H. HÜMEYRA ŞAHİN İSİMLİ BİRİSİ

H. HÜMEYRA ŞAHİN İSİMLİ BİRİSİ

Akşam gazetesinin yazarı H. Hümeyra Şahin, 14.02.2014 tarih ve “Hz. Peygamber neden tasvir edilemez?” başlıklı yazısında, Fethullah Gülen örgütünün televizyonunda yayınlanan o malum sahneyi tenkit etmeye çalışıyor. Yazısı yer yer doğru ifadeler ihtiva etse de, umumiyetle dil ve üsluptan kaynaklanan vahim hatalar var.
Türkiye’de “dil” ve “üslup” meselesi, Müslüman yazarlar, fikir ve ilim adamları, kanaat önderleri tarafından her nedense dikkate alınmaz, dilin sadece “araç” olduğu düşünülür ve maksadın ifadesinde fazla ehemmiyeti olmadığı iddia edilir. Dil ile ilgili hafifmeşrep yaklaşım, esasın elden ve gözden kaçırılmasına bazen de (ne kadar iyi niyetli olsa da) kovulmasına sebep olmaktadır.

“Araç” diye küçümsedikleri dil, bazen muhtevayı doğrudan tayin eden, bazen muhtevaya tesir eden, bazen de kendilerinin iddia ettikleri gibi fazla ehemmiyet arzetmeyen bir mahiyet taşıyor. Ehemmiyet arzetmeyen misaller üzerinden hareket ederek dil bahsini hafife alanlar, hafif ve sığ bir tefekküre sahip oluyor, seviyesizliklerini de asla farketmiyorlar. Düşünce ve yazıda kullandıkları dil, eksiklerini ve yanlışlarını göstermeye kafi olmadığı için, mahkum oldukları dil, kendilerinde, sürekli doğru istikamet üzere oldukları zannını uyandırıyor.

Meselenin, “mana ve suret”, “muhteva ve şekil”, “idrak ve tefekkür”, “tefekkür ve ifade” gibi ağır konu başlıkları var. Fakat Türkiye’de mesele hiç bu noktalara gelemediği için, bu derinliklerdeki girift güzergahlarda gezinmeden tenkitlerimizi ifade edelim.
Okumaya devam et

Share Button

CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK…

CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK

“Normal ölçüsü” arayışı çok girift bir meseledir. Psikiyatrinin ve psikolojinin hala altından kalkamadığı, hala bir ölçü geliştiremediği bilinmeli. Psikiyatrinin “normal ölçüsüne” ihtiyacı hayati mahiyettedir, bu ölçü olmadan hastalarını teşhis ve tedavi edemez. Bu sebeple psikiyatrinin normal ölçüsü arayışından vazgeçmesi düşünülemez.

Psikiyatri ve psikolojinin bulamadığı ve geliştiremediği “normal ölçüsü”, kültürler tarafından tayin edilmeye çalışılmıştır. Her kültür evreni, kendi esaslarına ve hassasiyetlerine göre bir normal ölçüsü geliştirmiştir. Keza, kültürlerle birlikte hayat da bir normal ölçüsü ortaya koymaktadır.
Okumaya devam et

