ŞEHİR VE MEDENİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET

Bir şehirle medeniyet olmaz ama bir şehirde olmayan medeniyet hiçbir yerde olmaz. Şehir, medeniyetin nüvesidir, numune-sidir, timsalidir. Şehrini inşa edemeyen bir mefkure, medeniyetini inşa edemez, bir medeniyet tasavvuruna sahip olduğunu iddia edemez. Bu manada her İslam Şehri, bir medeniyet timsalidir, böyle olmalıdır.
İslam medeniyet tasavvuru muhakkak ki bir şehre sığmaz. Şehrin büyüklüğü bu meselede ehemmiyetsizdir, mevzuu, medeni-yet tasavvurunun bir şehirle sınırlandırılamayacak olmasıdır. İslam medeniyet tasavvuru, bir şehri, o şehrin içinde olduğu ülkeyi, o ülkenin içinde olduğu İslam coğrafyasını ve nihayet tüm dünyayı kuşatacak hacimdedir. Ne var ki medeniyet tasavvurunun ilk inşa edeceği (veya ilk imtihan sahası) şehirdir, bu manada bir ülkedeki siyasi sistem de değildir. Bir ülkede İslam’ın hukuku, siyaseti, ahlakı devlet çapında kurulsa bile, o ülkede İslam medeniyetinin kurulduğunu söylemek kabil olmaz, ta ki İslam şehri inşa edilene kadar. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET e-kitap Haki DEMİR

Seçimler ve günlük politika ile ilgimiz yok ama bu durum, belediyecilik ve şehir yönetimi bahsinde fikrimiz olmadığı manasına gelmez. Seçimin “gündem” oluşturması vesilesiyle, belediyecilik ve şehir yönetimi üzerinde biraz düşünmek ve düşüncelerimizi paylaşmak uygun olur.

Şehir, bir dünya görüşünün orta büyüklükteki tatbikatı için uygun bir vasattır. Köy veya kasaba büyüklüklerinde (küçüklüğünde) bir fikrin veya mefkurenin tatbik edilmesi mümkündür fakat bu tatbikat, tatbikatın küçük boyutlu olmasından dolayı fikrin veya dünya görüşünün, tatbik edilebilirliğini “test etmek” için kafi değildir. Herhangi bir fikri, belli bir büyüklüğe kadar tatbik etmek kabildir, gerçekten inanmış bin kişi veya aileyi bir köyde (veya kasabada) toplamak suretiyle, en olmaz zannedilen tatbikatları gerçekleştirmek mümkündür. Tarihte bunun muhtelif misalleri de mevcuttur, mesela komünistlerin “komün” denemeleri vardır fakat bunlar küçük boyutlu olduğu için fikri test etmeye kafi değildir. Kısaca şehir dediğimiz, içinde yaşadığımız çağda, Türkiye misalinde, ortalama yüz bin ile bir milyon aralığında insanın yaşadığı bir merkez, herhangi bir fikri veya dünya görüşünü (mefkureyi) tatbik etmek, o mefkurenin tatbikatını test etmek için kafi büyüklükte insan sayısı ve iskan alanı demektir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana vahitlerini, mana haleleri içinde keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.
Okumaya devam et

Share Button

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(23.02.2014)-İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(23.02.2014)-İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI

Başbakan bir müddettir ikinci kurtuluş savaşının (milli mücadelesinin) başladığını söylüyor. En son dün (22.02.2014) Sivas’taki mitinginde ikinci milli mücadelenin başladığını söyledi.

Önce konu ile ilgili bir tespit yapalım;

Yazarlarımızdan İbrahim Sancak, 23.12.2013 tarihinde sitemizde yayınlanan, “Erdoğan ikinci kurtuluş savaşı lideridir” başlıklı yazısıyla gündeme getirdiği, ondan sonra da Erdoğan’ın konuşmalarında bahsini etmeye başladığı bu mesele çok önemlidir. İbrahim bey, o yazısında ikinci kurtuluş savaşının başladığını, liderliğinin de Erdoğan tarafından temsil ve icra edildiğini söylerken, tarihi bir teşhis yapmış, tarihi sürecin adını doğru koymuştur. O yazıdan sonra Erdoğan başta olmak üzere birçok kalem tarafından kullanılmış ve gündeme yerleşmiştir.

