SİSTEMİN İDEOLOJİK SINIRLARI

sistemTürkiye’de 1923 yılında, yeni bir devlet mi, yeni bir siyasi rejim mi kurulduğunun anlaşılması ve açıklanması gerekir. Bu, aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Devlet-i Ali Osmanî’nin devamı olup olmadığı sorusunun da cevabıdır.

Yeni bir devlet kurmak ile yeni bir siyasi rejim (sistem) kurmak arasında, önemli ve temel farklılıklar vardır. Yeni bir siyasi sistem kurulduğu ve devletin devam ettiği kabul edildiğinde, Türk Devletinin, siyasi değişim alanının genişliği ortaya çıkar. Yeni bir devletin kurulduğu kabul edilirse, Türk Devletinin siyasi değişim alan ve imkânlarının dar olduğu ve kırılgan bir bünyeye sahip olduğu anlaşılır.

Yeni bir siyasi sistem kurulmuş olması; siyasi değişim imkânlarının genişliği ile beraber, siyasal yapının esnekliğinin kabul edildiği ve devletin “ebed-müddet” devam edeceği anlamına gelir. Doğrusu bu anlayış Türk Milleti için “ebedi” devlet sahibi olacağı anlamında bir teminat olarak anlaşılabilir.

Yeni bir devlet kurulmuş olması; siyasal değişim imkânlarının dar, siyasi bünyenin kırılgan olduğu, dolayısıyla değişimlerin, “yıkılış ve kuruluş” anlamında kavranacağı ve devletin “ebed-müddet” devam edemeyeceği şeklinde bir anlayışı doğurur. Bu durumda vurgu, devlete değil millete yapılmış olur ve Türk Milletinin “ebed-müddet” yaşaması gerektiği anlayışına yöneltir.  Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-26-İSLAM BİR SİSTEM MİDİR?

İSLAMCILIK MESELESİ-26-İSLAM BİR SİSTEM MİDİR?
Kapitalizm meselesi ile birlikte ancak gündeme geldi, sistem meselesi… Star gazetesinde yayınlanan bir iktisatçının mülakatı, meseleyi bir anda (ve zaten bir anlığına) oraya getirdi, Akif Emre de tartışmaya o noktadan girdi. Sistem meselesi, İslamcılık tartışmasının ciddi manada muhtevaya temas eden ilk konusu oldu, bu çerçevede iktisadi sistemler olan sosyalizm ve kapitalizm arasındaki üçüncü yol bahsi gündeme geldi.
Yazarlar arasında “İslam sistem midir?” başlığını atan ve meseleye doğrudan bu cihetten bakan kişi Mustafa Akyol oldu. Akif Emre, meseleyi kapitalizm zaviyesinden tetkik eden iki tenkit yazısıyla başlatmıştı ama meseleye derinliğine girme fırsatı olmadı. “İslam sistem midir?” başlığı altında konuşulacak mevzuu, Mustafa Akyol’a fazla ağır gelir, bu sebeple meseleyi nazari seviyede tetkik etmek gerek. Okumaya devam et

Share Button

DEVLET TAKİYYE YAPARSA…

Devletin ne olması gerektiği hususundaki teorik (felsefi) tartışmalara girmeden ve ne olduğu hakkındaki siyaset bilimi labirentlerinde yolumuzu kaybetmeden, yaşadığımız ülkedeki siyaset ikliminin oluşturduğu intiba üzerinden konuya girelim. Zira mesele zaten ülkedeki devlet anlayışı ile ilgili bir bahistir.

Ülkede “devlet” denildiğinde kastedilen genellikle anayasal kurumlardır. Bu kurumların toplamına “devlet” denmesi alışkanlık haline gelmiştir. Daha doğru ifadeyle ülkedeki “devlet”, anayasal kurumlara devlet denmesi gerektiğine dair bir kültür pompalamaya çalışmaktadır.

