde yaşadıkları için Allah ve ahretin varlığını okuyor veya duyuyorlar. Bu ihtimalle yaşamak zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla herhangi bir zamanda “var olma” ihtimalini düşünmeden edemezler. Bu sebeple, Allah ve ahretin varlığı ihtimaline karşı “psikolojik mekanizmalar” geliştirdikleri görülür. “Ben daha Müslümanım” diyemedikleri için, “ben daha iyi bir insanım” dediklerine şahit olunur. Bu beyanlarında gizliden gizliye, “Allah ve ahret varsa, ben daha iyi bir insan olduğum için, Allah beni affeder” duygusu gizlidir. Allah ve ahretin varlığı ihtimali zihinlerini o kadar dehşetengiz şekilde savurur ki, Allah ve ahretin olması ihtimalinde, “iyi insan olmak”, “iyi Müslüman olmaktır” düşüncesini üretemezler. Allah’tan daha iyi bilme imkanı olmayacağına göre, Allah ve ahretin varlığı ihtimalinde, O’nun emir ve nehiylerine itaat ve riayet, “iyi Müslüman” ve “iyi insan” olmaktır. Buradaki mantık sistemini ve silsilesini bile anlamaktan acizler. Fakat Allah’ın varlığı ihtimalini görmezden gelemedikleri için de, kendilerine delilikle eşdeğer psikolojik mekanizmalar üretmekten geri duramazlar.
Ertuğrul Özkök’ün durumu buna benziyor. O kadar benziyor ki, Allah’ın varlığı ihtimalini, İslam’dan bağımsız şekilde kabul ediyor gibi… Zira cenazesinin kiliseden kaldırılmasını istiyor. Allah’ın varlığı ihtimali önüne gelince, Allah’tan bahseden her din ile münasebet tesis etmeye çalışıyor. Teorik olarak Müslüman olduğunu söylüyor ama İslam’ın tatbikatlarını tahkir ediyor ve Hıristiyanlığın tatbikatlarına meylediyor. Zaten yaşadığı hayat da Hıristiyanların hayatına benziyor.
Nasıl bir psikolojik profil bu? Dinin tüm kaidelerinden bağımsız olmaktan memnun fakat Allah’tan vazgeçebilme cesaretinden yoksun… Tüm bunlar bir mizansen değilse, intihar etmesine fazla bir zaman kalmamış demektir.
*
Bir insanın “kitapsız” olmasına diyeceğimiz bir şey yok. Cehennem de hak… İstediği kişilik profilini de oluşturabilir. Hayat kendisinin, ne yaparsa yapsın… Fakat ne zaman ne yapacağı belli olmayan gizemli adam pozları takınırken, Allah’ın dini üzerinde debelenmesi, tahammül edilir gibi değil.
Bir insan, ateist olabilir, Hıristiyan olabilir, Müslüman olabilir, kendi tercihi… Müslüman ise İslam ortada… Hıristiyan ise Hıristiyanlık ortada… Ateist ise, her neyse… Fakat be “hergele”, caka satmak için Allah’ın dinini niye istismar ediyorsun. Ne zaman ne yapacağı (ve ne olduğu) belli olmayan gizemli adam, üç kuruşluk keyif için milyonlarca Müslümanı rencide etme hakkını kendinde nasıl görüyorsun? Bu nasıl bir egodur?
Allah’a ve Resulüne açtığın savaşı hepimizin gözü önünde yürüttün. Ve mağlup oldun. Düne kadar dünyan mamurken, kudretin yerindeyken Allah’ı hatırlamıyordun, şimdi ne oldu? Dünyada eski konumuna gelme ihtimalinin kalmadığını anladın, ahrete mi yatırım yapıyorsun? “Bari onu usulüne uygun yap”, diyeceğim ama sen usul bilmemekte maharet sahibisin.
*
Ne zaman ne yapacağı belli olmayan adam tipinin yeni bir çeşidi ile karşı karşıyayız. Bu adamlar, Müslüman ama değil, Hıristiyan ama değil, ateist ama değil, sosyalist ama değil, demokrat ama değil… Bu çeşit kişilik tipi son birkaç on yılın adamı… “Müslüman mısın, evet…”. “Cinlere inanır mısın, öyle batıl inançlarım yok…”. Bu çeşit adamlar türedi son dönemde.