Bir tespit daha…
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-14-ADALET

İSLAM ŞEHRİ-14-ADALET

İslam şehrinin temeli adalettir. İslam şehrinde adalet merhamet ile yoğrulmuştur. Hukuk, ahlak ile sımsıkı sarılmış, muhtevasına edep zerkedilmiştir. Hukuk ahlaktan tecrit edilir, edep mahkemelerden kovulursa adalet tecelli etmez. Hukuk net kaidelerden mürekkeptir ama adalet onun tatbikinde tecelli eder. Hukukun tatbikatı (muhakeme usulü) delil ve ispat demektir. İspat edilemeyen (delillendirilemeyen) hak, hakikatte mevcut olsa bile mahkemede yoktur, zira hüküm zahire göredir. Tam da bu noktada hukukun ahlaka ve edebe olan şiddetli ihtiyacı ortaya çıkar, şahit yalan söylediğinde hukuk adaleti keşfedemez, ilam haline getiremez. Şahidi yalan söylemekten men eden hukuki müeyyideler (cezalar) olsa da, esas olan şahidin ruhi dünyasında yalan söylemeyecek bir derinlik ve kıvam gerekir. Bunu gerçekleştirecek olan hukuk değil, ahlak ve edeptir. Bu sebeplerledir ki, hukuk medrese tarafından inşa edilir ama adalet tekkesiz tecelli etmez.

Tekke, insana, altından kalkamayacağı borçlanmalara girmemesi için ruhi kıvamı kazandırır, bir şekilde (kaza, hastalık gibi fevkalade hallerde) borcunu ödeyeme zafiyetine düşen borçluyu ise alacaklının ezmemesi için merhamet ve feragat ruhunu cemiyete zerkeder. İslam şehrinin mahkemesinde alacaklı, hukuk ve adaletin tabii neticesi olan hakkını almak için koridorları çınlatırcasına nara atmaz, mahkemeden en fazla, borçlunun ödeme zafiyeti içinde olup olmadığının tespitini ister ve ödeme zafiyeti varsa “hak, hak” diye tepinmek yerine borçluyu rencide etmeden alacağından (hakkından) feragat eder. Tekke (ahlak, edep, feragat) yoksa o şehirde adaletin tevzi ve tecellisi muhaldir.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-13-MEDRESE

İSLAM ŞEHRİ-13-MEDRESE

İslam şehrinin şuuru (akl-ı selimi) medresedir. Medrese, İslam’ın ve kainatın muhtevasında mahfuz bulunan fikir, ilim, hikmet ve irfanı keşfedecek, tertip edecek, tatbik edilecek hale getiren müessesedir. İslam, “doğru”, “güzel”, “iyi”nin tek kaynağıdır, bu üç kıymet ölçüsünün başka hiçbir kaynağı yoktur. Bu mesele, bilgi telakkisi (epistemolojik) vahdettir ve İslami anlayış için vazgeçilmez esastır. İslam’ın dışında hiçbir kaynakta temel kıymet ölçüleri aranmaz, başka hiçbir mecra (mesela felsefe) temel kıymet ölçüleri için kaynak olarak kabul edilmez, akıl, zeka, şuur ila ahir idrak melekeleri ise kıymet ölçüsünün kaynağı değil, kıymet ölçülerini tek olan kaynakta (İslam’da) keşfetmenin manivelasıdır. Kainat ise kıymet ölçülerinin kaynağı değil, İslam’ın muhtevasında keşfedilen kıymet ölçülerinin tatbiki için ihtiyaç duyulan imkan alanı ve malzeme (ve bilgi) deposudur.

