TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-5-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-4-RUHİ SAFHA-3-

Ruhi safhadaki talim tek taraflıdır, ruh aldıklarını vermez. Aldıklarını veya aldıklarıyla başka şeyleri vermediğinde talim zorlaşır. Talim ve terbiyenin “doğruluk” testlerinden birisi, mukabelede (tepkide) bulunmasıdır. Talimin muhatabı (talebe), talimin muhtevasını alıp almadığını, söz, tavır, hareket, tatbikat olarak geri verir, geri dönüşe bakarak talim faaliyetinin doğru istikamette olup olmadığını, faydalı neticeler verip vermediğini takip etme imkanı hasıl olur. Ruhi safhada bu imkan olmadığı için eğitim fevkalade zor yapılmaktadır.
Ruhi safhada geri dönüş olmadığı için eğitimin de olmadığı zannı derinleşmiş ve yerleşmiştir. İslam’ın anlaşılmaması, tabii olarak İslam’ın insan telakkisinin anlaşılmasına mani oluyor, İslam’ın insan telakkisi anlaşılmadığı zaman (günümüzde) insan telakkisi batı felsefe, bilim ve kültüründen ödünç alınıyor. Batının genel anlayışı materyalizm ve pozitivizm temeline oturduğu için ruhu reddediyor, ruhun reddi ile başlayan insan telakkisi, sıfır ile üç yaş aralığında herhangi bir eğitim faaliyetinin mümkün olduğunu kabul etmiyor. Müslümanlar, ruhi safhada “geri dönüşün” olmamasından dolayı o dönemi batılı pozitivist anlayışla değerlendirmekte bir sakınca görmüyorlar.
Geri dönüşü olmayan talim faaliyeti, mevzuu bilmeyenler için karanlığa kurşun sıkmak gibidir. Eşyayı görmemizi temin eden ışıktır, ışığın eşyadan yansıyıp gözümüze ulaşmasıdır, ışık yoksa veya eşyadan yansımıyorsa göremiyoruz. Bunun gibi talim ve terbiye tatbikatlarında “doğru istikamet” üzere olunduğunu, geri dönüşlerle anlamak kabil oluyor. Ruhi safha bu imkanı sunmadığı için, İslam’ın insan telakkisine yabancılaşmamış olan Müslümanlar bile bu safhada talim yapamıyorlar. Geri dönüşsüz (yansımasız) talim faaliyetini gerçekleştirmek ise ilgili safhayı derinliğine bilmeyi gerektiriyor. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-5-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-4-RUHİ SAFHA-3-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-3-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-2-RUHİ SAFHA-1-

RUHİ SAFHA-1-
Ruh bedene taalluk ettikten sonra bir müddet doğrudan tezahür eder, vasıtasız faaliyet gösterir. Beden, ruhu taşıyacak kadar gelişmemiş yani ondaki istidatları gerçekleştirecek duruma gelmemiştir. Ruh bedene taalluk ettikten sonra istidatlarını izhar etmek için onu kullanmak ister ama bedenin buna hazır olması zaman alır. Bu zaman zarfında faaliyetsiz durmaz, vasıta olmaması onu faaliyet göstermekten alıkoymaz. Aslında ruh, faaliyet için vasıtaya muhtaç değildir çünkü o, insanda “tamam” vasfına sahip tek unsurdur. İnsan terkibinde hiçbir unsur, ruh kadar “tamam” değildir, her unsur ve uzvun varlığı diğerlerine ve “bütüne” bağlıdır. Diğerleri ve “bütün” olmadan varolma iktidarına sahip tek unsur, ruhtur. Ruh, bedensiz de varolmaya devam eder ama bedenin her parçası ve tamamı ruh olmadan varlığını devam ettiremez.
Ruh, bedene, muhtaç olduğu için değil, onu ihya etmek (canlandırmak) için taalluk eder. Ruh ile beden arasındaki münasebetin bu hususiyeti, bedenin ruhtan müstakil hale gelemeyeceğini ama ruhun bedenden müstakil hale gelebileceğini göstermeye kafidir. Zaten insanın (Müslümanın) nihai maksadı da budur, ruhu beden hapsinden kurtarmak…
Ruh bedene taalluk etmeden önce de vardır, yaşamaktadır. Kendi aleminde (alem-i ervahta) mahiyetini bilmediğimiz bir hayata sahiptir. O hayatta da bilgisi vardır, bilgi sahibidir. Ne var ki saf ruhi hayat diyebileceğimiz o safhadaki bilginin de mahiyetini bilmiyoruz. Yaratıldıktan sonra alem-i ervahta Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile mükalemede bulunduğunu, bu mükalemede bilgi sahibi olduğunu, kaynaklarımızdan biliyoruz. Öyleyse hiçbir zaman sıfır yaşındaki bir bebekten bahsetmiyoruz, bebeğin yeni doğmuş olması, bedenen sıfır yaşında olduğunu gösterir, ruh cihetiyle hiç kimse doğduğunda sıfır yaşında değildir. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-3-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-2-RUHİ SAFHA-1-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-1-TAKDİM