Hem kendini bir dünya görüşü ile tarif eden hem de o dünya görüşünün esaslarını umursamayan. Niye Müslümansın o zaman? Cevabı yok… Tüm “kıymetleri” imha eden bir tip bu… Niye Müslümansın be adam?
Ne zaman ne yapacağı belli olmayan “şahsiyetsiz” tiplerin en tehlikelisi bu… Çünkü bir “mana yekununu” kullanıyor. İslam ile ilgili hiçbir şey bilmeyen ve umursamayan adam “Müslümanım” diyor. Niye? İslam adına konuşmak için… “Şafilerde dört rekat, Hanefilerde beş rekat…” diyen Fatih Altaylı’yı hatırlayın. Üstelik bunu söylerken polise bir de fırça atıyor, canlı yayında. Önce cahilliğinden utan be adam. Özkök bu istismarın zirvesi. Fatih Altaylı’dan daha zeki ya… Ondan daha iyi istismar edebilme maharetine sahip… Hakkını teslim edelim.
İstismarın en iğrenç olanı… En derin olanı… En kıvrak olanı… “Ben de Müslümanım kardeşim” diye söze başladığında belli ki istismar cehdi zirveye tırmanmıştır.
*
Tekrar başa dönelim. “Ne zaman ne yapacağı belli olmayan adam” olmakla, “gizemli adam” olmayı hedefleyenler aynı zamanda “anlaşılmaz büyük insan” hayali kuruyorlar. “Büyük adamlar” cemiyetin ufkunun çok ilerisinde oldukları için, yaşadıkları dönemde anlaşılmaları zor veya imkansız olabiliyor. Hakikaten büyük adamların çok azı yaşadıkları dönemde anlaşılmıştır. Yaşadıkları dönemde anlaşılamamış olmaları, onların saçmaladıklarını göstermez. Çünkü tarihin herhangi bir diliminde anlaşılmışlardır. Hatırlamadıklarımız yani tarihin hiçbir döneminde anlaşılmayanlar ise, cemiyetin ufkunun ötesinde olduklarını göstermek için saçmalayanlar ve hezeyan kusanlardır. Bunların sayısı diğerlerinin (büyük adamların) sayısından binlerce kat daha fazladır. Fakat bunların hiçbirini hatırlamıyoruz, çünkü saçmalıklar hatırlanmaya değmez.
Büyük adamlar, fikri derinlikleri, keskin idrakleri, yakıcı zekaları sebebiyle cemiyetin ufkunun ötesindedirler ve bu sebeple yaşadıkları dönemde anlaşılmaları zordur. Büyük adamların yaşadıkları dönemde anlaşılmamaları, yaşarken söyledikleri veya yazdıkları fikirlerin “saçma” görünmesine sebep oluyor. Bu fikirler aslında saçma değil fakat mevcut akıl hacmi onları anlamadıkları için “saçma” muamelesi yapıyor. İnsanlık gelişmeye devam ettiğinde bir veya birkaç dönem sonra o fikirler anlaşılır hale geliyor ve saçma olmadıkları görülüyor. Özkök, bu meselenin ilk kısmına takılıp kalmış. Büyük adamlar, yaşadıkları dönemde anlaşılmadıkları için “deli” muamelesine muhatap olmuşlar ya… Özkök bu noktada takıldığı için, delilik gömleği giyiyor. Adına “patavatsızlık” diyor ve kendini “büyük adam” pozlarına sokuyor. Büyük adam olmadığını bildiğinden midir nedir, kendine payanda aramak için “Galileo, Caravaggio, Michelangelo, da Vinci, Bernard Henri Levy, Marx ve Said-i Nursi” gibi isimleri de patavatsız olarak zikrediyor. Saydığı isimlerin herhangi birinin vermiş olduğu eserin tekinin küçük bir parçasına denk gelecek eser telif etmemiş olan adam, bu kadar ismi egosunun çerezi olarak kullanmaktan imtina etmiyor. Bunu yaparken satır aralarında şunu haykırıyor; “bakın bu adamlar da yaşadıkları dönemde anlaşılmamıştı ve saçmaladıkları söylenmişti, benim söylediklerim de bunlar gibidir ve günü geldiğinde anlayacaksınız”. Tamam da senin ki saf hezeyan… Senin unutulmaman tek ihtimalde mümkün, o da, saçmalamanın zirvesine misal teşkil etmen.