Medresenin ilk vazifesi, “mukaddes emaneti”, yani nakil ile bize kadar gelen dini muhafaza etmektir. Nakil, kitap ve sünnettir, zaten din de bu ikisinden mürekkeptir. İslam’ın (mukaddes emanetin) muhafazası dışında, on dört asırlık irfan müktesebatını da muhafaza vazifesi tabii ki mevcuttur ama dinin muhafazası her şeye mukaddemdir.
Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-11-ŞEHİR VE BELEDİYECİLİK

ŞEHİR VE MEDENİYET -11-ŞEHİR VE BELEDİYECİLİK
Şehir fikri, şehir anlayışı, medeniyet tasavvuru, bunların faili olan ferd ve cemiyet kavrayışı olmadığı, oluşamadığı için Türkiye’de belediyecilik, insandan bağımsız, hayata yabancı, ferd ile cemiyeti harmanlamaya uzak bir şekil aldı. Belediye başkanları, sadece imar uygulamaları yapıyor, kaldırım döşüyor, asfalt döküyor. “İmar” mefhumunun ihtiva ettiği manayı anlamamış halde, sadece toprakla uğraşıyor, toprağa şekil vermeye çalışıyor. Toprağa şekil verme işini bile, üzerinde tüm unsurlarıyla bir hayatın akacağı, tüm meseleleriyle bir insan kütlesinin yaşayacağı anlayışıyla yapmıyor.
İmar uygulamasını, imar mefhumunun ihtiva ettiği “tanzim-nizam verme” manasından uzak şekilde, nizamın sadece cadde ve sokakların geometrik şekillerinden ibaret zanneden kafayla yapıyor. Şehir inşa etmenin, hayatı tanzim etmek olduğunu bilmiyor, şehri, insan ve hayattan bağımsız şekilde inşa ediyor. Ne var ki inşa ettiği şehir, öyle ya da böyle hayatı tanzim ediyor, hayatı tanzim fikri olmadığı için de, insanı, inşa ettiği şehre (mesela diktiği elbiseye) uydurmaya, ona uygun bir hayat yaşamaya zorluyor.
Belediye ile ilgili mevzuat, şehirle ilgili, insanla ilgili değil. Mevzuatı yapanların dar ufukları, tatbikatçıların “insan fikrine” sahip olmasına mani oluyor. Zaten fikir ve ilmin kıymetinin olmadığı bir vasatta, mevzuata rağmen insan, şehir, medeniyet mevzularında fikir ve tasavvur sahibi insanların olması, istisna kabilinden mümkün… Siyaset müessesesinin ülkedeki şekillenişine bakılınca, fikir sahibi insanların “idareci” olması imkansız. Hal böyle olunca ortaya çıkan netice, taş ve toprakla uğraşan belediye başkan profillerinden ibaret… Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-9-ŞEHİR, DEVLET, MEDENİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET-9-ŞEHİR, DEVLET, MEDENİYET
Bir şehirle medeniyet olmaz ama bir şehirde olmayan medeniyet hiçbir yerde olmaz. Şehir, medeniyetin nüvesidir, numunesidir, timsalidir. Şehrini inşa edemeyen bir mefkure, medeniyetini inşa edemez, bir medeniyet tasavvuruna sahip olduğunu iddia edemez. Bu manada her İslam Şehri, bir medeniyet timsalidir, böyle olmalıdır.
İslam medeniyet tasavvuru muhakkak ki bir şehre sığmaz. Şehrin büyüklüğü bu meselede ehemmiyetsizdir, mevzuu, medeniyet tasavvurunun bir şehirle sınırlandırılamayacak olmasıdır. İslam medeniyet tasavvuru, bir şehri, o şehrin içinde olduğu ülkeyi, o ülkenin içinde olduğu İslam coğrafyasını ve nihayet tüm dünyayı kuşatacak hacimdedir. Ne var ki medeniyet tasavvurunun ilk inşa edeceği (veya ilk imtihan sahası) şehirdir, bu manada bir ülkedeki siyasi sistem de değildir. Bir ülkede İslam’ın hukuku, siyaseti, ahlakı devlet çapında kurulsa bile, o ülkede İslam medeniyetinin kurulduğunu söylemek kabil olmaz, ta ki İslam şehri inşa edilene kadar.
İslam medeniyetine giden güzergahın ana istasyonu devlet değil şehirdir. Belki de şehir, İslam medeniyet inşasında karargah mahiyetinde ve ehemmiyetindedir. Devlet kurmak güç ile ilgilidir ve devlet kuracak güce ulaşanlar onu elde edebilirler, devleti kurduklarında güçleri daha da artar. Fakat medeniyet o kadar hassas ve naif bir meseledir ki, dünyanın en büyük gücüne (bu günkü dünya ölçülerinde ABD’nin gücüne) sahip olsanız bile medeniyet kuramayabilirsiniz. Medeniyet inşası için belli miktarda güce ihtiyaç olduğu doğrudur ama güç, devlet kurmak için yalnız başına kafi olsa da medeniyet inşası için asla kafi değildir ve zaten birinci unsur da değildir. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-8-ŞEHİR VE SANAT

