Etiket arşivi: risalet

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER
Hikmet anlayışı ve arayışı bittiğinden beri İslami tefekkür tıkandı, tükendi. Hikmet arayışı bitince, tarih, hadiseler silsilesinden, fikir ise metnin lügat çözümünden ibaret hale geldi. Böylece fikrin muhtevasında, hadiselerin kader sırrında mahfuz manalarının keşfi tecessüsleri tahrik etmez oldu, ruhlar, keşif hamlesi gibi insan asaletinin asli unsurunu kaybetti. O kadar ki Asr-ı Saadet bile hadiseler silsilesi halinde okunmaya başlandı, sahabe-i kiramın hayatı ise tarihin bir döneminde yaşamış insan kalabalığının psikolojik tezahürleri olarak görüldü.
Hikmet anlayış ve arayışıyla raşit halifelere baktığımızda ne görürüz? Raşit halifelerin temayüz etmiş vasıflarının İslam’ın ana sütunlarını temsil ettiğini, hatta hilafet sırasının da Müslüman şahsiyetin terkip unsurlarının ehemmiyet sıralamasını gösterdiğini farkederiz.
Sadakat (ve rikkat), adalet (ve celadet), haya (ve ahlak), ilim (ve akıl)… Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA), Hz. Osman (RA), Hz. Ali (RA)…
Müslüman şahsiyetin terkibindeki ilk sütun sadakattir. Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize sadakat… Allah’a ve Resulüne sadakat, imanın ta kendisidir. Bu manada sadakat, imanın tefsiridir. Kişinin iman ettiği nasıl belli olur? Allah’a ve Resulüne sadakat ile… Sadakat (iman) yoksa adalet, ahlak, ilim yoktur, zaten bu halde izahı da yoktur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-
Sahabe-i Kiram, Risalet’ten sonra İslam’ın insanlar tarafından tatbik edilebileceğini gösteren mümtaz kadrodur. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihalinden sonra, İslam’ın, Müslümanlar tarafından tatbik edilebileceği gösterilmeliydi. Sahabe-i Kiram, Risalet olmadan, İslam’ın tatbik edilebileceğini gösteren, bu sebeple de dinin tarihteki tabii akışını gerçekleştiren muhteşem nesildir. Bu mevzuu izah etme ihtiyacımızın bir sebebi de, Şia’nın, “İmamet” anlayışındaki tabii ve insani hususiyetlerin dışına savrulmasıdır. Şia ile başlayan fakat sadece Şia’da kalmayan bu yanlış anlayış, hem tarihte hem de günümüzde ciddi marazlar üretmiştir. Şia’daki imamet müessesesi, “söylediği ve yaptığı her şey doğru olan, bu sebeple itaati vacip kılınan, sözü Hadis-i Şerife, tatbikatı Sünnet-i Seniyyeye denk hale getirilen, dolayısıyla insanüstü bir varlık olan imam” tarafından temsil edilmektedir. Bu hal, bir taraftan insani altyapıyı imha etmekte, Müslümanları, “velayet altına alınması gereken” zavallı varlıklar olarak görmekte, seksen yaşına varmış bir alimin bile “velayet-i fakıhe” itaatini zorunlu kılmaktadır. İnsani altyapıyı imha ettiği gibi, İslam’ı da yanlış anlamakta ve yeni bir din inşa etmekte, kaçınılmaz olarak bir “ruhban sınıfı” üretmektedir.
Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin devr-i saadetlerinde, Müslümanlara düşen mesuliyet, O’na mutlak itaatti. Risalet, “iman mevzuu” olduğu için, ona itiraz etmek, imansızlıktı. Sahabe-i Kiram, Risalet’e olan mutlak itaat ile Riyasete olan nispi itaati, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihallerinden sonra göstermiş, ikisinin aynı şey olmadığını bizzat hayatı ve tatbikatı ile ölçülendirmiş, kendilerinin Risalet’e olan mutlak itaatlerini, kendileri halife olduklarında Müslümanlardan talep etmemiştir. Riyasetin Risalet’in içinde eridiği Asr-ı Saadette mutlak itaati iman mevzuu olarak kabul ve tatbik etmiş olan Sahabe-i Kiram, o kritik geçiş sürecini en harikulade şekilde idare etmiş ve İslam hukukunun Riyaset faslını başarıyla inşa etmiştir. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3- yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-
Saf mananın anlaşılması saf idraktir. Saf idrak, ruhi idraktir. Saf mananın saf haliyle anlaşılması, anlaşılması için başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaması, ancak ve ancak Risalet tedrisatı ile kabildir. Müderrisi Risalet olmayan hiçbir tedrisatta, talebinin istidaları ne kadar keskin, zekası ne kadar yüksek olursa olsun, saf mana saf haliyle idrak edilemez. Bunun aksini iddia etmek, Risalet’in müderrisliğini, diğer müderrislerle, Risalet tedrisatını, diğer tedrisatlarla denkleştirmektir. Fahri Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın müderrisliği, Risaletine aittir. Herhangi birisi kendi müderrisliği ile O’nun müderrisliğini mukayese ederse, Risalet iddiasında bulunmuş olmaz mı, başkasının müderrisliğini O’nun müderrisliği ile mukayese ederse ona Risalet atfetmiş olmaz mı?
Sahabe-i Kiramın büyüklüğünün bir hikmeti de, Risalet’e talebe olmaktır, O’nun tedrisatından geçmektir. Risalet tedrisatı, saf mananın talim ve terbiyesidir. Evet, Sahabe-i Kiram saf manayı idrak etme imkanına (istidadına değil) maliktir, sebebi de müderrislerinin Risalet olmasıdır. Bu mesele, Sahabe-i Kiramın mizaç hususiyetlerinden müstakildir ve müderrisinden menkuldür. Sahabe-i Kiramın kıymeti, her cihetten O’na bağlanır, O’na irca edilir, O’na nispet edilir. Bu sebeple Sahabe-i Kiramın kıymeti tartışma dışıdır. Sahabe-i Kiramı tartışmaya açma cüretinde bulunanlar, onların “insan” olduğunu ve hata yapabileceğini söyleyerek mevzua girerler. Bu bakış ve anlayışın yanlış tarafı, Sahabe-i Kiramı, kendi merkezinde değerlendirmektir, oysa Sahabe-i Kiram Risaletin talebesidir, kıymetini Risaletten alır. Mesele hata yapıp yapmayacakları değil, saf mana müderrisinden, saf mana talimi almış olmalarıdır.
İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3- yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-6-BİRİNCİ KISIM ÜÇÜNCÜ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-6-BİRİNCİ KISIM ÜÇÜNCÜ SORU
SORU
3-Fahri Kainat Aleyyisselatü Vesselam Efendimizin, Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olması, ilk yaratılan ruh (nur) olmasındaki “yakınlıktan” mı kaynaklanıyor? İlk yaratılan nur (ruh) olması, başka hiçbir şey yokken ikisinin varlığına delalet ediyor olmalı, dolayısıyla bu hal izahsız bir “yakınlık” ifade ediyor, böyleyse, o ruhun (nurun) Allah Azze ve Celle’ye miraçtaki kadar yakın olması, tabiatı gereği mümkün olan işlerden midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soruda tecessüsü harekete geçiren nokta, miraçtaki ihsanın kaynağını tespit ve anlama çabasıdır. İlk yaratılan varlık olması, tabii ki en büyük “ihsan”dır, miraçtaki yakınlık, yaratılmadaki ihsanın tabii neticesi midir yoksa miraç ayrıca mı ihsandır?
Aslında soruyu bile doğru düzgün soracak mecalimizin olmadığı bu irtifada, halimiz, anlamak veya anlama kudretine sahip olmaktan ziyade, sadece anlama cehdinin çilesini çekmekten ibarettir. Kelamın tükendiği, idrakin tıkandığı, aklın teslim olmaktan başka bir yol bulamadığı bu bahisler, idrak çilesini biraz olsun tahammül edilebilir hale getirme çabasından ibarettir.
İlk yaratılan ruh (nur) olmasındaki ihsanın tabii neticesi olarak mı miraca çıkmıştır, yoksa bu iki halin ve makamın her ikisi de ayrı ayrı ihsan mıdır? Ayrı ayrı ihsan ise birbirinin mütemmimi midir? “BÜYÜKLERE” SORULAR-6-BİRİNCİ KISIM ÜÇÜNCÜ SORU yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI

“BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI
Birinci kısım sorularını toplu olarak veriyoruz, bu soruların her birini ayrı birer yazı konusu olarak ele alıp, izahını yapacağız.

1-Allah, insanlığı yarattığından bu yana, kendisine iman edilmesini talep ve emretmiştir. Fakat kendisini hiçbir zaman, hiçbir insana göstermemiştir. Bu sebeple, “gaibe iman” edilmesi, talep ve teklif edilmiştir ve bu hususiyet imanın merkezi mevzuu olmuştur. Bununla beraber, kadimden beri akıl, “var mı, yok mu” sorusuna cevap aramıştır. Bu soru aslında insanlığın tek sorusudur ve diğer tüm sorular bunun tafsilatından ibarettir.
Sidretül-Müntehanın ötesine davet edip, huzuruna aldığı Habibi için iman, artık “maluma iman” haline gelmiş olmalı değil mi? Ve huzuruna aldığı Habibi’ne zımnen şunu mu söylemiş oluyor; “Habibim, kullarıma, beni görmeden inanmalarını (gaibe iman etmelerini) emrettim lakin sen gör, bil ve şahitlik et ki, ben varım”.

2-Miraç, ruhen ve bedenen vakidir. Bedenin (yani maddenin) Allah’a o kadar yakın olması muhaldir, galiba “Sünnetullah”ın tüm kaidelerine mugayirdir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bedeninin dahi Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olmasının “ihsan” dışında bir izahı var mıdır? Bunu mümkün kılan bir “Sünnetullah” kaidesi ve tecellisi mevcut mudur, mevcut ise başka şahıslar veya varlıklar veya hadiseler için de cari midir?

3-Fahri Kainat Aleyyisselatü Vesselam Efendimizin ruhunun, Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olması, ilk yaratılan ruh (nur) olmasındaki “yakınlıktan” mı kaynaklanıyor? İlk yaratılan nur (ruh) olması, başka hiçbir şey yokken ikisinin varlığına delalet ediyor, dolayısıyla bu hal izahsız bir “yakınlık” ifade ediyor, böyleyse, o ruhun (nurun) Allah Azze ve Celle’ye miraçtaki kadar yakın olması, tabiatı gereği mümkün olan işlerden midir? “BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI yazısına devam et

SİLSİLENİN EHEMMİYETİ VE VÜCUBİYETİ

SİLSİLENİN EHEMMİYETİ VE VÜCUBİYETİ
Moğol istilasındaki askeri ve siyasi hezimetimiz, ilim, tasavvuf ve tefekkür havzalarında hezimete dönüşmediği için atlatmak kolay oldu. İkinci hezimetimiz ise içinde bulunduğumuz çağda (son birkaç asırda) meydana geldi ki, bu çok daha girift ve kaotiktir, hezimetin çapı her sahaya sirayet etmesiyle ölçülmelidir.
İslam’ı anlamanın silsilesi ve usulü belliydi. Birinci hezimetimizde bu silsile ve usul muhafaza edilebildiği için dayandık ve atlattık. İkinci hezimetimizdeki en ağır hasar, silsile ve usulün bozulması ve inkıtaa uğramasıydı, ki sonunda bunların ihtiyaç olduğu bile unutuldu.
Sürekli usulden bahsediyoruz ama en az onun kadar mühim olan diğer husus silsiledir. Aslında silsile usule dahildir ama usul meselesindeki hassasiyet zafiyeti, silsileyi de ayrı bir bahis halinde dikkatlere sunmayı ihtiyaç haline getirdi.
Kaynak silsilesi, Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, Sünnet-i Seniyye, Sahabe içtihatları ve tatbikatları, ulemanın içtihat ve tatbikatları şeklinde bir zincire tabidir. Kaynakların kıymet derecelerini gösteren bu silsile, idrak faaliyeti için aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip eder. Ulema, sahabe, Sünnet, Hadis, Vahiy…
İdrak faaliyetini baştan başlatmak isteyenler için usul, hangi mevzuu çalışacaksa o mevzu ile doğrudan ve dolaylı şekilde alakası olan tüm Ayet-i Kerimeleri toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm Hadis-i Şerifleri toplamak, keza o mevzudaki tüm Ayet-i Kerimeler ile ilgili Risalet izahlarını (Hadis-i Şerifleri) toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm Risalet tatbikatlarını (Sünnet-i Seniyyeyi) toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm sahabe içtihat ve tatbikatlarını toplamak, sonra ulemanın içtihatlarını toplamak gerekir. Tamamı cem edildiğinde, meselenin kaynak ihtiyacı karşılanmış, artık onları ilgili mevzuu da terkip etmeye sıra gelmiştir. Bunu yapmak için İslam’ın yekununun anlaşılmış, ilgili mevzuun da bu yekun içindeki yeri tespit edilmiş olmalıdır. Bundan sonradır ki meselenin anlaşılması için çalışmaya başlanabilir. Anlama faaliyetinde de “usul” ilimlerinin takibi lüzumu açıktır. Tabii ki bundan ibaret değil, sadece mana mimarisinin ana sütunlarını ifade babından bir hülasa yaptık. SİLSİLENİN EHEMMİYETİ VE VÜCUBİYETİ yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-4-ASR-I SAADET-1-