İslam Maarif Nizamının Talim ve Terbiye Süreçleri-1-Takdim
***
TAKDİM
İnsan telakkisi her meselede karşımıza çıkan, her meseleyi temellendirmek için ihtiyaç duyduğumuz ana mevzudur. İslam maarif anlayışı ise doğrudan insan telakkisi ile alakalı bir alan olup, sıhhatli ve muhkem bir insan tahlilini şart kılar. Bu meyanda mevzumuz hala “insan”dır.
İslam maarif nizamının talim ve terbiye süreçlerinde, insan bahsi, doğrudan tedrisatın mevzuu olarak insandır. Tedrisatın hedeflerine atıf yapılsa da bu çalışmada esas olan, tedrisatın gerçekleştirilme süreçleridir. Bir taraftan hedefler işaretlenirken diğer taraftan insanı o hedeflere sevkedecek tedrisat tatbikatını, o hedeflere akacak mecraların tespitini, o hedefleri gözden kaçırmayacak güzergahın tayinini göstermektir.
İnsanın kalbi-ruhi havzası ile zihni-akli havzasında bazı merhaleler mevcut. İnsan, potansiyel olarak (mahfuz bilgiyle) her şeyiyle birlikte doğduğu halde, ruhunda merbut mahfuz bilginin lif lif açılması, hayatta gerçekleştirilmesi, bunlarla bir kalbi-ruhi ve zihni-akli havzaları, özet olarak şahsiyet inşa etmesi gerekiyor. Ne var ki, bebeklik, çocukluk, gençlik gibi birbirini takip eden merhaleler, ruhta mevcut olan mahfuz bilginin (mizaç hususiyetlerinin) yavaş yavaş açılmasına müsaade ediyor. Şartları oluşmayan, zamanı gelmeyen bilgilerin zuhuru imkansızdır. Öyleyse neden uğraşıyoruz? İnsanın tabii hayat seyrindeki bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk gibi merhalelerde, zamanı gelen mahfuz bilginin zuhur şartlarını, imkanlarını, iklimini oluşturmak gerekiyor. Tedrisat işte tam olarak budur, bunu gerçekleştirmek için vardır. Çünkü mahfuz bilginin zuhur zamanının gelmesi, tezahürü için kafi değil, şartları, imkanları, iklimleri oluşturulmadığında mahfuz bilgi zuhur etmiyor. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-1-TAKDİM”

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-33-TALEBE ANLAYIŞI-2-

Risalet’in müderrisliği, sahabenin talebeliği… İşte İslam tedrisat anlayışının iklimi bu, bu iklimden süzülecek mana ve hikmet yekunu, eksiksiz bir anlayış ve nizamı kurmaya kafidir.
Sahabe bazı mevzularda nihai emsaldir. Nihai emsal olması zaruretendir, tercihen değil. Risalate rağmen değil, Risaletin tatbikat yekununu ikmal etmek için. Dikkat, mana yekununu değil, tatbikat yekununu… İslam tatbikat cihetiyle de “tamamlanmış” olduğu için, sahabe, cemiyet kadrosunu oluşturmak bakımından ve içtimai çerçevedeki diğer bazı meselelerde nihai emsaldir.
Sahabeye dair meşhur Hadis-i Şerifin anlaşılmaması, sahabenin tatbikat yekunu içindeki mevkiinin idrakine mani olmakta, mefhumu muhalifinden bakıldığında, sahabenin tatbikat yekunu içindeki mevkii anlaşılmadığı için “Ashabım göklerdeki yıldızlar gibidir…” Hadisi Şerifi idrak edilememektedir. Bu nakısaların tamamı, “külli anlayışa” sahip olmamaktan kaynaklanıyor. Sadece İslam tedrisat anlayışı veya bu anlayışın müderris ve talebe bahsi tetkik edilse mesele vuzuha kavuşuyor. Tek zaviyeden ve aynı zaviyeden bakanlar, bu tavrında ısrar edenler, İslam’ı anlamadıkları gibi tahrif ettiklerinin de farkında değiller. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-33-TALEBE ANLAYIŞI-2-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-30-MÜDERRİS ANLAYIŞI-1-