ŞEHİR VE MEDENİYET -8-ŞEHİR VE SANAT
Şehir, tefekkürün her çeşidinin tecelligahıdır. Tefekkürün her sahadaki tecellisi için mahal oluşturan iskan alanıdır. Şehir, fikir, ilim, sanat, edebiyat, siyaset, iktisat ila ahir her sahadaki tefekkür imal ve izharının tatbik sahasıdır. Fikri cezbeden, imalini tahrik eden, kıymetini takdir eden içtimai bünyenin müesses halidir.
İmal ve inşa, tertip ve tanzim, tecrit ve terkip ameliyelerinin en bariz tezahürü sanattır. Sanat kadar kendini izhar, farkedilmesini icbar eden başka bir tefekkür faaliyeti yoktur. Sanat, müstakil bir tefekkür sahası olduğu gibi, belki de daha fazla, tefekkür faaliyetlerinin tamamının mütemmimidir. Tefekkür çeşitlerinin tamamı, sanatkarane bir üslup ile ifade edilebilir. Fikrin sanatkarane ifade edilmesi ihtiyaridir ama fikrin tatbikatının sanatkarane gerçekleştirilmesi mecburidir. Fikir, sanatkarane bir idrak ve incelikle tatbik edilmediğinde, muhtevasında taşıdığı “maksadı”, neticede gerçekleştiremez. Bu iddia, birçok meseleyi yeni baştan ele almak, yeniden izah etmek zorunda bıraksa da bizi, mesele böyledir.
Sanat tefekküre o kadar bitişiktir ki, asırlardır mühendislik keşfedilmeden (ilim haline getirilmeden) bina yapılmış, buna mukabil mimarlık kadimden beri olagelmiştir. Sanatın ilimden önce zuhur etmiş olması, her ikisinin kaynağının da tefekkür olmasındandır ve tefekkür sanata ilimden daha fazla akar, daha fazla ihtiyaç duyar.
Pozitif bilim anlayışının önce batıda sonra da dünyada hakim bakış haline gelmesi, batıda felsefeyle birlikte sanatı da öldürdü. Batının hala sanat havzası ve merkezi olarak kabul edilmesi, batıdaki tefekkür (felsefe) krizinin anlaşılmamasına bağlıdır, felsefi kriz farkedilemeyince, batının sanat merkezi olduğu vehmi devam etmektedir. Oysa batı, yirminci asır boyunca, Rönesans döneminin on yılında ürettiği sanat eserini üretememiştir. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-7-ŞEHİR VE SİYASET