İnsanın muvazenesinin muhafazası için, fiziki ve içtimai imkanlar ile ruhi ve akli kudretleri mütenasip olmalıdır. Bir insan kafi derecede zeki değil ama zengin, iktidar sahibi veya önemli konumlarda bulunan biriyse muvazenesini (dengesini) muhafaza etmenin şartlarını kaybetmiş demektir. “Hergelemiz” Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğinde uzun süre kalmış, kafi derecede para kazanmış ve kendi sosyal ve siyasal çevresinde itibar sahibi olmuş ya… Bununla muadil zeka seviyesine sahip olduğu vehmi üretmiş. Orta zekalılar cenneti olan ülkede, biraz zeki olduğu da doğru… Orta zekalı Hürriyet yazarları içinde kendini yüksekte görme imkanı da var. Öyleyse denge berhava…
Fakat kafi derecede yüksek zeka sahibi olmadığını fark etmemesi kabil değil. Bu durumda ne yapması gerek? Dehaların nasıl yaşadığına bakıyor. Dehaların yaşadıkları dönemde anlaşılmamış olmasından kendine bir koridor açıyor. Onları da misal göstererek saçmalamaya başlıyor. Gizliden gizliye, “bakın onlara da saçmalıyorsunuz denmişti, dehamı anlayın ve önümde diz çökün” diyor. Oysa dehalara “saçmalıyorsun” diyenler orta zekalar. “Hergele”, dehaların fikirlerinin “saçma” görünmesi ile kendi “saçmalıkları” arasındaki farkı görecek insan sayısının az olmasına itimat ediyor. Dolandırıcılığa bakar mısınız?
Fiziki ve içtimai imkanlar ile ruhi ve akli kifayetsizliklerin oluşturduğu dengesizlikler çok tehlikelidir. Bunun misalleri ülkemizde çok. Çünkü çok kimse hak ettiği konumda değil. Bunun tersi de doğru, çok kimse hak etmediği konuma sahip. Bir insan şahsiyetini inşa edememişse, sahip olduğu yüksek konumlar kişiliğini (şahsiyetini değil) inşa ediyor. Kişiliğini konumuna borçlu olan insanlar ise ya o konumu kendilerine verenlerin kölesi oluyor veya nefslerinin… Hiçbir insan köleliği kabul etmez. Bu durum çok ilginç kişilik (şahsiyet değil) profilleri oluşturuyor. Hem köleliği kabul etmez hem de köle olur… Bu durumu katlanılır kılmak için akla gelmeyecek psikolojik denklemler üretiyor insanlar.
Özkök bu tür misallerin zirvesi… Hem sahip olduğu itibarı Aydın Doğan’a borçlu olduğunu biliyor hem de gizliden gizliye Aydın Doğan’ın kendisindeki cevhere mecbur kaldığı vehmini üretiyor. Bir sarkaç gibi mütemadiyen “köle olmak” ile “efendi olmak” arasında sallanıp duruyor.
Önemli adam pozlarında, “önemli şeyler” söylemek zorunda kalan kifayetsiz muhterisler çok tehlikelidir. Zekası ve idraki kafi gelmediği için “orijinal” bir şeyler söyleme kudreti olmayan fakat önemli adam konumlarında olduğu için orijinal şeyler söylemek isteyen adamlar ağızlarını açtıklarında tek şey yapabilirler. Hakikat katliamı… “Hergelenin” ne kadar saçmaladığını, Ahmet Hakan’ın bile tahammül edememesinden anlamak kabil.
*
Daha çok şey var aslında yazılacak. Şu ifadelere bakın, “Mini etekle beş vakit namaz kılınacağını, başörtüsüyle içki içilebileceğini düşünen ve buna cüret eden kadınların ülkesini düşlüyorum. Söyle var mı bunda, adaba aykırı, inanca ters düşen bir şey?” Bir de pişkin pişkin “söyle var mı bunda, adaba aykırı, inanca ters düşen bir şey?” diye sorması var ya… İnsanın nutku tutuluyor. Yazacak çok şey var ama yayınlayacak mevkute veya okuyacak insan var mı? Ya da bu “hergeleye” bu kadar zaman ayırmak caiz mi?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com