Anayasal kurumların toplamına devlet dendiğini söylerken, zımnında Kemalist yaklaşımın (bu ne demekse) kabul ettiği veya Kemalist kişiler tarafından temsil edilen kurumların kastedildiğini söylemiş oluyoruz. Başında Kemalist olduğu hususunda tereddütler olan kişilerin bulunduğu anayasal kurumların devleti temsil etmediği veya “devlet toplamı” içine girmediği malumdur. Çünkü Türkiye, Atatürk cumhuriyetidir. (Bir devletin bir şahıs ismiyle nitelendirilmesindeki garabet ayrı bir yazı konusudur). Atatürk cumhuriyeti olması, Atatürkçü kurumların veya Atatürkçülerin temsil ettiği kurumların devlet toplamını meydana getirdiği/getireceği konusunda bir karine teşkil eder.

Kemalist olmayan şahısların temsil ettiği kurumların “devlet denkleminden” derhal çekilip alınıyor olması, ülkedeki devlet tarifini veya “devlet toplamını” kurumların meydana getirmediği manasına gelir. Öyleyse teorik devlet tanımı değişmese de (Atatürk Türkiyesi veya Atatürkçü cumhuriyet gibi) “devlet toplamı”nın değiştiği ve konjonktürel olarak yeni toplamların meydana geldiği malumdur.

Ülke tarihindeki devirlere bakıldığında devlet toplamının macerası kısaca şöyle olmuştur.

1923 ila 1950 arası devlet toplamı; cumhurbaşkanı…

1950 ila 1960 arası devlet toplamı; CHP ve ordu…

1960 ila 1997 arası devlet toplamı: Cumhurbaşkanı, ordu, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…

1997 ila 2007 arası devlet toplamı; Cumhurbaşkanı, ordu, CHP, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…

2007 den sonra devlet toplamı; CHP, anayasa mahkemesi ve ordu…

Enteresandır, demokratik ülkelerdeki devlet toplamının içinde en önemli yeri işgal eden parlamento bu ülkede hiçbir zaman devlet toplamı içinde yer almamıştır.

Konjonktürel olarak değişen devlet toplamında değişmeyen tek değerin Kemalizm olduğu anlaşılmaktadır. Herhangi bir kurum ve o kurumu temsil eden şahısların Kemalist olduğu konusunda tereddütlerin oluşmasıyla devlet denklemi değişmiş ve o kurum denklemden çıkarılmıştır.

Bütün bunların anlamı ne? Konuya iki açıdan bakılabilir. Ya belli başlı kurumlar devlet toplamını oluşturur veya devlet diye bir şey vardır ve o varlık kendi kendini teorik olarak tarif eder ve konjonktürel olarak kendini temsil eden kişi ve kurumları belirler. Ülkemizde ikincisi mevcuttur. Belli bir resmi devlet kavrayışı vardır ve o kavrayışa uyan kişilerin başında bulunduğu kurumlar devleti oluşturmaktadır. Bu kurumların ne kadar önemli olup olmadığı bahis mevzu bile değildir. Mesela devlet toplamını oluşturan kurumların içinde TBMM nin bulunup bulunmaması hiç umursanmayabilir. Veya Cumhurbaşkanlığına namaz kılan ve hanımı başörtülü olan biri geçtiğinde CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMI bile devlet toplamı içine alınmaz.

Durum böyle olunca, kurumların başına “uygun adamlar” başka bir ifadeyle Kemalist şahıslar getirilmelidir. Kurumun başına Kemalist biri getirilmediğinde o kurum devlet toplamından çıkarılabildiğine göre, kurumun başına gelecek kişinin seçim yönteminde usul dışına çıkmak ve meri olan hukuku ihlal etmek tabii hale gelir. Bir kurumun başına gelecek kişinin fikri hüviyeti o kurumun devlet olup olmadığını tayin edecek kadar önemliyse eğer, herhangi bir kişinin herhangi bir kurumun başına mevcut hukuka uygun olarak gelmesinin hiçbir önemi yoktur. Öyleyse neymiş; önemli olan Kemalistlerin kurumların başına gelmesiymiş ki bu durumda seçimin veya tayinin hukuka uygun olup olmadığı teferruat değerinde bile değilmiş. Bütün bunlardan çıkan netice ise HUKUKUN BİR MANASI VE EHEMMİYETİ OLMADIĞI, HUKUK SADECE KEMALİSTLERİN İŞİNE YARADIĞINDA GEREKLİ, AKSİ HALDE ASLA RİAYETİ LÜZUMSUZ BİR METİNDEN İBARETTİR.