ŞEHİR VE MEDENİYET -7-ŞEHİR VE SİYASET
Siyaset, ilk imtihanını şehirde verir, köy siyaset için imtihan alanı değildir. Siyaset, devlet cihazını köyde kurmaz, siyaset cihazı tüm unsurlarıyla şehirde kurulur. Devlet denilen o dev teşkilat, tüm unsurlarıyla şehirde ilk numunesini oluşturur.
Köy ve kasabalar cemaat çapındadır, şehir cemiyetin ilk teşkil edildiği iskan alanı… Siyaset (tabii ki devlet) kendini şehirde farkeder, insanlar siyasete şehirde ihtiyaç duyar. Bu sebeple siyaset, ya cemiyetle birlikte ya da toplumla (cemiyet ve toplumun farkları önceki yazımızda izah edildi) birlikte ortaya çıkar. Şehir, devlet ve siyasetin ana rahmidir, devleti ya toplum doğurur ya da cemiyet… Toplumun doğurduğu devlet müstebittir, cemiyetin doğurduğu devlet ise adil ve munis… Toplum, beyni (aklı) küçük, gövdesi büyük insan topluluğudur, kendi başlarına yaşayamazlar, ihtilaflarını kendileri çözemezler, bu sebeple siyasi otoriteye olan ihtiyaçları azami seviyededir. İhtiyaçlarının hacmi, cismi muazzam iri fakat idraki tam aksine sığ bir devlet doğurur. Kasları güçlü, aklı geri olan bu devlet, ihtilafları maddi müeyyide ile halletmekten başka bir yol bulamaz, zaten aramaz ve umursamaz. Cemiyet, kendi ihtiyaçlarını kendisi karşıladığı, kendi ihtilaflarını kendisi hallettiği için, kendi çapını ve imkanlarını aşan zaruri işler için devlete ihtiyaç duyar ve buna muadil bir devlet doğurur. Bu devletin aklı gelişmiş fakat cüssesi hafif ve naif kalmıştır, zira ihtilafları adalet ile halleder. Cemiyet adaletin karşısında hazır ola geçtiği için, adaletin infazı, zecri tedbirleri gerektirmez. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-6-ŞEHİR VE CEMİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET -6-ŞEHİR VE CEMİYET
Cemiyet ile toplum mefhumları aynı manaya gelmez. Toplum, seyrek münasebetler ağıyla birbirine bağlı insan topluluğudur, münasebetler ağı da umumiyetle zaruretlerden doğar. Cemiyet ise belli başlı bir mefkure merkezinde inşa edilen insan yekunudur. Toplumda birbirinden bağımsız ve birbirini umursamayan insan kütleleri bulunabilir, cemiyette her ferd ve her topluluk (mesela cemaat), birbirine karşı mesuliyet taşır, birbirine karşı mükellefiyet üstlenir. Toplum, yekpare hale gelemediği (gelemeyeceği) için, mesela zengin ile fakir birbirinden bağımsız şekilde yaşayabilir, zengin fakire karşı bir mükellefiyet hissetmez, birbirini görmeden bile yaşama ihtimalleri vardır. Cemiyette ise bu durum tam aksinedir ve her ferd ve topluluk tek bir bünyenin uzvu gibidir, zengin ile fakir arasında aşılmaz engeller yoktur, mesela günde beş vakit omuz omuza namaz kılar. Birbirine bu kadar yakınlaşanlar, birbirinden bağımsızlaşamazlar, birbirine karşı mükellefiyetlerini unutamazlar, birbirine karşı mesuliyetleri olduğunu reddedemezler.
Toplum, birbirinden bağımsız ferd ve topluluklardan teşekkül ettiği için, birbiriyle çatışır, topluluklar sınıflara ayrılır ve tenakuzlar başlar. Zengin ile fakir arasındaki uçurum, çatışmadan başka münasebet yolu bulamaz, alim ile cahil arasında köprü kurulamaz. Marksizm, bir cemiyette doğamaz, ancak batı tipi bir toplumda zuhur edebilir. İnsanları hakir gören entelektüalizm bir cemiyette yaşayamaz, ancak sınıflara ayrılmış, bir kısmı cahil bırakılmış, bazıları tahsil imkanı elde etmiş kalabalıklarda ortaya çıkar. Aliminin camide, halka beş vakit ders verdiği bir cemiyette entelektüalizm doğamaz ve yaşayamaz. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-5-ŞEHİR VE İNSAN

ŞEHİR VE MEDENİYET -5-ŞEHİR VE İNSAN
İnsan şehirde yaşar. Şehir olamamış yerleşim merkezleri bile şehir mihverine oturmuştur ve şehirden beslenir. Şehir, insanın maddi gıda ihtiyacını karşılamaktan ibaret bir teşkilatlılık hali değil, ruhi-manevi ihtiyaçlarını da karşıladığı bir fikir, ilim, sanat merkezidir.
İnsanlaşabilmek (insanlaşma sürecini ikmal etmek), insani istidatların tamamının meşru çerçevede zuhur etmesine bağlıdır. Bir insan, misalen on adet istidada sahip olsa, bu istidatlarıyla yüz adet münasebet çeşidi kurma imkanına malik olsa ama bunların ancak bir kısmı tezahür etse, insanileşme sürecini tamamlamış olmaz. Zuhur etmeyen istidat, kullanılmayan imkan olarak kalır, bu durumda o insan, kendini tamamlamamış (hatta tanımamış) olur.
İnsan mizacında mahfuz olan hususiyetlerin ve istidatların tezahürü, imkanlarla mahduttur. İmkan alanı ne kadar geniş ve çeşitliyse, insandaki istidatların zuhuru o nispette mümkündür. Köydeki hayat hacmi, münasebet sayısı, imkan alanı, insanlardaki istidatların tezahürü için ihtiyaç duyulan fiziki ve içtimai şartları oluşturmaz. Birkaç yüz kişilik nüfusa baliğ bir köy, kendi sınırları içinde ve kapalı bir hayat yaşadığı takdirde, mesela büyük kumanda istidadı (dehası) olan bir insanın bu hususiyeti ortaya çıkmaz. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-4-MEDENİYET TASAVVURU VE ŞEHİR