Share Button

ANTİDEPRESAN İLAÇLARI VE DEHA SOYKIRIMI

ANTİDEPRESAN İLAÇLARI VE DEHA SOYKIRIMI
Bir medeniyetin akıbeti, dehalarının akıbetinden takip edilebilir. Medeniyet havzasında doğan dehalar nasıl yaşıyor, hangi alanlara yönlendiriliyor, hangi alanlarda istihdam ediliyorsa, medeniyet o alanlarda kabarıyor, gelişiyor, göz kamaştırıcı hale geliyor. Dehalar hangi alanı boşaltıyorsa o alan çöküyor, geriliyor, köreliyor ve yok oluyor.
Batı medeniyet havzasında, Reform ve Rönesans’tan sonra dehalar, felsefe, bilim ve sanat alanlarında yoğunlaşmıştı. On dokuzuncu asra kadar bu şekilde devam eden batı içtimai hayatı, felsefe, bilim ve sanat alanlarında yoğun bir üretim ve gelişme yaşadı. Bugünkü batı medeniyetini de inşa edenler, o dönemde özellikle felsefede yoğunlaşan deha kontenjanıydı. Yirminci asra gelindiğinde batı medeniyet havzasındaki deha kontenjanı, iktisadi alana ve teknoloji (bilim değil) üretimine kaydı. Yirminci asırda felsefe tamamen tükendi buna mukabil iktisadi alanda ve teknolojide müthiş bir gelişme ve köpürme yaşandı. Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir iktisadi üretim, yirminci asrın ikinci yarısında meydana geldi.
Dehalar felsefeden çekildiği için felsefe krize girdi (başka sebepleri de var tabii ki) ve batı medeniyeti teorik kaynaklarını kaybetti. Teorik kaynaklarını kaybeden medeniyetin yaşaması ne mümkün…
Batı medeniyetinin temelindeki krizin, felsefe krizi olduğunu düşünüyorum. Felsefe krizinin temel sebebinin de dehaların bu alanı boşaltmaları olduğunu… Dehaların bu alanı boşaltmalarının sebebinin de, iktisadi alana yöneldikleri düşüncesine sahiptim. Ta ki bir doktor arkadaşla yaptığım sohbete kadar. Buraya kadar zikrettiğim sebepler silsilesinin doğru olduğunu hala düşünüyorum ama bir sebebin daha bulunduğunu, doktor arkadaşla sohbet sırasında fark ettim. Antidepresan ilaçları…
*
Antidepresan ilaçlarının mahiyeti, uyuşturucudur. Uyuşturucu, kaçak haliyle de ilaç haliyle de “yalancı mutluluk” veya geçici mutluluk oluşturuyor. İnsanın aklı ve iradesiyle gerçekleştiremediği mutluluğu uyuşturucu geçici olarak gerçekleştiriyor. Mutluluk ise sihirli bir hal… Bir defa tadıldığında vazgeçilecek cinsten bir ruh hali değil.
Antidepresan ilaçları, ürettikleri yalancı mutlulukla aslında ne yapıyor? Ruhi hamleyi bloke ediyor, zekanın keşif maharetini sıfırlıyor, tefekkür faaliyetini giriftlikten uzaklaştırıyor. Yani dehaların tüm hususiyetlerini yok ediyor.
Psikiyatrinin geliştirdiği (aslında geliştiremediği) “normal insan” tarifi, dehaları ihtiva etmez. Normal insan tarifi “orta zekaya” işaret etmektedir. Dehalar ise orta zekanın çok çok üzerinde ruhi hususiyetlere sahiptirler. Deha özelliklerini “anormal” olarak tarif eden ve onları tedaviye muhtaç sayan psikiyatri anlayışı, dehaları laboratuarlardan ve agoradan alıp kliniklere taşımıştır. Bunu yaparken de, “deliliğin en büyük alameti, tedaviyi kabul etmemektir” hükmüyle, bilimsel(!) müeyyideler uyguluyor. Bu tür müeyyideler, tedaviyi kabul etmeyen dehaların içtimai altyapısını imha ediyor. Ya kliniğe gidersin ya da cemiyette “deli” olarak itibarsızlaşırsın…
Batı medeniyeti ürettiği psikiyatri ile dehalarına soykırım uyguladı. Dehalarını katleden bir medeniyetin yaşama şansı yok.
*
Sitemiz yazarlarından Selehattin Adanalı, “Parapsikoloji ve yüksek zeka hastalıkları” başlıklı yazısında şu tespiti yapıyor. “Dehalardaki tasavvur istidadı müthiştir. O kadar ki, deha olan müzisyen, besteyi, yapmadan ve çalınmadan “duyar”, deha olan heykeltıraş, heykeli, mermere baktığında “görür”, deha olan matematikçi, formülü, ispat etmeden zihninde gerçekleştirir, deha olan mimar, binayı, zihninde şekillendirir ila ahir. Bunlar, eserlerini, vücut bulmadan, görür, duyar, şekillendirirler, hem de gerçekleştirildiğindeki halinden daha mükemmel şekilde. Bu istidat, özellikle sanatçılar için harikulade bir özelliktir. Çünkü bir eser, inşa edilmeden önce tasavvur edilebilmelidir. Eser, zihni evrende ne kadar eksiksiz ve ne kadar mükemmel tasavvur edilebilirse, o kadar kolay ve güzel inşa edilir.” Doğrusu tam isabet…
Dehaların tasavvur gücü, “gerçekleştirilmeden” gerçekmiş gibi görebilecek çaptadır. Gerçekleşmeden (veya gerçekleştirilmeden) gerçekmiş gibi görebilmek, psikiyatride, halüsinasyon olarak tarif ve klinik vaka olarak kabul ediliyor. Bu durumdaki bir adamı (yani dehayı) deli diyerek tedaviye almakla, onun deliliğini tedavi etmiyor aksine dehasını imha ediyorsunuz. Psikiyatri doktorları, deha katilleridir. Antidepresan ilaçları da bu katillerin silahları…
Bütün bunlar tamam da, delilik diye bir hastalık yok mu? Var. Tedavi edilmemeli mi? Edilmeli. Antidepresan ilaçları kullanılmamalı mı? Bilmiyorum, başka bir yolu yoksa kullanılmalı belki. Fakat çok dikkatli ve mümkün olduğunca sınırlı kullanılmalı. Neticede bu mesele, psikiyatrinin halletmesi gereken bir konu… Diyeceğim ama doktor arkadaşın anlattıklarına bakılırsa, psikiyatri ve modern tıp bu konuda çok sığ ve çok muhafazakar. Dolayısıyla konuyu onların elinden kurtarmak ihtiyacı da ortaya çıkıyor. Meseleyi psikiyatri alanından çıkarıp çok daha geniş çaplı bir ufuk ile değerlendirmek lüzumu açık. Geniş çaplı değerlendirme ise ancak “medeniyet tasavvuru” ile yapılabilir.
Bir de tarih tespiti… Batıda felsefi kriz yirminci asrın başlarında zuhur etti. Antidepresan ilaçları da o tarihlerde imal edilip kullanılmaya başlanmış. Yirminci asırda filozof yetişmedi, çünkü dehalar ya iktisadi alana kaymış veya kliniklere hapsedilmişti.
*
Her medeniyet, büyük ruhi ve zihni patlamalar (hamleler) neticesinde inşa edilir. Ruhi ve zihni (akli) patlamalar, büyük ufuklar açar. Ufuk çizgisini tayin eden mikyaslar genellikle yoktur. Kapalı zihni evren kurulmamış, dolayısıyla ufuk çizgisi sabitlenmemiştir. Ruhi ve zihni patlama sırasında (medeniyetin inşa sürecinde) açık ufuklu bir zihni evren vardır. Bu sebeple dehalar, medeniyetlerin kuruluş sürecinde uçsuz bucaksız bir hürriyete sahiptirler. Dehaların zapt altına alınmadan kaynaştığı kuruluş dönemleri, onların en verimli zamanlarıdır.
Medeniyet kuruluşunu tamamladıktan sonra standartlar üretmeye, çerçeveler oluşturmaya, tarifler yapmaya başlar. Bunlar aslında medeniyetin işaretleri, delilleridir. Gerçekten başıboşluk, serkeşlik, serserilik medeniyetin zıddı şeylerdir. Medeniyet alametleri olan standardizasyon ise aynı zamanda medeniyetin çöküşünün başlangıcıdır. Çünkü artık ufuk sabitlenmiştir.
Her nedense standardizasyon, ufku sabitliyor, hayatı daraltıyor, inkişafı engelliyor. Standardizasyon medeniyetin ta kendisidir ama standardizasyonun, inşa faaliyetini daim kılacak, ufku sürekli genişletecek, hayatı dondurmayacak ve inkişafı engellemeyecek şekilde gerçekleşmesi şart. Bu durum medeniyetlerin en büyük handikapı… Bu handikapa düşmeyen medeniyet yok… Neden bu kadar umumi bir hüküm cümlesi kuruyoruz, çünkü tüm medeniyetler çöktü, öyleyse bu handikapı atlatabileni yok.
Bu handikapın ilk vurduğu hedef, akıldır. Standardizasyondan sonra inşa edilen “akıl formu”, gelişmeye mani olacak bir bünye halini alıyor. Medeniyetler normal insan tariflerini, “akıl formu” üzerinden yapıyor. Akıl formu orta zeka ile sabitlendiğinde, bunun dışındakiler hastalık teşhisi ile kliniklere taşınıyor ve ortada deha kalmıyor.
İslam medeniyet tasavvurundaki akıl, “akl-ı selim” terkibidir. Akl-ı Selim üzerinde hassasiyetle ve dikkatle çalışmak gerekiyor.
Selehattin Adanalı, neden bu konuyla ilgilenmiyorsun?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MERHABA

