Etiket arşivi: Recep Tayyip ERDOĞAN

NİYE SEVDİK UZUN ADAMI?

NİYE SEVDİK UZUN ADAMI?

Niye sevdik bu adamı? Tanışıyor muyuz, hususi bir münasebetimiz mi var, yoksa bir menfaatimiz mi var? Hayır. Akparti üyesi bile değiliz, hükümetle herhangi bir ihale pazarlığımız yok, hiçbir menfaat bağımız (hamdolsun) bulunmuyor. Kendi maişetimizi kazanıyoruz, makarna ve kömür ihtiyacımız da olmuyor çok şükür. Öyleyse niye sevdik?

İşin sırrı bu soruda… Bu ülkede, menfaati olmayanların Erdoğan’ı sevmeyeceğini düşünenler, menfaatlerinden başka hiçbir şeyi sevmeyenlerdir. Menfaati olmayan birine selam bile vermeyenler, herkesi kendileri gibi gördükleri için, Erdoğan sevgisini muhakkak bir menfaat ile açıklamak hafifmeşrepliğine yakalandılar.
NİYE SEVDİK UZUN ADAMI? yazısına devam et

BİR AHMET ALTAN PORTRESİ

BİR AHMET ALTAN PORTRESİ
Ahmet Altan, Taraf Gazetesindeki köşesinde, bir portreyi çizmek için fırça (kalem) sallıyor. Öncesini hatırlamıyorum ama Taraf Gazetesi çıkmaya başladığından beri aslında aynı portreyi çizmeye çalışıyor. Bu portreyi tanımaya ihtiyacımız var. Portreyi tanımadığımız için, değiştiğini zannediyoruz, oysa Altan değişmedi, portrenin yekununu görmeyenler değiştiğini zannediyor.
Önce portrenin ideolojik arka planına bakalım.
Ahmet Altan (aslında tüm Altan ailesi), her şeyin en iyisinin batıda olduğuna iman etmişlerdir. Bu o kadar sağlam bir imandır ki, batının hukuk, siyaset, iktisat ve hatta sanat metinlerini tercüme etmek onlar için kafidir. Aynıyla almakta bir mahzur yok aksine azami fayda vardır. Ferd, cemiyet, devlet, hayat, siyaset ve daha sayısız konuda hiçbir fikir sahibi olmamak, fikir sahibi olmaya ihtiyaç duymamak, bir yerde (batıda) stok halinde bulunduğunu düşünmek, kurtuluşun, onların birebir nakliyle mümkün olacağına iman etmek… Bu tespitler için delile ihtiyacı olanlar, Taraf gazetesindeki köşesini, geriye ve ileriye doğru okuyabilirler, geçmiş sayılarda mebzul miktar olduğu gibi, gelecek sayılarda da mebzul miktar bulacaklarından şüpheniz olmasın. Geçmiş sayılar neyse de, gelecek sayılarda olacağını nasıl biliyoruz, kahinlik mi yapıyoruz? Hayır, sadece bir insanın inandığını söyleyeme devam edeceğini kayda geçiyoruz. BİR AHMET ALTAN PORTRESİ yazısına devam et