Kemalist olmayan birinin (mesela Abdullah GÜL’ün) Cumhurbaşkanı seçilmesi sözkonusu olduğunda, anayasada ve meclis iç tüzüğündeki “yeter sayılar” değiştirilmekte ve bunu Anayasa mahkemesi yapabilmektedir. Veya anayasa mahkemesi kendi yetki sınırlarını aşarak Anayasa değişikliklerini iptal edebilmektedir.

Şimdi;

Bir anayasa ve binlerce kanun yazacak ve ülkeye sunacaksınız ve diyeceksiniz ki; devlet bu anayasaya göre yönetilir, hayat da bu kanunlara göre yaşanır. İnsanlar yıllarca sunulan anayasa ve kanunlara göre çalışacaklar, mücadele edecekler ve bir noktaya kadar gelerek, kendi çoğunluk düşüncelerini de bu metinlere koymak isteyecekler. Üstelik de bunu mevcut hukuk metinlerindeki usul ve kurallara göre yapmaya çalışacaklar. Fakat bir anda meydan yerine çıkıp düdüğü çalacak ve diyeceksiniz ki, bu usul ve kurallar sizin için geçerli değildir. Bu ne demek? Şu demek… YILLARCA İNSANLARI ALDATTINIZ… NEYLE ALDATTINIZ? HUKUKLA ALDATTINIZ. KİM ALDATTI? DEVLET ALDATTI. YANİ DEVLET YILLARCA TAKİYYE YAPIYORDU.

Aman ALLAHIM…

Devlet çapında takiyye yapıldığı görülmüş müdür dünya tarihinde…

*

Devlet takiyye yapar mı? Bu soru ne kadar anlamsız ve mantıksız geliyor. Devlet takiyye yapar mı? Bu soru ne kadar içi boş ve doldurulması zor geliyor. Fakat yukarda anlatılanlar ve bunların dışında ülkede yaşanılanlar dikkatlice tetkik edildiğinde başka şekilde teşhis etmek kabil midir? Evet, bu ülkede devlet takiyye yapıyor veya takiyye devlet çapında yapılıyor.

*

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift hukuk vardır. Birisi yazılı ve yayınlanmış olan ve tüm vatandaşların bildiği hukuktur. Diğeri ise yazılı olmayan (yani yayınlanmayan), gizli mahfillerde veya özel kasalarda bulunan ve rejimi sahiplenenlerin ancak okuyabildiği/bilebildiği bir hukuktur. Gizli ve açık olmak üzere çift hukuk ne demektir? Çift hukukun en önemli manası, çift meşruiyet kaynağının bulunduğunu gösterir.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift siyaset vardır. Birisi halka açıklanan siyaset (siyasi sistem), diğeri ise az sayıda elit sınıfın (oligarşinin) bildiği siyasettir. Gizli ve açık olmak üzere çift siyaset ne demektir? Çift siyasetin en önemli özelliği, devletin, halkın bir kısmını vatandaş diğer kısmını ise düşman görmesidir.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift iktidar vardır. Birisi açık siyasi usullerle ve açık kanunlarla kurulan iktidar diğeri ise gizli ve hiçbir zaman gücü kaybetmek istemeyen iktidar. Gizli ve açık olmak üzere çift iktidar olması ne demektir? Çift iktidarın en önemli özelliği, devletin halkı umursamayan, halka rağmen ve hatta halkı düşman gören bir gizli iktidarı üretiyor olmasıdır.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift yargı vardır. Birisi halka açık mahkemeler tarafından temsil edilen yargı, diğeri gizli mahfillere açık guruplar tarafından temsil edilen yargıdır. Gizli ve açık olmak üzere çift yargı ne demektir? Biri halkı avutmak için halka açık mahkemelerde yargılama yapılıyormuş gibi göstermek diğeri ise halka kapalı ve usul ve esasları bilinmeyen yargılamalar.