MERHABA
Psikiyatri, psikoloji ve Parapsikolojinin birçok dalında araştırmalarım var. Bu alanlarda sitede yazmaya başlayacağım.
Psikiyatri, kendini “tıbbi model” ile inşa eden, pozitif bilimler içinde bulunduğunu iddia eden fakat bir türlü ilmi bünyesini ikmal edemeyen bir alan. “Normal” ölçüsünü geliştiremeyen, ne var ki “normal” ölçüsünün tek sahibi gibi davranan tuhaf bir disiplin. Tetkik ve tenkit edilmeye şiddetle ihtiyacı var. Parapsikolojideki şarlatanlıkların birçoğu psikiyatride “bilimsellik” kisvesi ile yapılıyor, alakasız kalmak mümkün değil.
Parapsikolojiyi piyasadaki şarlatanlıklardan uzakta incelemek gerektiğini düşünen biriyim. Çalışmalarımı da bu yönde yapıyorum. Sitede yazılarımın yayınlanmasının esas sebebi de, işin şartlatanlık boyutundan uzak durma çabam oldu.
Doğrusu dünyada psikolojinin bile kendini hala tanımlayamadığını düşünüyorum. Psikolojinin kendini tanımlamayacağı bir ortamda, parapsikoloji çok fazla tanımsız kalır. Psikoloji biliminin altyapısı tamamlanmadığı için parapsikolojinin altyapısının tamamlanmış olma ihtimali yok. Bu sebeple parapsikoloji, limanı olmayan dalgalı denizde, pusulasız bir geminin yön tayin etmeye çalışmasına benzer bir halde yoluna devam ediyor.
Şarlatanlığın ve istismarın en derin ve en uç noktada yapıldığı bu alan, belki de hiç girilmemesi gereken konulardan oluşuyor. Fakat alakasız kalmak, insanların istismar edilmesine fırsat tanımak anlamına geliyor aynı zamanda. Bu sebeple ilgilenmek ve doğrusunun ne olduğunu göstermek şart…
Müslüman olmamız, sırtımıza, hayatı ve insanı İslam merkezinden görmek ve göstermek sorumluluğunu yüklüyor. İslam’ın parapsikoloji konularında nasıl bir altyapı hazırladığını bilerek bu konulara girmek doğru olur. Bu bağlamda, İslam’ın insan tezini bilmek ve anlamak gerektiği açık…
İslam’ın insan tezi ise derli toplu olarak sunulmuş değil. Yirminci asırda Müslümanların bu eksikliği, ciddi bir boşluk doğurdu. Yirmi birinci asrın da bu boşlukla geçmesine müsaade etmemek gerekiyor.
Türkiye’de “insan” meselesini derli toplu olarak açıklayan ve bu konuda çok sayıda kitap yazan kişi Haki Demir’dir. Bu siteye yönelmemin sebebi de zaten bu. Bir müddettir Haki Beyle e-mail yoluyla yaptığımız sohbetlerden ve kitaplarından anladığım kadarıyla, insan tezi olan tek yazar Haki Beydir. Parapsikoloji konusunda çerçeve oluşturma çabası, Haki Beyin kitapları ve yazıları ile mümkün görünüyor.