ERDOĞAN’IN DANIŞMAN STRATEJİSİ

ERDOĞAN’IN DANIŞMAN STRATEJİSİ
Kamuoyundan takip edebildiğimiz kadarıyla Erdoğan’ın danışman listesi çok kabarık. İhtimal ki kamuoyunda duyulmayan ve tanınmayan danışmanları da var. Danışman listesi incelendiğinde görülen bazı hususiyetler var. Daha önceki başbakanların danışman kadrosunda olmayan bazı hususiyetler…
Öncelikle Erdoğan, sanki danışmanlık müessesesini yeniden oluşturmuş, yeni bir mana yüklemiş, yeni fonksiyonlar kazandırmış. İlk dikkati çeken hususiyet, danışman kadrosundan ikinci bir kabine inşa etmiş olması… İcrayı elinde tutan bir kabinesi mevcut ama buna paralel olarak gölge bir kabine de teorik çalışmalar yapmak üzere teşkil edilmiş. Gölge kabine, galiba icracı kabineyi teftiş ediyor. Fiili bir teftiş değil tabi ki, fikri bir teftiş. Yani yapılan ve yapılacak işler hem icracı kabinede değerlendiriliyor hem de gölge kabinede… Konuya bu cihetten bakıldığında ülkede iki kabine var. Muhalefetin oluşturması gereken “gölge kabineyi” de Erdoğan oluşturmuş. Ülkede neden muhalefet olmadığı da böylece anlaşılıyor.
Danışman kabinesi, icracı kabinenin yanlış yapmasına mani olduğu gibi aynı zamanda onları motive ediyor. İcracı kabine üyeleri biliyor ki, alternatif kabine hazır. Bu durumda tam kapasite çalışmaktan başka çareleri kalmıyor. Hatta kapasitesi düşük olanlar, makamlarını muhafaza etmek için kendilerini aşmak durumunda kalıyorlar. Aşamayanlar ise zaten gidiyor. Böylece azami faydayı elde etmiş oluyor.
Danışman kabinesi, icracı kabineye veya bürokrasiye insan kaynağı oluşturuyor. Bir müddet danışmanlık kadrosunda tutulan kişilerin çapları, ufukları, vukufiyetleri, uzmanlıkları vesaire test edilmiş oluyor. Muhtemelen en mühim test konusu da şahsiyet terkipleri… Erdoğan danışmanlarının şahsiyetlerini takip ediyor ve tanımaya çalışıyor olmalı. Dünyanın bir tarafı (batısı) çöker, diğer tarafı ise ayağa kalkmaya çalışırken bu gelişmelerin orta yerinde olan Türkiye’yi idare etmek fevkalade zordur. Girift milletlerarası münasebetleri idare ederken, ülkedeki dengeleri de gözetmek hakikaten yorucu bir iştir. En zoru da bütün bu işler arasında iyi bir kadro kurmak ve insan kaynaklarını oluşturabilmek… Galiba Erdoğan danışman kadrosu marifetiyle bu işi yapıyor.
Danışman kabinesi, ülkenin zeka, akıl ve ihtisas kaynaklarını tespit etmek ve harekete geçirmek için kullanılıyor. Hükümetlerin halka karşı birinci mesuliyetleri, ülkeyi “iyi ve doğru” idare etmektir. Bunu yapabilmenin birinci şartı, ülkedeki insan kaynaklarını taramak ve ehil olanlarını seçebilmektir. Oysa insan başbakan da olsa kendi çevresinden ibarettir. Hiç tanımadığı insanlarla ülke yönetmek gibi ağır ve mesuliyetli bir işin altına girmesi beklenmez. İnsanın çevresi ne kadar geniş olursa olsun, Türkiye gibi bir ülkeyi idare etmeye kafi insan kaynağına sahip olamaz. Diğer taraftan, ülke yönetimini kendi çevresindeki sınırlı insan kaynaklarıyla gerçekleştirmek, basiretsizlik ve ufuksuzluk olur. Olur da, insan kaynaklarını tespit etmek fevkalade zordur. Hangi tarafından bakarsanız bakın, zor… Danışman kabinesi, bu zorluğu nispeten hafifletiyor olmalı.