Bir ülkede çift hukuk ve çift siyaset bulunması, çift meşruiyetin (veya meşruiyet kaynağının) bulunması demektir. Çift meşruiyet kaynaklarından birinin gizli olması ve bu kaynağa yaslanarak gizli yargılama yapılabilmesi ve gizli iktidar teşkil edilebilmesi, halkın bildiği hukuka (açık hukuka) göre gayrimeşru olan işlerin, gizli hukuka göre “meşru çerçevede” yapılabilmesini mümkün kılmaktadır. Anlaşılmayan nokta tam burasıdır. Ergenekon veya benzeri örgütlenmeler kendi anlayışlarına göre suç işlemiyorlar. Onlar gizli hukuka göre meşru işler yapıyorlar ve üstelik bunları gizli siyasi sisteme göre (mesela milli güvenlik siyaset belgesine göre) yapmak zorunda hissediyorlar. Vahim olan nokta bu adamların ve örgütlenmelerin suç işlediklerine inanmamalarıdır.

Cari hukuka (açık hukuka) göre suç olan fiillerin gizli hukuka göre suç olmaması, gizli hukuka sahip olan gizli iktidarların kendi meşru organizasyonlarını (fakat açık hukuka göre suç ve çete organizasyonlarını) besleyebilmelerine imkân hazırlıyor. Fakat bunu açıktan yapamıyorlar. Neden? Çünkü takiyye gereği ilan ettikleri ve halkın cari olduğuna inanmalarını istedikleri bir hukuk var ve bu hukuka göre yaptıkları örgütlenmeler ve gerçekleştirdikleri eylemler suçtur. Bu nasıl bir psikolojidir? Bu nasıl bir inanıştır? Bu nasıl bir hayattır?

*

Soruşturma konusu Ergenekon terör örgütü ile ülkede askeri darbe yapmış olan subayların anlayışları tamamen birbirine paraleldir. Bu gün de orduda muvazzaf görev yapan subayların içinde darbe düşüncesine sahip olanlar veya herhangi bir şartlar manzumesinde (ileri sürecekleri şartlar ne olursa olsun) darbeyi meşru görenler, ergenekonun bağlı olduğu anlayışa mensupturlar.

Ergenekon terör örgütünün kanun dışı faaliyetlerini illegal (yeraltı) örgütlenmeyle yapması ile ordunun darbeyi kanuni örgüt olan Türk silahlı kuvvetleri marifetiyle yapması arasındaki tek fark usul farkıdır. Üstelik de usul farklılığı sadece örgütlenme tarzı ile ilgili bir farklılıktır. Anlayış olarak temelde birbirinden farkı yoktur ve her ikisi de anayasayı zorla ve silahlı kalkışmayla değiştirmeye teşebbüs etmekte veya teşebbüsü neticelendirebilmektedir.

*

Mesele Ergenekon meselesi değil, devletin takiyye yapması ve takiyyenin gizli meşruiyet kaynağıdır. Ülkedeki meşruiyet kaynağı teke indirilemezse mevcut çeteleşmeler tüm hayat alanlarında mütemadiyen kendini yenileyerek devam edecektir. Ergenekon bu gün enselenen örgüttür fakat çift meşruiyet kaynağının gizli olanına bağlı olan herkes (sivil veya silahlı) bu tür çetelere mensuptur.