MÜDERRİS ANLAYIŞI
İki Cihan Serveri Aleyhiselatü Vesselam Efendimizin, Risalet vazifesini teslim aldıktan sonraki tüm hayatı, müderris, muallim, mürebbi olarak geçmiştir. Her hal ve kavli, ders veren, öğreten, terbiye eden, inşa eden ve nihayet tatbik eden bir emsaldir. Birçok sıfat şahsiyetinin yıldızları olarak parlamakta, her yıldız ayrı bir sahada “nihai emsal” vazifesini görmektedir. Asli vasfı ve vazifesi, malum olduğu üzere Risalet ve tebliğdir, bundan hemen sonraki vasfı ve vazifesi ise müderrislik ve tedrisattır.
Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “müderrislik” vasfı ve tedrisat vazifesi tam olarak anlaşılmadan, İslam’ın anlaşılması kabil olmaz. Çünkü Risalet, İslam’ı, kafirlere tebliğ, Müslümanlara ise tedris etmiştir. Müslümanlara yönelik tedrisat faaliyeti ise, tabii olarak altmış üç yıl, asli olarak da yirmi üç yıldır. Müderrisliğin ilk vasfı “emin” olmaktır, O, “emin” sıfatını kırk yaşına kadar iktibas ve muhafaza etmiştir, bu sebeple müderrisliği, tabii olarak altmış üç yıldır.
Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin müderrislik vasfı ve tedrisat vazifesi anlaşılmadığı takdirde, “Vahiy”, doğrudan muhatap olunacak bir metin olarak kabul ediliyor. O’nun tebliğ vazifesini yaptığını, vahyin artık tamamlanmış olarak elimizde bulunduğunu düşünüyor ve O’nu aradan çıkararak doğrudan Kur’an-ı Kerim’i okuyor, anlamaya çalışıyoruz. O’nun nasıl okuduğunu, nasıl anladığını, nasıl anlattığını, nasıl tatbik ettiğini umursamamak, anlamamak, hafife almak insanın İslam ile tüm irtibatını keser. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-30-MÜDERRİS ANLAYIŞI-1-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-29-TEDRİSAT ANLAYIŞI-4-

Sohbet usulleri geliştirmemiz lazım. Bunu her alanda yapmalıyız ama hususiyetle tedrisat safhalarının her biri için sohbet usulleri geliştirmemiz şart. Ana rahmindeki çocuktan başlayarak ölüme kadar sürecek hayatın her alanı için ayrı sohbet usulleri oluşturmalıyız. Zaten İslam maarif anlayışı, ilim tahsilinin, doğum öncesinden başlayarak ölüme kadar devam edeceğini kabul eder. Öyleyse tedrisat, okulla başlayıp biten bir paranteze sıkıştırılamaz.
*
Tedrisatın her safhası için oluşturulacak sohbet usulünün, dili, üslubu, meclis çerçevesi farklı olacaktır, olmalıdır. Meclisin (sınıfın) itimat altyapısı, emniyet çerçevesi, tarafların kullanacakları dil ve üslup, takınacakları tavır ve eda, kullanacakları izah ve idrak şekilleri, birbirine yönelik edep ve hürmet tarzı bu çalışmanın ana mevzularıdır.
Bazı derslerin, ilimlerin, disiplinlerin “sohbet usulü” ile tedrisatı mümkün olmayabilir, onlar için hususi usuller geliştirmek gerekebilir. Bu durum tabiidir ve böyle misallere bakarak, sohbet usulünü tenkit etmek, terk etmek, hafife almak doğru olmaz.
Tedrisatın her safhası için sohbet usulü numunelerini, tekliflerini “İslam Maarif Nizamının Modelleri” isimli eserimizde izah ettik. Teferruatlı tetkikler gerektiren bu mevzua burada temas etmekle iktifa ettik. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-29-TEDRİSAT ANLAYIŞI-4-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-