Danışman kabinesi, ülkedeki muhalefet edebilecek insan kaynaklarını çevresinde toplamak gibi bir stratejiyi de ihtiva ediyor. Fikir, ilim, sanat adamları ve çevrelerinde müessir olan insanlar, potansiyel muhalefet kaynaklarıdır. Ülkeyi ne kadar iyi yönetirseniz yönetin, neticede yanlışlar yapacaksınız. Yanlış yapmak kaçınılmaz bir haldir ve doğrusu bunun çaresi ve formülü bulunmuş değil. On tane işin sekizini doğru yapmak fevkalade bir başarıdır ama yanlış olan iki işi tenkit edecek ve muhalefet yapacak insanların çıkacağı malum. Gerçekten yanlış yapılan işlerin tenkidi ve bu yanlışlar üzerine kurulan muhalefet tesirli olur. Muhalefet edebilecek insan kaynaklarını danışman kadronuza kattığınızda, muhalefet ortadan kalkıyor. Danışmanların, Erdoğan’a danışman olmak gibi bir statü karşılığında muhalefetten vazgeçtiğini mi söylüyoruz? Doğrusu bu yaklaşım biraz insafsız olur. Zira Erdoğan, “fikriniz varsa, buyurun, söyleyin, tatbik edelim” diyordur. Bir kişi “yeminli muhalif” değilse, bu teklif karşısında danışmanlığı kabul ediyor. Yani sadece tenkit ve muhalefet değil de, bir fikri ve teklifi olan insanlar, kendilerini dinleyen bir başbakanın yanında olmaktan imtina etmiyorlar. Herhangi bir fikri ve teklifi olmayan fakat yeminli muhalif olan kişilerin dışarıda kalması tabii bir durum… Böylece ülkede neden muhalefet olmadığı/kalmadığı anlaşılıyor. Çünkü Erdoğan, aklı, fikri ve teklifi olanları çevresinde topluyor. Muhalefet partilerine kalan bakiye ise, fikirsiz, donanımsız fakat ezberci ve yeminli muhalifler oluyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın ve Akparti’nin alternatifi oluşmuyor.
Danışman kabinesi, ülkede üretilebilen fikirlerin birçoğuna ulaşmayı ve onlardan faydalanmayı mümkün kılıyor. Bir ülkedeki başbakan ve hükümetin, yoğun çalışma temposu içinde fikir üretmesi fevkalade zor. Oysa ülkenin çok sayıda fikir, ilim ve aksiyon adamı var. Bunları bir yapı içinde toplamak ve fikirlerinden faydalanmak gerekir. Bunun birçok yolu ve usulü vardır muhakkak… Birisi de danışman kadrosu olmalı. Erdoğan da bu yolu kullanıyor gibi görünüyor.
Bir hükümetin yapması gereken işlerden birisi (belki de en önemlisi), ülkenin ürettiği fikirlerin uygun olanlarını tespit ve tatbik etmektir. Hiçbir hükümet, ülkede üretilememiş olan bir fikri tatbik etmediği için mesul tutulamaz. Neticede ülkenin ufku neyse hükümet de ondan mesuldür. Hükümetin de fikir üretmesi gerektiği doğru… Fakat hükümet üyelerinin de ülkenin ufkunda dolaşacakları vaka… Bu sebeple hükümetlerin mesuliyeti, ülkenin ufku ile sınırlıdır. Fakat ülkenin ufkundaki tüm fikirleri tespit etmek için mecralar, mekanizmalar ve müesseseler oluşturmak hükümetin vazifesi ve mesuliyetidir. Ülkemizde bu tür faaliyetlerin altyapısının olmadığı malum… Anlaşılan Erdoğan bu imkanı danışmanlar kadrosu ile oluşturmaya çalışıyor.
*
Erdoğan ve hükümetinin birçok tatbikatına baktığımda böyle orijinallikler görüyorum. Fakat gördüğümü düşündüğüm orijinalliklerin tamamı Erdoğan ve hükümetinde var mı yoksa bunların büyük kısmı zihnimin yanılgısı mıdır, emin olamıyorum. Hakikaten gördüklerimi düşündüğüm orijinallikler doğru ise, bundan sonra yapılması gerekenler şunlar olmalı…
*
Milletlerarası danışman kadrosu oluşturmak… Türk hariciyesinin alaka seviyesine göre ilk dairesinden başlamak üzere milletlerarası danışman kadrosu oluşturmak. Bu yapılmaya başlandığında, milletlerarası kabinenin nüvesi teşkil edilmeye başlanmış olmaz mı?
Öncelikle Türk dünyası ve İslam dünyasındaki her ülkeden danışmanlar oluşturmakla başlanabilir. Mesela Endonezya ile münasebetleri yürütmek için o ülkeden danışmanların bulunduğunu düşünebiliyor musunuz? Bu ufuk, samimi münasebetler kurmak şeklinde olursa, bu ülkelerdeki danışmanlar, Türkiye merkezli milletlerarası organizasyonların insan kaynaklarını teşkil etmezler mi?
Mübalağa yapmaya lüzum yok ama konunun ufkunu ifade etmek için söyleyelim ki, böyle bir çalışmanın neticesi “dünya kabinesi” temrinleri yapmak değil midir? Fazla mı büyük oldu? Yahu bu ülkede büyük düşünmenin önü neden bu kadar kapalı? Yapılırsa bir zararı mı olur?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