Share Button

SİSTEMİN İDEOLOJİK SINIRLARI

Yeni bir devlet kurmak ile yeni bir siyasi sistem kurmak arasında, önemli ve temel farklar vardır. Yeni bir siyasi sistem kurulduğu ve devletin devam ettiği kabul edildiğinde, Türk Devletinin, siyasi değişim alanının genişliği ortaya çıkar. Yeni bir devletin kurulduğu kabul edilirse, Türk Devletinin siyasi değişim alan ve imkânlarının dar olduğu ve kırılgan bir bünyeye sahip olduğu anlaşılır.

Yeni bir siyasi sistem kurulmuş olması; siyasi değişim imkânlarının genişliği ile beraber, siyasal yapının esnekliğinin kabul edildiği ve devletin “ebed-müddet” devam edeceği anlamına gelir. Doğrusu bu anlayış Türk Milleti için “ebedi” devlet sahibi olacağı anlamında bir teminat olarak anlaşılabilir.

Yeni bir devlet kurulmuş olması; siyasal değişim imkânlarının dar, siyasi bünyenin kırılgan olduğu, dolayısıyla değişimlerin, “yıkılış ve kuruluş” anlamında kavranacağı ve devletin “ebed-müddet” devam edemeyeceği şeklinde bir anlayışı doğurur. Bu durumda vurgu, devlete değil millete yapılmış olur ve Türk Milletinin “ebed-müddet” yaşaması gerektiği anlayışına yöneltir.

Bir ülkede siyasi sistemin değişim imkân ve araçlarının, yıkılış ve kuruluş biçiminde, başka bir ifadeyle “ihtilal” şeklinde anlaşılması ve başka yol ve kanalların bulunmaması, hayatın karşısında ve zamanın kıskacında değişmesi kaçınılmaz olan siyasi sistemlerin, önce baskıcı bir yapıya kavuşmasını ve daha sonra yıkılmasını zorunlu kılar.

Toplum ya kendini değiştirmeden yaşamak zorundadır veya kendisi değişirken yaşadığı siyasi sistemi de değiştirmek zorundadır. Aksi takdirde ya toplum statik bir yapıya kavuşacak ve kendini hayatın karşısında savunmasız bulacak ya da siyasi sistem statikleşecek ve baskıya dönüşecektir.

*

Siyasi sistem değişim ve gelişim metotlarını tespit ve tercih etmelidir. Tercih ve tespitler hukuki çerçevede ve usulde olmalı ve bilinebilir, kullanılabilir kılınmalıdır. Sistem kendini değiştirecek, dönüştürecek ve geliştirecek usulleri belirlemezse, yıkılış ve çöküşten başka alternatif bırakmamış olur.

Milletin bekasını ve devletin devamını esas alan (ama sadece bunu esas alan) anlayış, yıkılış ve çöküş gibi vahim sonuçları olan bir değişme yolunu alternatifsiz bırakamaz. Hiçbir ideoloji, felsefe, siyasi sistem veya başka türlü bir düşünce disiplini milletin bekasını anlayışının merkezine oturtmaktan imtina edemez. Öyleyse, milletin siyasi sistemi değiştirme ve geliştirme yöntemlerini belirlememek veya kabul etmemek gibi anlaşılmaz bir tavır içinde olamaz.

Siyasi sistem halkın talepleri doğrultusunda değişim imkân ve usullerini müesseseleştirmemişse, diktatoryal bir nitelik kazanır.

*

Siyasi sistem (hukuk sistemi değil) lügatini yazarken, ülke sınırları içinde “düşman” tanımlaması yapmaz. Ülke sınırları içinde düşman tanımlaması siyasi sistemin lügat ve literatürüne girerse, o ülkede sadece siyasi sistem vardır ve kesinlikle hukuk sistemi yoktur. Siyasi sistem tek gerçeklik (değer) veya son gerçeklik haline gelirse o ülkede yönetimin oligarşik bir yapıya bürünmesi kaçınılmaz olur. Oligarşik yapılanmanın tabi neticesi olarak; Siyasi sistem ideolojik kurallardan müteşekkil ve bununla sınırlı kalarak, hukukun üstüne çıkarılır ve siyaset hukuka hâkim olur. Oligarşik imtiyaz ve totaliter hâkimiyet, hukuk tanımadığı gibi aynı zamanda ahlaksızdır. Çünkü imtiyaz, ahlaksızlık (ve tabi ki hukuksuzluk) yapabilme imkânıdır.