Share Button

İNSANIN RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

            İNSANIN
RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

 

            İnsan, iç
dünyasında sayısız süreçleri aynı zamanda yaşar. Fakat sayısız süreçlerin
temelde iki mecraya dâhil olduğu vakadır. Bu mecralar; ruhi-kalbi mecra ve
zihni-akli mecradır. Zihni-akli mecra her insanda (deli olmayanlarda) mutlaka
meydana gelir ve enfüsi (psikolojik) süreçler bu mecra içinde cereyan eder.
Buna mukabil kalbi-ruhi mecra her insanda meydana gelmeyebilir. Zira zihni-akli
mecra tabi olarak meydana gelirken, kalbi-ruhi mecra tabi olarak değil iradi
çabayla meydana gelir. İnsan ruhi-kalbi mecrayı açmak ve o mecrada mümkün olan
süreçleri yaşamak için fevkalade çaba göstermek mecburiyetindedir.

 

            İnsanın
zihni-akli mecrası, fizik dünya ile sınırlıdır. Aklın metafizik dünyaya dair
kabullere sahip olması, onları anladığı manasına gelmez. Bu nokta önemlidir.
Fizik ötesi âlemin varlığını kabul etmek başka o âleme seyahat etmek başka bir
şeydir. Akıl, insandaki tefekkür melekesi ise eğer (en kısa tarifidir aklın)
idrak edebileceği alan fizik dünya ile mahduttur. Fizik dünya ise imana konu
olmaz. İman fizik dünyanın ötesindeki hakikati konu edinir. Kısaca akıl, imanın
merkezine yolculuk etme imkânından ve maharetinden mahrumdur.