ASR-I SAADET
Asr-ı Saadet, en kısa ifadesiyle “din inşa” devridir. Dinin kaynağı vahiydir, vahiy saf manadır. Saf mana, saf hakikattir. Vahiy, hiçbir katkı olmaksızın hakikattir. Cenab-ı Allah’ın kelamı, hakikatten başka bir şey olamaz, olması muhaldir. Hakikat, vahiyde olduğu gibi saf haliyle yeryüzüne indiğinde ne olur? Yeryüzü (ve kainat) onu taşımaz, taşıyamaz. Yaratılmış olan, yaratıcının kelamını (yani doğrudan Allah’a ait olanı) taşıyamaz. Bu sebeple değil midir ki “emaneti” hiçbir varlık teslim almamış, almaya razı olmamıştır.
Peygamberlik müessesesinin en mühim sebebi bu olsa gerektir. Hakikat, saf haliyle peygamberlerin kalbine inzal ediliyor. Yeryüzünde hakikate saf haliyle muhatap olacak, onu taşıyabilecek bir varlık yok. Peygamberler, müderrisi Allah olan hususi insanlardır. Diğer insanlardan farklı olarak birçok “hususiyet” ihsan edilmiş olan mümtaz şahsiyetlerdir. Vahye muhatap olabilecek, onu taşıyabilecek, onu tatbik edebilecek, onu beyan edebilecek hususiyetlerle teçhiz edilmişlerdir.
Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, vahiy geldiğinde ne halde olduğuna dikkat etmeliyiz. Sahabenin, dış yüzünden şahit olduğu o halleri tarif imkansızdır. Bir defasında vahiy geldiğinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın kolu (veya dizi) sahabeden birinin dizi üzerindedir. O sahabe vahiy anını anlatırken, hali ve halini, “bacağıma o kadar ağır bir yük bindi ki, bir daha o bacağımı kullanamayacağımı zannettim”, diye tasvir ediyor. Vahyin muhatabından bahsetmiyoruz, vahyin kendisine indiği kainatın efendisinin kolu bacağının üzerinde olan sahabenin yaşadığı halden bahsediyoruz. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz devenin üstündeyken vahiy geldiğinde, deve ağırlığı taşıyamıyor ve yere çöküyor. Devenin yere çökmesi vahyin ağırlığından değil, bu nokta yanlış anlaşılmasın, devenin yere çökme sebebi, vahyin geldiği İki Cihan Serverini taşıyamamaktır. Vahiy doğrudan devenin üzerine çökse deve diye bir şey kalmaz, atomlarına ayrılır ve yok olur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-4-ASR-I SAADET-1- yazısına devam et

“BU, VAHİY Mİ, SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ MÜ?”

“BU, VAHİY Mİ, SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ MÜ?”
Risalet, Uluhiyet bahsinden sonraki ikinci mevzuudur ve İslam’ın ikinci “inşai kaynağı”dır. Kaldı ki, Uluhiyet ile ilgili bilgiyi de (vahyi de) Risalet’ten alırız, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ağzından çıkan kelamın hangisinin “vahiy”, hangisinin “hadis-i şerif” olduğunu beyan eden de yine kendileridir. O’ndan başka kimseye vahiy inmediği, inmeyeceği için, mübarek dudaklarından dökülen kelamın hangisinin vahiy olduğunu tespit etme imkanı, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyanları dışında hiçbir insana bahşedilmemiştir. Vahiy, “Hatem’ül Enbiya” devrinde sadece O’na indiğinden dolayı, beyanlarının hangilerinin vahiy olduğu hususunu tespit için, mukayese etmek, tetkik etmek bizim (yani tüm insanlığın) iktidarımızda değildir. Müslümanlar, vahiyi de hadis-i şerifleri de tek şahsiyetten, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizden öğrenmişler, iman etmişlerdir. Bu cihetten bakıldığında bize Allah’ı (yani Uluhiyet bahsini) öğreten de Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizdir.
Varlık telakkisi (ontoloji) ile bilgi telakkisi (epistemoloji) İslam’da diğer din ve dünya görüşlerinden farklılık arzeder. Varlık telakkisindeki (ontolojik) silsile, Uluhiyet, Risalet, Ümmet hattını takip eder, bilgi telakkisindeki (epistemolojideki) silsile ise, Risalet’ten başlar, Uluhiyete çıkar, oradan tekrar Risalet’e iner ve ümmete dağılır. Birinci silsilede “ikinci” sırada, ikinci silsilede ise birinci sıradadır. Bilgi telakkisinde birinci sıraya alınmadığı takdirde, Risalet (haşa) lüzumsuz hale gelir. Zira Risalet olmadan Uluhiyet bahsinde doğru bilgi, kanaat, fikir, iman elde edilebileceği iddia edilmiş olur, oysa bu ihtimal muhaldir.
Hakkında milyonlarca ciltlik kitap telif edilebilecek bir bahis olan Risalet doğru anlaşılamadığı takdirde İslam’ın tüm mana yekunu çöker. Yukarıda kısaca temas edilen Risalet bahsi, büyük bir hassasiyet yığınağı yapacağımız bir mevzudur, bu kadar mühim bir bahisteki küçük bir hassasiyetsizlik İslam’ı imha etmeye kadar gidecek bir mecra açar. “BU, VAHİY Mİ, SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ MÜ?” yazısına devam et