*

Hukuk sistemi lügatini yazarken “düşman” tanımlaması hiç yapamaz. Hukuk “suçlu” tanımlaması yapar. Hukuk “düşman” tanımlaması yapmaya başladığında mahiyetini kaybeder ve hukuk olmaktan çıkar. Siyaset disiplini kendini hukuk olarak topluma arz eder ve bir büyük cinayet işlenir. Hukuk düşman tanımlaması yapmakla “kullanılabilir” bir silaha dönüşür. Hukuk kullanılabilir bir alet olmamalıdır. Hukuk sadece hâkimler tarafından “uygulanması gereken” bir kurallar bütünüdür ve hukuk olmasının birinci şartı, ilgili her insana eşit uygulanabilir olmasıdır.

*

Mevzuat hazırlanırken milletin “gerçeklikleri” merkez alınmalıdır. Hayatın yaşanabilmesi ve devamının sağlanması için gereken şartların neler olduğunun hala tartışıldığı ülkemizde, vicdan sahibi olmakla ideoloji sahibi olmak arasında kıvranan insanlar asil bir tavır sergilemenin dirayetine sahip olamıyor daha önemlisi bu ikilem karşısında takınılacak tavrın asalet-rezalet tercihi olduğunu anlamıyorlar.

*

Seküler mantık özünde skolâstik düşüncenin karşısında yer almakla, değişmez tek gerçekliğin “değişme” olduğunu kavrayan bir yaklaşım sergiler. Seküler mantıkla yola çıkıp “değişmezler” belirlemek, laikliği dinin karşısında “başka bir din” olarak görmek ve sunmak tavrını geliştirir. Laiklik din haline getirildiğinde hayat alanı alabildiğine daraltılır ve temel iddiası olan özgürlükle ilgisi kalmaz.

*

Seküler kavrayışta hukukun kaynağı eğer halk değilse, kaçınılmaz olarak ideolojidir. Türkiye’de halkın yasama kaynağı olmak gibi bir imkân ve yetkisi olmadığına göre hukukun kaynağı ideolojidir. Kaynağı ideoloji olan hukuk disiplininden bahsedildiğinde laiklik siyasi-felsefi bir anlam ifade eder ve bunu hiçbir şekilde hukuki bir kavram olarak nitelendirmek mümkün olmaz.

*

Türkiye’de siyasi sistemin aksiyon ortaya koyamaması ve kendini tanımlama iktidarına sahip olamaması kaçınılmaz biçimde reaksiyoner bir yaklaşım geliştirmiştir. Sistem, nelere karşı olduğunu ve nelerin yasak kılındığını ortaya koymakta ve fakat kendinin ne olduğunu veya olmak istediğini beyan etmekten entelektüel anlamda aciz kalmaktadır.

“Muasır medeniyet seviyesi” gibi anlamsız ve açıklamasız bir şablonu kullanan sistem yıllarca gözü kör ve kulağı sağır aydınlar tarafından infaz timleri gibi savunulmuş ve korunmuştur. Muasır medeniyet seviyesinden kastedilenin Avrupalılaşmak (yirminci asırda Amerikanlaşmak olarak da anlaşılabilir) olduğunu zaman zaman açıkça beyan etmekten imtina etse de, bunu kastettiği ve fakat yirmibirinci asırda artık Asya’nın da (en azından bazı ülkelerinin) gelişmişlik seviyesinin “muasır” olduğu tescil edildiğine göre “muasır medeniyet seviyesinin” anlamının ne olduğunun açıkça beyan edilmesi zamanının geldiği anlaşılmalıdır.