GÜÇLÜ, AKILLI VE ADİL OLABİLMEK

GÜÇLÜ, AKILLI VE ADİL OLABİLMEK
Liderlik, güçlü, akıllı ve adil olmayı gerektirir. Liderliğin bunlardan başka hususiyetleri de olduğu doğru. Fakat özet olarak söylemek lüzumu hasıl olduğunda diğer özelliklerin tamamını bu üç hususiyette cem etmek mümkündür.
Güçlü olmak öncelikle “ruhi gücü” ifade eder. Ruhi güç, yani güçlü ruh… Ruhi ve zihni güç kaynaklarının dışında bulunan siyasi, içtimai, iktisadi, askeri güçler, insanı “güçlü” kılmaz. Bu güçler korkak bir insanın eline geçerse eğer, saldırgan fakat zayıf bir kişilik ortaya çıkar. Saldırganlığı, iç dünyasındaki korkudan ve dış dünyadaki imkanlarından kaynaklanır. Yeryüzünün en saldırgan kişilik çeşidi de budur. Bu tür insanların “adil” olabilmek için gereken ruhi ve zihni altyapıları yoktur, umumiyetle diktatör olurlar.
Güçlü ruhun birçok özelliği vardır. Dikkat çekici olanı iki tanedir. Birisi, mizaçtan kaynaklanan “cesaret”tir. Yani ruhun, tabiaten cesaretli olmasıdır. İkincisi ise iman… Birincisi vehbi, ikincisi ise kesbidir. Her türlü iman cesaret kaynağıdır ama hususen ahiret inancını da ihtiva eden iman, sınırsız bir cesaret kaynağıdır. İmanın hakikatini gösteren ve insan ruhuna üfleyen İslam imanı, misilsiz bir cesaret kaynağıdır.
Cesaret ile iman arasındaki münasebet calib-i dikkattir. Her nedense korkakların imanı sağlam olmuyor. Nerdeyse korkağın imanı olmaz demek noktasına geliyoruz. Lakin İslam, tüm insanlığa hitap ediyor. Dolayısıyla bunu söyleyemiyoruz. Aynı zamanda da biliyoruz ki, korkağın imanı, sayısız illetle malul halde. Aslında ise iman, en korkak insanı bile en cesur insan haline getirir. Demek ki, günümüz insanlarında iman zafiyeti var.
Cesaret ile iman aynı kişide toplandığında ise harikulade bir terkip meydana geliyor. Öyleyse, iman zafiyetinin olduğu günümüzde aramamız gereken insan çeşidi, hem mizacen cesaret sahibi ve hem de iman sahibi insanlardır.
*
Korkağın imanı olmaz deme imkanımız yok ama korkağın aklı olmaz deme imkanımız var. Zira mizacen korkak olan ve iman marifetiyle de cesareti üretememiş olan insanların zihni evreni, sağlam, güçlü ve geniş ufuklu bir akıl inşa edilmesini mümkün kılmaz. Muhalfarz böyle bir akıl meydana gelse bile sağlıklı şekilde faaliyet gösteremez.