ŞİMDİ DE RASİM ÖZDENÖREN

ŞİMDİ DE RASİM ÖZDENÖREN
İslam Medeniyetinin tarihte ilk defa başka bir coğrafyada uç vermeden çökmesi, Müslümanları çok ağır şekilde etkiledi. İslam’a muhatap olmak, İslam ile münasebet kurmak, İslam’a teslim olmak, İslam’ı kalp ve zihin evrenine tüm safiyetiyle taşımak, kalbi ve zihni evreni baştan sona İslam ile inşa etmek, kalbi ve zihni evrendeki unsur, mecra, hamle, malzeme, merkez gibi her şeyi İslam’dan hareket eden ve İslam’a yönelen bir bünye ve muhtevaya kavuşturmak sanki artık imkansız hale geldi. Anlayış ayarı bir türlü tutturulamaz oldu, bir türlü İslami hassasiyet kuşanılamaz oldu. Nasıl oluyorsa Müslüman fikir adamları bir şekilde savruluyor, bir konuda savruluyor, bir açıdan savruluyor, bir seviyede savruluyor.
Şimdi de Rasim Özdenören… Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde, 09.12.2012 tarih, “Cibilliyet labirenti” başlıklı yazısıyla gözümüze çarptı.
Özdenören, iyi bir konu tespit etmiş, tetkik ettiği konu aktüel ve mühim. Konu seçimindeki isabet takdire şayan… Konu, insanların mesuliyet üstlenmekten kaçınması, mesuliyetsizliği ahlak edinmesi, hesap vermeye yanaşmaması gibi bir muhtevaya temas ediyor ki zamanımızın ağır ve yaygın hastalıklarından biri.
Lakin Özdenören’in konuyu işleme şekli ve anlama seviyesi tam bir facia… ŞİMDİ DE RASİM ÖZDENÖREN yazısına devam et

HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI

HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI
Hayrettin Karaman’ın, Yeni Şafak’taki köşesinde, 04.05.2012 tarih ve “Allah dostu (Halîlullah) Allah sevgilisi (Habîbullah)” başlıklı yazısı ile 06.05.2012 tarih ve “Peygamberimiz hem Halîl hem Habîb’dir” başlıklı yazıları muhteşemdi. Köşe yazarlarını tenkit ediyoruz ama haklarını teslim etmemek gibi hasis bir tenkitçi olmaktan imtina ederiz. Bahsini ettiğimiz iki yazı, altın yaldızlı çerçeve ile tezyin edilmeli ve başköşeye asılmalıdır.

Şu ifade önünde hürmet ve tazimle eğilmemek, “hakperestlik” ölçülerini ihlaldir.
“… Allah’ın, onu sevmekle iktifa etmediği, bütün insanlığın, Allah sevgisine mazhar olmasını ona ittibâ etmeye bağladığı açıkça ifade buyuruluyor. Buradaki ittibayı (ona tabi olmayı) hılkatin mebdeine götürdüğümüz zaman ta ezelde “asıl sevgilinin, severek yaratılanın” o olduğu, başkalarının ilâhî sevgi devletine asaleten değil, onun yolundan, onun tâbii olarak ulaşabileceği hakikati yine açıkça ortaya çıkıyor.” HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI yazısına devam et

RİSALETİN TEKLİĞİ, SAHABENİN ÇOKLUĞU VE İSLAM’I ANLAMAK



Sahabenin sahip olduğu mana ve icra ettiği vazife, İslam’ın
anlaşılması bahsinde mühimdir. Sahabe, İslam’ın veya İslam’ın ihtiva ettiği
mananın ikinci tezahür alanı ve derecesidir. İslam, öz haliyle vahiy, Hz. Risaletpenah’da
(SAV) hayat, sahabede nizam bulmuştur. Hz. Risaletpenah (SAV) ferdi hakikati
temsil ederken, cemiyet gerçekliğini sahabe temsil etmiştir. Hz. Risaletpenah
(SAV) İslam’ın tüm manalarını şahsında cem ederken, sahabe kadrosu üzerinden
cemiyete saçmıştır. Cem edilmiş mana, açılıp hayatın içine saçılmadan, her
insanın mizaç ve akıl çeşitliliğinde meydana gelen farklı “hayat
gerçeklikleri”nde tezahür aynaları ve fikir mahfazaları bulması mümkün
değildir.

            Sahabe,
İslam’ı anlaşılır kılan cemiyet kadrosudur. İslam’ın anlaşılması, Kur’an-ı
Kerim’in ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) anlaşılmasıdır. Her ikisinin anlaşılması
ise sahabenin anlaşılmasına bağlıdır.

            Böyle şey
olur mu? Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) anlaşılması başka şarta
bağlanabilir mi? Doğrusu bu soruya evet cevabını vermek çok zordur ve eğer evet
cevabı verilirse ortaya çıkan durum ağır bir durumdur. Kur’an-ı Kerim’in
anlaşılmasını başka bir şarta bağlamak, onun zaman ve mekân üstü olduğu
hususunu ve yeryüzünde kıyamete kadar yaşayacak tüm insanlara hitap etme
konusunu anlamamak demek değil midir? Böyle hissetmek insana yanlış
gelmemektedir. Fakat durum gerçekte bu mudur?

            Varlık,
insan ve hayat bahislerindeki birçok hususiyetin İslam’ı anlamanın ön şartı
olduğunu söylemek ıstırap vericidir. Fakat vaka budur. En basitinden misaller
vermek gerekirse, “dil” bahsi Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ilk ön şartıdır.
Dilden kastımız Arapça değil, genel manada dildir. Dil bilmeyen (dolayısıyla
konuşamayan, düşünemeyen) bir insanın herhangi bir metni anlaması imkânsızdır. Dil
misalindeki bedahet bize gösterir ki, muallâkta bulunan manalar yekûnuna
(İslam’a) ulaşabilmenin birçok şartı, vasıtası ve yolu vardır.

            Sahabe bu
şartların en mühimlerinden biridir. Özellikle de bir alanda en mühimidir. O da
sahabenin İslam’ın ilk cemiyet teşkili olmasıdır. Cemiyet teşkilinden kastımız,
bir cemiyet modeli oluşturmak bakımından değil, İslam’ın, hayatın içtimai sahadaki
mana tezahürlerine teşne olmasıyla ilgili boyutudur. Sahabenin İslam cemiyet
modeli oluşturmak bakımından ehemmiyeti malumdur fakat burada üzerinde
duracağımız nokta, bir mananın, içtimai genişlik içinde vücut bulabilecek insan
ve vaka çeşitliliğinde nasıl tecelli edebileceği hususudur.