Sistem kendini tanımlama çabalarına girdiği Anayasa dâhil tüm hukuk metinlerinde hiçbir kıstas kullanmamakta ve sürekli “muasır medeniyet seviyesi” gibi bir ölçülendirme kullanmaktadır. Bu ölçülendirmenin aslında bir “ölçü” olmadığı bilindiği ve tanımlamasının da yapılamadığı için, sürekli ne olmadığını veya nelere karşı olduğunu beyan etme ihtiyacı duymakta ve “karşı oluşlarını” uzun uzun anlatmakta bununla beraber nelerin “muasır” olmadığını da resmi olarak tespit etmek durumunda kalmaktadır.

Bilim ve kültürün tayin ve tespit etmesi gereken muasır medeniyet kavramını kanunla ikame etmiş tek ülke olmak bahtiyarlığı! bize ait olsa gerek. Hukuk sisteminin tamamını tercüme eden ve ahlak sistemi ile ilgili hiçbir çaba göstermeyen sistem, skolâstik mantıktan tevarüs eden bilim veya bilimin alanına giren konularda dahi hükümleri kendisi veren bir siyaset ve hukuk anlayışını ülkeye nakletmiş bulunmaktadır.

*

Türkiye’de sistemin ne olduğunu yazmak mümkün değildir. Ancak ne olmadığını ve nelere karşı olduğunu başka bir ifadeyle sınırlarının neler olduğunu yazmak mümkündür.

Sistem kendini açıklayamamak zafiyetinden kaynaklanan panikle karşı oluşlarını uzun uzun açıklamak ihtiyacı içinde kıvranırken sağlıklı bir değerlendirme yapmaktan uzak olduğunun farkında değil. Sağlıklı bir değerlendirme yapamadığı için “karşı oluşlarını” veya “sınırlarını” tespit ederken milletin tanımlanmasında kullanılabilecek en anlamlı ve fonksiyonel unsur olan “Müslüman” lığını tanımlama unsuru değil, tasfiye konusu olarak “karşı oluş” listesinin birinci sırasına koymaktan imtina etmemektedir.

Sistemin ideolojik sınırlarını belirlemeye çalışırken karşılaşılan üç temel başlık göze çarpıyor. Bunlar önem sırasına göre; İslam, Milliyetçilik (Kürt milliyetçiliği ağırlıklı) ve sosyalizmdir.

İslam, batı veya batılılaşma tandanslı bir devrimin kaçınılmaz karşı oluşu olarak ortaya çıkarken sistemin varoluşunu temelde İslam’a karşı oluşunda gerçekleştirdiğini görmemek mümkün değil. Kadim Yunan, eski Roma ve Hıristiyanlık sentezinden ortaya çıkan ve son iki asırdır sekülerleşen batı medeniyetinin İslam ile ilgili tarihi bir problemi olduğu ve kendini gerçekleştirmek için İslam’ı yok etmek zaruretini ruhi derinliklerinde hissetmesinin refleksini anlamak mümkün. Batılılaşma macerası, batının genlerine işlemiş bu şifreyi bilerek veya bilmeyerek ithal etmiştir.

Sosyalizm ise batının ürettiği ve yirminci asrın ikinci yarısında Avrupa’nın siyasi, içtimai ve iktisadi nizamının kurucu unsurlarından biri haline geldiğinin bilinmesine karşılık sistemin batılılaşma macerasında sosyalizme karşı aldığı ağır tavır batılılaşma ideali içinde açıklanabilir değil.

Avrupalılaşmak bir oranda sosyalizme de ulaşmak veya bulaşmak anlamına gelmiyorsa eğer, sistemin batılılaşma stratejisi batının değerlerinin kritik edilerek alınmasını ve tüm esaslarının alınmasını reddeden bir tavır belirlemek durumunda olduğunu göstermektedir. Fakat durum böyle değildir ve batılı değerlere karşı bir süzgeç kullanmak iradesi hiçbir zaman olmamıştır. Ne var ki, işçilerin iktidar olması ülkedeki oligarşik yapıyı ve buna ayarlı olarak “imtiyazları” ortadan kaldıracağı için bir “medeniyet süzgeci” değil ama “iktidar süzgecinin” kullanıldığını tespit etmek gerekiyor.