            Şeriat aklı
muhatap aldığına göre bu durum tezat teşkil etmiyor mu? Şeriat aklı muhatap
alıyorsa insana aklın kâfi gelmesi gerekmez mi? Akıl, insanın ruhi-kalbi
mecrasını açmadan ve bu mecradaki süreçleri yaşamadan İslam’ı ve hayatı
yaşamaya kafi gelebilir. Bu tür bir hayatı tercih edenler için bir problem de
yoktur. Fakat insanın kalbi-ruhi mecrayı iç dünyasında oluşturmadan yaşaması,
hayatın devasa bir boyutunu eksik bırakır.

Neyi eksik bırakır? Akıl, şeriata
muhatap olduğunda bilir ki, günah işlemeyecektir. Günahı işlememesi kâfidir.
Günah işlemeyi düşünmek günah değildir ve günah fiilini gerçekleştirene kadar
şeriatı ihlal etmez. Fakat ruhi-kalbi mecrayı açamamış ve orada mesafe alamamış
ise eğer, günah düşüncesinin gönlüne (kalbine) gelmesini (doğmasını)
engelleyemez. Günah düşüncesinin kalbe gelmesi, şeriat için günah değilse de
insanın kalbinin kirleneceği vakadır. Kirlenen kalbin insanın günahtan korunma
gücünü zafiyete uğrayacağı ise aşikârdır.

Başka bir ifade ile günah fiili insanın
kalbine doğuyor ve bu engellenemiyorsa ne kadar direnilirse direnilsin bir gün
günah işlemek durumunda da kalınıyor. Aslolan günah düşüncesinin kalbe
gelmesine mani olmaktır. Bu durumda (yani düşüncesi bile meydana gelmeyen)
günah fiilinin gerçekleştirilmesi ihtimali sıfıra yaklaşmış olur. Zihni-akli
mecranın mahiyeti ve aklın kudreti günahın kalbe gelmesine mani olamamaktadır.
Kaybedilen bu ve buna bağlı olarak daha neler…

            Akıl temel
anlama melekesi (merkezi) kabul edildiğinde, aklın sınırlarını bilmek fevkalade
önemli hale gelir. Akıl, ahlak ve hukuku, yani hayatın “nasılını” anlamaktan
aciz değildir. Bu manada şeriat akla hitap eder. Fakat akıl, hayatın “niçinini”
anlama imkânına ve kudretine sahip değildir. Bahsini ettiğimiz hayat, Müslüman
hayatıdır. Müslüman hayatının niçin sorusu, cevaplarını fizik gerçekliğin
ötesinde verir. Niçin sorusu zincirleme sorulduğunda varacağı nihai nokta,
tevhiddir. İşte niçin sorularının zincirleme sorulacağı güzergâh, tecrit güzergâhıdır.
Tecrit güzergâhı ise tenzih güzergâhının paralelinde devam eden kaldırım
gibidir. 

            Akıl tecrit
güzergâhında bir müddet yol alabilir fakat tecrit güzergâhı ile tenzih güzergâhı
bir müddet sonra birleşir. Akıl, tecrit güzergâhında ancak bu güzergâhın tenzih
güzergâhı ile birleşebileceği noktaya kadar yol alır. Tecrit güzergâhı ile
tenzih güzergâhı birleştiğinde akıl seyahatine son verir ve orada durur.
İnsanın zihni-akli mecrasının müntehası burasıdır. Tevhidin hakikatine ise bu
noktada ulaşmak kabil değildir. Müslüman, bu noktadan ileriye gidemese ve
hayatı bu noktaya kadar hakkıyla yaşasa mesuliyetini yerine getirmiş olur.
Çünkü şeriatın teklifi buraya kadardır ve bundan sonrasını şart kılmaz. Fakat
insanın buradan daha ileriye gidebilme imkânı varsa ve gitmiyorsa, bilmelidir
ki, hayatı yarım yaşamıştır.

            Şeriat’ın
teklifinin buraya kadar olması, hukuki teklif cihetiyledir. Ahlaki teklifler
(tavsiyeler) bu noktada durmaz ve devam eder. Zaten ruhi-kalbi mecra ahlaki
teklif ve tavsiyeler istikametinde devam etmektedir. Ahlak ne kadar lazımsa
ruhi-kalbi mecra da o kadar şarttır. Şeriat’ın (İslam hukukunun) muhtevasını
İslam ahlakının oluşturduğu dikkate alınırsa ne kadar önemli olduğu da
anlaşılır.