 

                                                                       *

 

            İnsan
tabiatının (mizacının) tüm hususiyetlerini ve hayatın tamamını bir ferdin
kendinde cem etmesi imkânsızdır. Hz. Âdem’den (AS) başlamış olan dürülü bükülü
insan mizaç hususiyetleri, her dönem insan sayısınca çoğalmış ve çeşitlenmiş
olarak zuhur etmiştir. Hz. Âdem (AS) de tüm mizaç hususiyetlerinin mahfuz
(potansiyel) olarak bulunması mecburiyeti, tamamının tek kişide zuhurunun
mümkün olduğunu göstermez.

            İnsan
mizacının tüm hususiyetlerinin bir fertte cem olması mümkün olsa bile tek
kişinin, hayatın tüm gerçekliklerini kendi merkezinde yaşama imkânını
bulamayacağı anlaşılmalıdır. Bir insan hayatı, hayatın tüm boyutlarını ihtiva
etse dahi tüm hadise çeşitliliğini ihata etme imkânına kavuşamaz. Bir hadisede
hem uç noktada (veya lüzumu kadar) celadet ve şecaat gösterilip hem de misilsiz
bir korkaklık tavrı sergilenemez. Hulasa; bir insanın, tüm insanların
yaşayabileceği hadise çeşitliliğini yaşayabileceği kabulü yanlıştır, bu ihtimal
muhaldir.

 

                                                                       *

 

Mizaç hususiyetlerinin cem edilmesi…

 

            Bir şahsın;
mazi, hal ve istikbalde yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan insanların tamamında
zuhur edecek mizaç hususiyetlerini kendinde cem etmesi ve her mizaç
hususiyetinin şahsiyete ve hayata katkısının ve müdahalesinin nasıl ve hangi
kıvamda olması gerektiğini göstermesi imkansızdır. Aslında insan tabiatında
(mizacında) bulunan tüm hususiyetlerin her insanda bulunduğu vakadır. Fakat her
hususiyetin her insanda farklı kuvvette ve mahiyette bulunduğu ve bunların
toplamından meydana gelen kıvamın o insanın mizacını meydana getirdiği
malumdur. Mesele tüm mizaç hususiyetlerinin aynı kuvvette varolabilmesi ile
ilgilidir. Mümkün olmayan budur.

            İnsanların
mizaçları, hayatı nasıl yaşayacaklarına dair ön fikirler gibidir. Mizaç
hususiyetlerinin her biri (özellikle mühim ve kuvvetli olanlar) hayatta bir mecra
açmakta ve kişinin hayatını o mecraya sürüklemektedir. Kuvvetli mizaç
hususiyetleri (ki bunlar istidatlardır) hayatı vakumlamakta ve kendi
oluşturdukları alan veya mecrada hayatı yaşamayı kolaylaştırmaktadır. Hem
anlamayı ve hem de yaşamayı kolaylaştırdıkları için kişi, daha iyi ve daha
derin anladığı ve daha kolay ve daha rahat yaşadığı/yaşayacağı bu mecralara
savrulmaktadır.

            İnsan hangi
mecraya giriyor, hangi alanda dolaşıyor ve hangi istikamete dönüyorsa, hayatın
geri kalanına kör hale geliyor. Bu durum insanı, hayatın tamamını yaşamak ve
anlamak imkânından mahrum ediyor. Bir alanda mütehassıs olan insan başka bir
alanda kelimenin tüm manalarıyla cahil kalabiliyor. Bu insanın, hayatı ihata
edici çapta anlaması kabil olmadığı gibi, hayatın yekûnuna dair bir söz
söylemesi de yanlıştır.

            Mizaç
hususiyetlerinin farklı terkip kıvamlarındaki zuhuru, insan ve hayat
çeşitliliklerini meydana getirmek bakımından mühim ve lüzumludur. Fakat bir de
hayatı cem edici bir kavrayış ve bakış gerekmektedir ki, bunu yapabilmek için
tüm mizaç hususiyetlerinin aynı kuvvette bir insanda cem olması gerekir. Ne var
ki, tüm mizaç hususiyetleri bir insanda aynı kuvvette cem olmaz. Bu durum insan
mizacının fikir dünyasına sunduğu tabii sınırlardan biridir.

            Bir insanda
mizaç hususiyetlerinin tamamının cem olması neden ve nasıl imkânsızdır?
Öncelikle birbiriyle tezat teşkil eden hususiyetlerin bir insanda cem
olmayacağı bedahettir. İnsan hem şecaat sahibi ve hem de korkak olamaz. İnsan
hem cömert ve hem de cimri olamaz. Hem deha ve hem de gerizekalı olamaz. Zıt
mizaç hususiyetlerinin bir insanda mevcut olamaması, insan tabiatının tüm
hususiyetlerinin bir kişide cem olmasına manidir ve bu durum tabii sınırlardan
biridir.