“Milli Devlet” ifadesini bazen tanım bazen de bir tabir olarak kullanan sistem; batılı anlamda “milli devlet”e vurgu yapmakta ve fakat bunun iç politikada karşılığının bir akım ile ortaya çıkmasına tahammül edememekte ve “Atatürkçü milliyetçilik” belirlemesini yapmaktadır. Böylece oligarşik yapı milliyetçilik anlayışını tekelinde tutmanın mekanizmasını oluşturmakta ve Türk milliyetçiliğini kendi dışında kullanabilecek bir siyasal akımın önünü kesmektedir.

Milli devlet tabirini (tanım olarak kullanmasa bile) kullanan bir devletin milliyetçiliği sınır olarak koymasındaki anlamsızlık sistemi bu konuda utangaç bir tavır içine sokmuş ve fakat oligarşik yapı imtiyazlarına son verecek bir milliyetçi siyasal cereyanın gerçekleşme riskini de göze alamadığından “Atatürkçü milliyetçilik” belirlemesiyle bu konuyu sistemin özüne raptetmiştir.

Ülkücü hareketin, devletin milli devlet tabirinden kastettiği şeyin kendi anladıkları milliyetçilik olmadığını anlamaları 12 Eylül döneminde milleti koruma kaygısının ürettiği aksiyonun, kendine karşı korudukları siyasal akım ile aynı kategoride muamele görmelerine kadar sürdü.

Türk Milliyetçiliğinin Atatürk milliyetçiliği ile çerçevelenmiş olması halinde dahi bir aksiyon olarak ortaya konulmuş olması, Türkiye’nin nüfus yapısında bir Kürt Milliyetçiliğini tetikleyeceğinin anlaşılamadığını düşünmek saflık olur. Kürt Milliyetçiliği riskini, İslam riskine tercih eden oligarşik sistem Kürtleri bölgelerinde ve köylerinde yaşadıkları ve kendi imtiyazlarını tehdit etmedikleri sürece vatandaş olarak ve kerhen kabul etme tavrına girmiştir.

Sistem üç ideolojik sınırı içinde en büyük önemi İslam’a vermiştir. İslam’ı ideolojik sınır olarak gördükten sonra verdiği önem anlaşılabilir bir durumdur. Zira diğer iki sınıra göre İslam çok daha fazla bir anlam ifade etmektedir.

İslam sınırını çelik duvarlarla ören sistem, her bahsi geçtiğinde hayatın din kurallarına göre düzenlenmemesi gerektiğini ve çağımızda bunun zaten imkansız olduğunu beyan ederken, beyanlarının aksine biliyor ki; devlet ve cemiyet alanında hukuk ve ahlak teklifi, varlık, insan ve hayat (topluca söylemek gerekirse medeniyet) alanlarında ontoloji ve epistemoloji teklifi olan, diğerlerine göre tek alternatif İslam’dır.

İslam, sistemin boşaltacağı tüm alanları doldurabilecek ve dolayısıyla özünü değiştirebilecek bir fikir kudretine sahip olduğu, buna karşılık sosyalizm ve milliyetçilik (Kürt milliyetçiliği hariç) siyasal akımlarının neticede sistem ile entegre olabileceği ve özünü dönüştürmeden sistemi muhafaza edebileceği bilindiği için karşı oluşun devasa surları bu cephede yükselmiştir.

*

Türkiye Cumhuriyeti ideolojik bir rejim özelliği taşır ama ideolojisi yoktur. İdeolojik çapta bir fikri örgüyü hiçbir zaman arkasına almamıştır.

Bu sebeple “ahlak” üretememiş ve teklif edememiştir.

Share Button