 

*

 

            Şeriat,
akla hitap eder ve aklı mesul tutar. Bu manada Şeriat, insanın (Müslüman’ın)
zihni-akli mecrasında akar. Şeriat bu mecranın ana kaynağı olmalıdır. Buna
paralel olarak da tasavvuf, insanın ruhi-kalbi mecrasında akar. Daha doğru
ifadeyle tasavvuf, insanın kalbi-ruhi mecrasını açar.

            Şeriat,
insanın zihni dünyasını (yani tefekkür dünyasını) tanzim eder. Tefekkür
dünyasının temel ölçülerini ve sınırlarını tayin ederken, tefekkür faaliyetinin
esaslarını ve usulünü gösterir. Hayatın inşa edileceği alanı çerçeveleyerek
insanın tefekkür dünyasına sunar. İnsan bu hayat alanı içinde kalmak kaydıyla
hiçbir müdahaleye maruz kalmadan yaşama imkanına sahiptir. Tam bu noktada
önemli bir soru vardır ve sıklıkla sorulur. Öyleyse tasavvufa ne gerek var?
Öyle ya insanın hayatını inşa edeceği alanı çerçeveleyip önüne koyan şeriat
varsa, başka bir ifadeyle insanın fikir ve fiil alanını tanzim ve tayin eden
bir disiplin (şeriat) varsa tasavvufa neden gerek var? Bu soruyu umursamamak,
ciddiye almamak, cevap vermemek şeriatı hafife almak demektir. Bir Müslüman
böyle bir şey yapmaz. Bu soru ciddi olarak gündeme alınmalı ve cevabı tatmin
edici şekilde verilmelidir.

            Şeriat,
hayatın genişliğine alanını ve bu alanın ölçülerini verir. Tasavvuf ise hayatın
derinlik boyutu ile ilgilenir. Tasavvuf, şeriatın tek noktasını ihmal ve imha
etmeden, sınırları taşmadan ve taşırmadan, temel ve teferruattaki tüm
ölçülerini en hassas şekilde muhafaza ederek açtığı mecra ile tüm bunların
muhtevasında bir akış meydana getirir. İnsanın ve hayatın derinlik boyutu,
şeriatın tüm ölçülerinin muhtevasında mevcut bulunan hakikat arayışının güzergâhını
gösterir ve öğretir. Tasavvufla ilgili temel yanlışlardan birisi tam bu noktada
kendini göstermektedir. Şeriatın dışındaki hiçbir şey tasavvufun içinde olmaz.
Tasavvuf, şeriatın derinliğine doğru mana ve hikmet arayışını mümkün kılacak
bir güzergâhın inşasıdır. Bu güzergâhta (veya mecrada) yol alabilmek ancak
kalbi-ruhi sürece giren insanların maharetidir.

Namaz farzdır. Bu şeriat’ın hükmüdür.
Bilinen usulü ile namaz kılındığında emir yerine getirilmiş ve mesuliyet ifa
edilmiş olur. Fakat namazda dil fatihayı okurken gönül alacak-verecek hesabı
yapılıyorsa, insanda bir problem vardır. Namazın rükünlerine riayet edilmiş
olması şeriatın emridir ve bu emrin yerine getirilmiş olması kâfi görülüyorsa,
insanın ruhi-kalbi mecrasının açılmadığı anlaşılır.

Namaz kılmak, tevhide insanın şehadet
etmesidir. Secde, tevhidi tasdiktir. Fakat alnını secdeye koyan kişinin
kafasının içinde (veya gönlünde) sevgilisinin/nişanlısının davranışları tur
atıyorsa o kişinin neye şehadet ettiğini merak etmesi gerekmez mi? Ruhi-kalbi
mecrayı umursamayanların bu problemi çözebilecek bir usul teklifi var mı?

 

*

 

            Tevhid,
İslam’ın özüdür. Bu dünyada aranabilecek tek hakikat, tevhiddir. Tevhid ise
tenzih marifetiyle kabildir. Tenzihsiz tevhid çabası, panteizmden ibaret kalır.
Panteizm, küfürdür. Tasavvuf, tenzih güzergâhını açan disiplindir. Tenzih
güzergâhı ise ancak ruhi-kalbi mecrada mümkündür. Zihni-akli mecra, tenzih
güzergâhını taşıyamaz. Zira insan zihni ve aklı mahdut ve bazı marazlarla
maluldür.

 

 

 

 

 

 

 

Share Button