            Mizaç
hususiyetlerinin bir insanda cem olması ihtimali ancak zıtlık ilişkisinin bir
tarafındaki hususiyetler için sözkonusu olabilir. İyi mizaç hususiyetlerinin
tamamının bir insanda toplanması ihtimali, zıtlık ilişkisinin imkânsız kıldığı
durum değildir. Öyleyse iyi hususiyetler veya kötü hususiyetlerin bir insan
mizacında toplanmasına mani bir hal görünmemektedir. Gerçekten böyle midir?
Hayır… Hakikaten bir insan, mizaç hususiyetlerinden iyi olanları kendinde
toplayacak ve tabii olarak da kötü mizaç hususiyetlerinin tamamını kendinden
uzaklaştıracak imkâna sahip değildir. Veya şu ifade daha doğrudur. Hiçbir insan
tüm iyi mizaç hususiyetlerine sahip olacak kadar “kıymetli” veya tüm kötü mizaç
hususiyetlerine sahip olacak kadar “değersiz” olamaz. Bu misaller, yaratıcı
iradenin sünnetine muhaliftir. Zaten tüm iyi mizaç hususiyetlerine sahip olma
ihtimalinde “imtihan”ın lüzumu ortadan kalkar, çünkü o kişi mizacı gereği zaten
hayatı “iyi”, “doğru” ve “güzel” yaşar. Bunun mefhumu muhalifi de doğrudur.
Yani bir insan kötü mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olduğunda ve iyi
mizaç hususiyetlerine de sahip olmadığında hayatı “kötü”, “yanlış” ve “çirkin”
yaşar. İyi mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olmakla melek, tüm kötü mizaç
hususiyetlerine sahip olmakla şeytan olunur. Oysa biz insandan bahsediyoruz. Bu
durum insandaki tabii sınırlardan biridir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) büyük mucizelerinden birisi de işte budur. Tüm iyi ve
güzel mizaç hususiyetlerini şahsında cem etmiştir. İyi ve güzel hususiyetleri
mizacına yerleştiren Hz. Allah, “mutlak doğru”nun tecelli edeceği bir şahsiyet
mahfazası yaratmıştır. Mutlak doğrunun insan gibi zalim ve cahil olan bir
varlıkta tecelli etmesi lüzumu, iyi ve güzel mizaç hususiyetlerinin her birinin
zirvesinin hem de mutena bir muvazene ve kıvam halinde bir şahısta
billurlaşmasını şart kılmaktadır. Hz. Risaletpenah’ın (SAV), mizaç ve ahlak
terkibinden meydana gelen şahsiyeti, Mustafa isminin lüzumundan olmalı ki,
seçilmişlikten başka bir şey değildir. İyi ve güzel mizaç hususiyetlerinin her
birinin aynı kuvvette ve zirvede olarak en mütekâmil terkibe kavuşturulması,
imtihandan azade kılındığını da göstermektedir. Bütün bunlar O’nu kul olmaktan
çıkarmaz fakat kulların en büyüğü olduğunu delillendirir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) tüm mizaç hususiyetlerinin iyi ve güzel olması O’nun Risaletinin
delillerinden ve büyük mucizelerinden biridir. İnsan tabiatı ile açıklanabilir
bir vaka değildir. İnsan tabiatındaki sınırlar böyle bir mizaç terkibine
müsaade etmez.

            İyi ve
güzel mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olmak emsal teşkil etmek bakımından
mucizevî bir vaka olmasına rağmen, diğer mizaç hususiyetlerine parça parça
sahip olan insanların hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini göstermek
noktasında, paradoksal bir probleme işaret etmektedir. Güzel olan mizaç
hususiyeti (mesela cömertlik) emsal teşkil ederken, kötü olan mizaç
hususiyetine (mesela cimriliğe) sahip olanın da hayatı nasıl yaşaması
gerektiğini beyan ve tanzim edecektir. Güzel olanın emsal teşkil etme imkânına
mukabil, çirkin olan insanın hayatını nasıl yaşaması gerektiğini göstermekteki
zorluk aşikârdır.

            Risaletin
görevlerinden biri de tam bu noktada ortaya çıkar. İnsanlardaki doğuştan
varolan mizaç hususiyetlerine ek olarak onlara ahlak kazandırmaktır. Şahsiyet
kesbi ahlak ile fıtri ahlakın (mizaç) mütekâmil muvazeneye kavuşması ile inşa
edilir. İnsan, doğuştan sahip olduğu mizacına ahlakı katarak “insanileşme”
sürecine girer ve mizaç ile ahlakın terkip kıvamını bulduğunda insanileşme
sürecinin nihayetine ererek şahsiyet sahibi olur.

            Ahlakın ne
olduğunu göstermek kâfi değildir. O ahlakın nasıl kazandırıldığını da göstermek
gerekir. Zira insanlar sadece mizaçlarıyla doğarlar. Mizaç, insanın ham
halidir. Mizaç hususiyetleri ne kadar güzel olursa olsun, ahlak ile
harmanlanarak kıvamını bulmalıdır. Güzel mizaç hususiyetlerine sahip olan
insanların bile ahlaka ihtiyacının olması biraz gariptir ama doğrusu budur.
Mesela cömertlik ile müsriflik arasındaki sınır çok incedir ve pratikte aşılıp
aşılmadığının fark edilmesi zordur. Mizacen cömert olan insanın bile
ahlakileşme süreci neticesinde şahsiyet kıvamına ulaşması elzemdir.

            Her insan
farklı mizaç hususiyetlerine ve farklı mizaç kıvamına sahiptir. Bu durum,
“güzel ahlak”a sahip olmanın insan sayısınca farklı yol ve kıvamı olduğunu
gösterir. Mizaç ile ahlak arasındaki muvazeneyi temin ederek şahsiyet kıvamını
bulmak, insan sayısınca çeşitlilik gösterir.

 

Mizacen cimri
olan bir insanı cömert yapmak kabil değildir. Bu insan ancak ahlaken infak ve
ikram yapma kuvvetini kazanabilir. Diğer taraftan mizacen cömert olan insanın
da müsriflik batağına savrulmasına mani olmak için iktisatlı olmanın ahlakını
kazanması gerekir. Ahlaken infak ve ikram yapabilme kuvvetine sahip olmak
cömertlik olmadığı gibi ahlaken iktisatlı olmayı öğrenmek de cimrilik değildir.
Dikkat edilirse birbirine zıt mizaç hususiyetlerine sahip olanların eğitimi zıt
yönlerde olmakta ve orta noktada buluşmaları temin edilmektedir. Aynı noktada
buluşmaları kabil değildir ama birbirinin uç noktalardaki mizaç hususiyetleri
törpülenerek birbirlerine yaklaşmaları mümkün hale getirilmektedir.

 

            Ahlak
aslında ölçülendirmektir ve neticesi muvazeneyi temindir. Ahlaklanmak ise mizaç
hususiyetlerinin fazlalıklarını törpülemek ve zafiyetlerini kuvvetlendirmektir.
Ölçüye ulaşmak ve kıvamını bulmaktır. Bu neticeyi elde etmek ise farklı mizaç
hususiyetlerine sahip olan insanların nasıl bir eğitimden geçirileceğini
göstermektir.

            İyi mizaç
hususiyetleri ile güzel ahlakın en mütekâmil kıvamına ve muvazenesine sahip
olan Hz. Risaletpenah (SAV), mutlak doğru olan “Kelam-ı Kerim”i insanlara ruh olarak
üflemek ve bunun yolunu insanlara göstermek için muhatap olacağı bir mizaç
çeşitliliğine ihtiyaç duyacaktır. Hangi mizaç çeşidine nasıl bir eğitim
vereceği ve o insanın nasıl bir ahlaki kıvama sahip olabileceği başka nasıl
gösterilebilir ki? İşte sahabe budur.