ŞEHİR VE MEDENİYET -4-MEDENİYET TASAVVURU VE ŞEHİR
Mekanı çıplak (tabii) halde kullanmak hayvanlara mahsustur. Mekanın imar edilmesi gerekir, imar edilmemiş mekan üzerinde mülkiyet kurulamaz. İktisadi manadaki mülkiyetten bahsetmiyoruz ama o bile imar edilmeden kurulamaz. Şehir, mekanın, fikir tarafından imar edilmiş halidir, belli bir fikir tarafından inşa edilen şehir, o fikrin mülkiyetindedir. Bu sebepledir ki her kültür ve medeniyet kendi şehrini inşa etmiştir, bu sebepledir ki mekan üzerinde bir de medeniyet mülkiyeti mevcuttur.
Şehir, medeniyet mülkiyetinin mührüdür. Tarlayı sürmek bile kültür ve medeniyet ile alakalıdır ama şehir, medeniyetin inşa edilmiş halidir. Şehir kurmayan bir kültür olabilir ama şehir kurmamış bir medeniyet olmaz. Kültür her hayat tarzında ve şeklinde oluşur ve varlığını devam ettirir lakin medeniyet, mekanlaşmış bir hayat tarzıdır, mekan üzerinde mülkiyet hakkı edinmiş bir hayattır.
Şehir, tabii olan ile suni olanın (inşa edilenin) harikulade ahengidir. Medeniyet, tabii hal içinde bulunmaz, o, inşa edilmelidir, insan yapımıdır ve sunidir. İnsan, tabii olarak meydana gelmiş, suni olarak varoluşunu gerçekleştirmiş varlığın adıdır. Hayvanda hiçbir sunilik yoktur, o, inşa edemez, tabii haliyle yaşar. İnsan, inşa edebildiği kadar insani varoluşuna katkıda bulunur. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-2-FİKİR VE ŞEHİR

ŞEHİR VE MEDENİYET -2-FİKİR VE ŞEHİR
Şehir, ya hayatın kaosu veya fikrin nazım planıdır. Şehir, ya fikrin taşa, toprağa bulanmış halidir veya fikrin toprakla buluşma noktasıdır. Şehir, ya fikrin kaos sahasıdır veya fikrin tecessüm etmiş halidir. Şehir, ya taşın fikir üzerinde hakimiyet kurduğu mekan organizasyonudur veya fikrin teşkilatlanma maharetinin tecellisidir. Şehir, ya fikri şekillendiren bir agoradır veya fikrin tatbikat sahasıdır. Şehir, ya fikrin ilk içtimai imtihanını kazandığı mekandır veya şehrin fikri rüştünü ispatladığı coğrafyadır.
*
Bir dünya görüşüne sahip olanlar için şehir, fikrin nazım planıdır. Şehir, dünya görüşünün hukuku, ahlakı, edebi, ilmi, sanatı için hazırlanmış ve tatbik edilmiş bir nizam tezahürüdür. Şehri gelişigüzel inşa ettikten sonra orada dünya görüşünün yaşanabileceğini düşünenler, mesela hayvan barınağında insani hayat sürülebileceğini düşünenlerdir.
*
Fikir, insanın kalbine ve aklına nüfuz ettikten sonra, onun tavassutu ve marifetiyle toprağa iner, toprakla buluşur. Fikir, nazım planına sahip olmayan insanların elinde toprakla buluşmaz, toprağa çivilemesine düşer ve çamura bulanır. Toprağı çamurdan kurtaracak, onu yaşanabilir bir mekan haline getirecek olan insandır, fikir sahibi olmayan, fikrin nazım planına malik bulunmayan insanların elinde fikir, toprağa kendi ruhunu üfleyemez. Okumaya devam et

Share Button