Cesaret gibi korkaklık da tüm zihni evreni etkiler. Korku, zihni evrenin “kara delikleridir”. Zihni evrendeki her şeyi vakumlar. Aşırı korkak olan insanların zihni evreninde tefekkür faaliyeti meydana gelemez. Korku, tehlikeleri mübalağalı şekilde büyütmek, imkan ve kudreti ise mübalağalı şekilde küçültmek gibi bir fonksiyon görür. Sağında “dev aynası” solunda ise “cüce aynası” vardır. Tehlikeleri (veya düşmanı) dev aynasında, imkan ve kudretini ise cüce aynasında görür. Cesur insanın da sağında ve solunda dev aynası ile cüce aynası vardır ama cesaret, tehlikeleri cüce aynasında, imkanları dev aynasında gösterir. Bu manada cesaretli insanın da akıllı davranmama ihtimali vardır. Fakat cesaretli insanın zihni evreninde sağlıklı bir akıl inşası mümkündür. Sağlam bir akıl inşa edilmişse normal aynalar kullanma imkanı cesaretli insanda mevcuttur. Fakat korkak insan asla normal aynayı tanımaz.
Gelişmiş ve güçlenmiş bir akıl, doğru teşhisler yapabilir, doğru tekliflerde bulunabilir, doğru hamleleri gerçekleştirebilir.
Allah, ümmeti ve insanlığı güçlü ruh ve gelişmiş akıl sahiplerinin zalim olmasından korusun. Bunun yakın tarihte misalleri var. Devrim adına on binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insan katleden diktatörleri insanlık yirminci asırda gördü.
Diğer taraftan güçlü bir ruh, gelişmiş bir akıl, adil olma imkanına sahiptir. Korkakların ve akılsızların adil olma imkanı asla yoktur. Adil olmak, güçlü ruh ve yüksek akıla yakıştığı kadar hiçbir şahsiyet çeşidine yakışmaz.
Tayyip ERDOĞAN’IN neden başarılı olduğunu bir de bu açıdan değerlendirmekte fayda var. Hükümeti kurarken, başarılı olan bakanları muhafaza etmesi ve başarısız veya yetersiz olanları tasfiye etmesi, bu özellikleri çağrıştırıyor. Başarılı olanları muhafaza etmesi gelişmiş aklın, başarısız olanları tasfiye etmesi ise (dengelere rağmen) güçlü bir ruh ve keza gelişmiş bir akıl sahibi olduğunu göstermez mi? Güçlü ruh ile beraber siyasi, iktisadi ve içtimai güç birleştiğinde, dengeleri gözetmek zorunda kalmadan adil ve doğru işler yapabilme imkanı veriyor. Gelişmiş akıl da doğru kararı almanın zihni evrenini oluşturuyor.
Bu yazı tabii ki Tayyip ERDOĞAN’A methiye için yazılmış değildir. Eldeki mevcut misal üzerinden “mevzuu” anlatmaya çalışıyoruz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