 

                                                                       *

 

Hayatın (hayat alanlarının) cem edilmesi…

 

Temel hayat alanları şunlardır;
fikri hayat alanı, siyasi hayat alanı, iktisadi hayat alanı ve askeri hayat
alanı… Yeryüzünde cereyan eden hayatın toplamı son tahlilde bu alanlarda
gerçekleşmektedir. Başka bir ifadeyle; hayatın içinde boy gösteren hadiselerin
tamamı, bu hayat alanlarından birinde veya birkaçında veya hepsinde birden
gerçekleşmektedir. Hayat alanlarının temel tasnifi olan bu alanlar, hayattaki
her hadiseyi veya alt alanları içine alabilecek çapta bir tasniftir.

Bir insanın bu alanların
tamamında yaşaması, hayatın tamamını genişliğine yaşadığını gösterir. Hayatın
tüm alanlarında yaşayabilmek, şahsiyetinin tekâmül sürecinde ulaşılabilecek en
üst noktaya ulaşma imkânını verir. Hakikaten hayatın bir veya birkaç alanında
yaşamış olanların (tamamında yaşamamış olmak şartıyla) şahsiyet inşasını, tüm
unsur ve seviyesiyle gerçekleştirebildiğini söylemek kabil değildir. Şahsiyet
inşasında tüm unsurlara sahip olamamak ve inşa sürecinde tüm seviyelere
çıkamamak, hem şahsiyeti ve hem de insanı eksik kılar.

 

Mizaç
hususiyetlerinin hayat alanlarının tamamında yaşamayı mümkün kılacak çeşitlilik
ve kuvvette olması lüzumu ayrı bir konudur. Mizaç hususiyetleri, hayatın her
alanında yaşama imkânını insana sunmadığında zaten hayatın tek insanda cem
edilmesi muhaldir.

 

            Tüm hayat
alanlarında yaşamak dahi “hayatın tamamını yaşamak” manasına gelmez. Her
alandaki vaka çeşitliliği ve “yaşama seviyesi-derinliği” tek insan hayatında
gerçekleşmez. Zaten insanın mizaç ve ahlak harmanından meydana gelen şahsiyeti,
mutlaka enfüsi bir kavrayış meydana getirecektir ve yaşamış olduğu
hadiselerdeki tüm boyutları görmek imkânından mahrum bırakacaktır.

 

İnsanların
hayatlarını hangi zemin ve çerçevelerde inşa edeceklerini göstermek cihetinde
fikir beyanında bulunacak olan fikir adamlarının, sahip olmaları gereken mizaç
hususiyetleri ve hayatı tecrübe potansiyelleri ortaya çıkmaktadır. Hayatı bir
alanda ve tabiatıyla bir boyutta yaşamış olan insanların “ideolocya” örme
iddiaları komiklikten öte bir şey değildir.

 

            Hayatın
farklı alanlarının tamamında yaşanabildiği takdirde bile hadise çeşitliliğinin
tamamını yaşama imkânsızlığının yanında bir de farklı imkânlar ve şartlar
çerçevesinde yaşamak sözkonusudur. Aynı hadiseyi zengin birinin yaşaması ile
fakir birinin yaşaması aynı duyguları uyandırmayacağı gibi aynı neticeleri de
vermeyecektir. Farklı kuvvet ve zafiyette olanların yaşayacakları hadiseler
farklı olacaktır. Kuvvet ve zafiyeti sadece maddi çerçevede anlamamak gerekir.
Mesela deha ile normal zekâ sahibi kişilerin aynı hadiseyi aynı şartlar ve imkânlar
içinde yaşamaları halinde bile farklı hadise yaşamış oldukları açıktır. Aynı
tehdit ve tehlike karşısında korkak bir insan ile cesur bir insanın tavrının
farklı olması, dış şartlar ve imkânların aynı olması halinde bile hadisenin
farklı yaşandığını gösterir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) her hadiseyi yaşamış olmasını beklemek doğru değildir.
Risaletine ve mucizelerine rağmen insani sınırların bazılarıyla bağlı olduğu malumdur.
Risaletten başka bir mana ve vazife yüklemediğimiz (mesela ulûhiyet
atfetmediğimiz) müddetçe bazı sınırların varlığını kabul etmemize mani bir hal
yoktur. İşte o sınırlardan birisi de, hayatın tamamını muhteva olarak şahsında
cem etse bile pratikte bunun mümkün olmadığıdır. Buradaki sınır veya imkânsızlık,
Risaletine nakısa getirmediği gibi aslında Risaletinin delillerindendir. Zira
O, menfi mizaç hususiyetlerine sahip değildir. Bu zaviyeden bakıldığında bir
tehlike karşısında korkak insanların tavırlarını sergileyemez.

            Hayatta
mümkün olacak tüm hadise çeşitliliğini yaşayarak gösterememesi, yaşayamadığı
hadiselere karşı ilgisiz kalacağını göstermez. İnsan tabiatından ve hayatın
bağrından zuhur edebilecek tüm hadiseler ile ilgili bir tenkidi, teklifi,
tavsiyesi, emri veya menetmesi söz konusudur. Mademki hiçbir insani kıpırdanış
O’nun ilgisiz kalamayacağı bir vakadır, öyleyse hayatı temellendirebilmek, izah
ve tanzim edebilmek ve İslam’ı hayatın mümkün olan en fazla sayıdaki hadise
çeşitliliği içinde göstermek için bir cemiyete ihtiyacı vardır.

 

                                                                       *

 

            Tüm bu imkân
ve imkânsızlıklar çerçevesinde RİSALET bahsini ele almak; İslam’ı, vahiy,
Risalet ve sahabe merkezlerinde doğru anlamayı mümkün kılacak bir “idrak keskinliği”,
“şuur seviyesi” ve “akıl hacmi” oluşturabilir. 

            Sahabe,
Risaletin aynasıdır. Risaleti sadece mucizelerde müşahede etmek, İslam’ı
anlamayı değil, belki iman etmeyi mümkün kılar. Risaleti sahabede müşahede
etmek ise, hem İslam’ı hem insanı ve hem de hayatı anlamayı mümkün kılmaktadır.
Sahabe sayısınca insan çeşitliliğinin gösterdiği bir vaka vardır ki,
muhteşemdir. Onbinlerce farklı insan (fert) gerçekliğinin cemiyet nizamı içinde
aynı merkeze farklı zaviyelerden baktığını ve her birinin mahdut kavrayışının
yöneldiği merkezde “bütüne” ulaştığını ve her birinin bir parçayı temsil
etmesine mukabil, bütünü parçada izhar edebildiğini göstermektedir. Yeryüzünde
hiç kimse Hz. Risaletpenah’a (SAV) kuşbakışı bakamayacağına göre, kendi
zaviyesinden, kendi ferdi gerçekliğinden, kendi akıl hacmince, kendi mizaç ve
ahlak kıvamına göre yönelecektir. Merkezindeki ŞAHSİYETİN kuşatıcı nazarı her
istikameti gördüğü için, kendine hangi istikametten gelinirse gelinsin ellerini
uzatacaktır.

            Sahabe
sayısınca insan, mizaç, ahlak, akıl ve şahsiyet çeşitliliğinin olduğu vakadır.
İslam’ın her bir emrinin her sahabe farklılığının oluşturduğu insan
gerçekliğindeki tecellisini görmek ve anlamak gerekir. İnfak tavsiyesinin Hz.
Ebubekir’de (RA) meydana getirdiği tecelli, malının tamamını infak etmek
cihetindedir. Mizacının bariz hususiyeti SADAKAT olan büyük insandaki infak
tavsiyesinin tecellisi bu çaptadır. Başka bir mizaç hususiyetiyle tebarüz eden
bir insanın infak tavsiyesine, tüm malvarlığını infak etmek suretiyle muhatap
olmaya çalışması altından kalkabileceği bir vaka değildir ve hem iç dünyasını
ve hem de hayatını dağıtır. Bakiye olarak pişmanlık kalır ki, yaptığı infakın
sevabı da gider. İnsanların taşıyabileceği yükün altına girmesi ve
taşıyamayacağı yükün altına girme ahmaklığından imtina etmesi gerekir. Bu
ahmaklığı gösterenler, “Allah kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez” ama ben
yükümü taşıyamıyorum, diyerek Allah’a iftira etme noktasına kadar gitmektedir.
İşte İslam’ı anlama bahsindeki girift konulardan birisi de burasıdır. Nihai
emsalin Hz. Risaletpenah (SAV) olmasından hareketle O’nun gibi olmak çabasına
girenler, öncelikle “kendisi” olması gerektiğini anlamayan sonra da “tıpkı
O’nun gibi olmanın” risalete denk bir durum olduğunu kavrayamayanlardır. Her
Müslüman “kendisi” olacak ve kendi mizaç hususiyetlerini anladıktan sonra hangi
ahlaki karşı ağırlığı kazanarak mizaç-ahlak kıvamına ulaşacağını bilecek ve
şahsiyetini inşa edecektir. İşte bu şahsiyetin muhtevası, Hz. Risaletpenah
(SAV) ile doldurulacaktır. Hz. Risaletpenah’ın (SAV) iyi ve güzel mizaç
hususiyetlerinin tamamına zirve noktasında sahip olduğunu ve insan üstü bir
terkip kıvamına malik olduğunu bilmeden O’nun gibi olma çabasına girenler,
sahip oldukları çirkin mizaç hususiyetlerini yok edemeyeceklerini anlamamakta
ve buna rağmen çirkin olanla güzel olanı mukayese etme idraksizliğini
göstermektedirler. Mizacen “iyi” ve “güzel”, ahlaken “doğru” olan Hz.
Resulullah’a (SAV) mizacen “kötü” ve “çirkin” olanların ulaşamayacaklarını
bilmesi gerekir. Müslümanların yapması gereken O’na doğru koşmaktır. Fakat
bilinmelidir ki, her Müslümanın O’nunla arasındaki mesafe kapatılabilecek
kısalıkta değildir. O’na ulaşmak için katedilecek güzergâhın uzunluğu ve
giriftliği, güzergah üzerinde bazı kervansarayların (istasyonların) bulunması
ihtiyacını izhar eder. O kervansaraylar sahabelerdir. Her Müslüman, kendi mizaç
hususiyetine en yakın olan sahabeyi iyi öğrenmeli ve o kervansarayda lüzumlu
ahlak ile mücehhez hale gelmelidir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV), hayatı hadise çeşitliliğinde cem edememesi, sahabenin yaşadığı
hadiseleri nübüvvetin içine almaktadır. Sahabenin yaşadığı hadiseler ve beyan
ettiği sözlerin içinde Risalet tarafından teyit edilmiş olanları nübüvvete dâhildir.

            Hicretteki
çeşitlilik bu durumu izah için apaçık bir misaldir. Hz. Ömer’in (RA) meydan
yerine yalın kılıç çıkıp müşriklere, “Ben Medine’ye hicret ediyorum; karısını
dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyenler arkamdan gelsin” narası ve edasıyla
çıkıp gitmesi ile başka bir sahabenin sessizce ve gizlice hicret etmesi,
menedilmedikçe nübüvvete dâhildir. Hz. Risaletpenah’ın (SAV) hayatı cem etmesi,
sahabe marifetiyledir. Buradaki nispet sahabeye değil Risaletedir. Dolayısıyla,
sahabeye nübüvvet payesi verildiği zannı yanlıştır ve doğru olan şudur:
Sahabeye nübüvvet payesi vermenin aksine, sahabenin nübüvvetin malzemesi veya
nübüvveti yansıtan ayna olduğudur. Zira Risalet bir kadro değil bir ferttir. Fert
halindeki Risaletin içtimai tezahürü ise sahabedir.

            Nihai emsal
mutlaka ve tereddütsüz Hz. Risaletpenah’dır (SAV). Fakat doğru olan her Müslüman’ın
kendi mizacına uygun olan bir sahabeyi emsal alarak ondan Hz. Risaletpenah’a
(SAV) ulaşmaya çalışmasıdır. Zira Hz. Risaletpenah’da (SAV) billurlaşan mizaç
ve ahlak yekûnunun oluşturduğu şahsiyet kıvamı, ulaşılabilir bir seviye
değildir. Hiç kimse (sahabe de dâhil) O’nun mizaç hususiyetlerine ve ahlak
seviyesine ulaşmaya muktedir değildir. Öyleyse, farklı mizaç hususiyetlerine
sahip sahabelerden en uygununu kendine emsal olarak almak suretiyle şahsiyet
kıvamını kendi emsaline göre gerçekleştirme cehdi doğru yoldur.