TÜRKİYE SİYASİ HARİTASI VE GENEL SEÇİM

TÜRKİYE’NİN SİYASİ HARİTASI VE GENEL SEÇİM
Türkiye’nin ana siyasi mecraları belli oldu. Müslüman, mütedeyyin, mukaddesatçı, muhafazakâr, gelenekçi gibi isimlerler kendilerini ifade eden halk kütlelerinin aktığı İslam merkezli mecra… Kendilerini, ateist, Kemalist, laik, modern, çağdaş, solcu, sosyal demokrat, komünist, ulusalcı Türkçü olarak ifade eden batılılaşmış ulusalcıların aktığı mecra… Kendilerini, milliyetçi Türkçü, Turancı, Türk-İslam sentezci gibi isimlerle ifade eden kâfi derecede batılılaşamamış milliyetçilerin aktığı mecra…
Birinci mecranın döküldüğü siyasi havzalar, Akparti, Hasparti, SP ve BBP… Bu havzaların derya olanı, Akparti… Diğerleri bu gün itibariyle ancak çocukların oyuncak gemi yüzdürecekleri su birikintileri büyüklüğünde…
İkinci mecranın döküldüğü siyasi havzalar, CHP, DSP ve sair sol partiler. Bu mecranın da deryası CHP… Geri kalanı keza oyuncak gemi yüzdüren çocukların oyun alanı.
Üçüncü mecranın döküldüğü siyasi havzalar, MHP ve ismini hatırlamadığımız birkaç parti.
Kürt Ulusalcıların hangi mecrada aktığını tespit biraz zor… Mahiyet olarak ikinci mecraya da yakışıyor, üçüncü mecraya da…
*
İslam merkezli mecranın seçmen (oy) ufku, % 50 civarında görünüyor. Ulusalcı mecranın seçmen ufku, % 30 civarında görünüyor. Kürt ulusalcıları bu mecraya eklediğimizde % 35 gibidir. Üçüncü mecranın seçmen ufku % 20, Kürt ulusalcıları bu mecraya eklediğimizde ise % 25 civarındadır. Kürt ulusalcıları hangi mecraya ekleyeceksek, diğer mecradan o kadar düşmeliyiz.
Ana siyasi mecralarda akan siyasi görüş çeşidinin teke inmesi ihtimali fevkalade azdır. Siyasi görüş teke inse bile, siyasi parti ve siyasi organizasyonlar teke inmez. Bu sebeple ana siyasi mecralardan birinde akan siyasi görüş çeşitliliği tek havzada birikmez. Dolayısıyla bir partinin (siyasi havzanın), siyasi mecrada akan tüm çeşitliliği kendinde cem etmesi beklenmez. Bu durum, ilgili siyasi mecranın toplamını, o mecrada akan her parti için “ufuk” haline getirir.
Bir siyasi partinin, içinde aktığı siyasi mecranın tamamını kendi havzasında toplaması beklenmez. Bu ihtimal, insanın ve siyasetin tabiatına mugayirdir. Fakat bu ihtimalin gerçekleşmesi mümkündür ama hususi şartlar ister. Fevkalade şartlarda bu ihtimalin gerçekleşmesi mümkün, misalleri de vakidir. Fevkalade şartların izahı bu yazıyı aşacak çaptadır. O şartlardan sadece bir tanesine (ki en mühimine) kısaca temas edelim. Liderlik… Bir partinin, içine bulunduğu mecranın ufkuna ulaşması, ancak liderinin, muhalif siyasi düşünce mensupları tarafından da takdir edilmesine bağlıdır. Hangi manada? Sadece liderlik manasında…
Kamuoyu araştırmalarının “en beğendiğiniz lider kim?” sorusunun cevaplarına ve muhalif siyasi düşünce mensuplarının (ilim, fikir ve sanat adamları, gazeteciler, siyasetçiler) konuşma ve yazılarına bakıldığında açık ara Recep Tayyip ERDOĞAN’IN bu noktaya geldiği görülüyor. Anlaşılıyor ki, Akparti, 12 haziran genel seçimlerinde % 50 psikolojik sınırı zorlayacak.
Soru şu; Akparti, içinde aktığı mecranın ufkuna ulaşırsa, aynı mecradaki diğer siyasi partilerin oylarını mesela sıfırlayacak mı? Eğer Akparti % 50 civarında oy alır da, mecranın diğer partileri geçen seçimdeki oy toplamını tekrar alırsa, birinci siyasi mecranın ufku genişlemiş demektir. Siyasi mecranın ufkunu genişletme payesi de Erdoğan’a ait olacaktır. Doğrusu siyasi mecranın ufkunu genişletebilmek, büyük başarıdır.
*
CHP’NİN % 30 oy alacağından bahsedenler, siyasi matematik bilmeyenler veya Kılıçdaroğlu’na “veli” muamelesi yapacak kadar mübalağa yapanlardır. Veya Kürt ulusalcıları CHP’ye oy verecektir. Bu tür ittifakın ayak izleri görünüyor ama bağımsız adaylardan dolayı Kürt ulusalcılar tüm oylarını CHP’ye veremeyeceklerdir. CHP’nin % 30 oy alma denklemi, Kürt ulusalcılar ile Türk milliyetçilerden ciddi oranlarda oy almasıdır.
MHP alt ufkunda (kemikleşmiş oy oranında) gezindiğine göre, CHP’ye buradan oy kayması beklenir. Fakat MHP’den ayrılacak oyların Akparti’ye gitme ihtimali, CHP’ye gitme ihtimalinden az değil. Akparti’ye giden MHP oyu, CHP’ye giden MHP oyundan fazla olur. Zaten Akparti’nin kendi mecrasının ufkunu genişletmesinin birinci sebebi de MHP oylarını kendi havzasına taşıyor olmasıdır.
*
“Yüzde elliye ulaşmış bir Akparti’ye karşı Müslümanların tavrı ne olmalıdır?” sorusunun cevabı, seçimden sonra…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com