Muvazene (denge), varlığın, insanın ve hayatın varoluş denklemidir. Muvazenenin ve muvazene ihtiyacının en katı şekilde tezahür ettiği alan “varlık bahsi”, en açık şekilde zuhur ettiği alan “hayat bahsi”, en müphem olduğu alan ise “insan bahsi”dir. Mevzuumuz hayat bahsi…
Muvazene, nizamdır, muvazenesizlik keşmekeş… Nizam hayattır, kaos ise ölüm… Hayat, keşmekeşe (kaosa) tahammül edemez, muvazene bozulduğunda tabii olarak muvazeneye doğru akar, muvazeneyi arar, en küçük muvazene ihtimaline bile sarılır. Ne olursa olsun, muhakkak muvazeneyi bulur. Muvazene denkleminin iyi veya kötü olduğuna bakmadan onu arar. “İyi muvazene”, kaosta aranmaz, iyi muvazene, muvazeneden sonra aranır.
Hayat tabii haline bırakıldığında, arayacağı muvazenede “insani altyapı” derdine düşmez. En kötü muvazene, en iyi (ki böyle bir şey olmaz) keşmekeşten daha iyidir. Çünkü muvazene, hangi muhtevada olursa olsun, hangi denklemle kurulursa kurulsun, hayat demektir. Köle-efendi münasebetinde bile isyan yoksa bir muvazene kurulabilir ve hayat bu muvazene bile keşmekeşe tercih eder. Hayatın bu tabiatı, mesela diktatörlüklerin de bir müddet devam edebilmesini izah eder. Kaosun akabinde kurulan diktatörlüklere insanların tahammül etmeleri, hayatın diktatörlüğü bile kaosa tercih etmesindendir. Fakat muvazenenin ömrünü tayin eden, muhtevası ve denklem türüdür. Muhtevası ne kadar “insani” mahiyet taşıyorsa o nispette ömrü uzun olur, aksi durumlarda ise bir müddet sonra muvazene bozulur, çünkü hayat daha iyi bir muvazene aramaya başlar. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-20-HAYAT TELAKKİSİ-2-

Hayatın tabii mecraları var. Kendi haline bırakılan hayat, mutlaka birçok mecra açar, o mecraların döküleceği irili ufaklı birçok havza oluşturur. Tabii mecralar ve havzalar, nispi bir nizam da oluşturur. Hayat, meşru ve gayrimeşru tüm müdahalelerden (muhal farz) uzak tutulabilse, sayısız münasebet, müessese, mecra, havza oluşturma iktidarındadır, dolayısıyla varlığını devam ettirebilme kudretindedir.
Hayatın kaynağı, insan tabiatıdır. Bu sebeple hayatın tabiatını insan tabiatından takip etmek kabildir. Ancak hayatın tabiatı, ferdin mizaç (tabiat) hususiyetlerinden ibaret değildir. Hayat, içinde bulunan insan sayısınca ferdi mizaç haritaları ve ferdi gerçekliklerden teşekkül eder. Hayat, ya bir cemiyet terkibi veya bir topluluk halitası olarak meydana gelir. Her iki durumda da, hiçbir ferdi mizaç haritası, cemiyete ve hayata “olduğu gibi” yansıyamaz. Hayat, ferdi mizaç hususiyetlerini törpüler, dengeler ve kendi ortalamasına uydurarak bünyesine alır.
Hayatın içine aldığı ferdi gerçeklikler, hayat toplamını oluşturacak şekilde eğilip bükülür. Bir cemiyette hiçbir eğitim olmasa bile, ferdi gerçekliklerin birbiriyle çatışması, her insanda bir eğitim ve eğilim oluşturur. İnsanlar aslında kendilerinin peşinde koşarlar fakat hayat bu koşuyu eğer büker ve kendine çevirir. İnsanlar ihtiyaçlarının peşinde koşarlar ama kendi ihtiyaçlarından önce hayatın ihtiyaçlarını karşılarlar. Çünkü hayat, kendini tamamlamadan hiçbir şeyi tamamlamaz, kendi ihtiyacını karşılamadan kimsenin ihtiyacını karşılamaz, kendi ihtiyacını karşılamaya katkıda bulunmayanın ihtiyacını da karşılamaz. Pek az insan hayata bir şeyler kattığını farkeder, insanların kahir ekseriyeti hayattan bir şeyler aldığını zanneder. Oysa önce hayat alır, insanlar ise önce kendilerinin aldığını zanneder. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-20-HAYAT TELAKKİSİ-2-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-11-İNSAN TELAKKİSİ-8-

İnsandaki temel tezatlardan biri de, zevk-ıstırap zıtlığıdır. Bu zıtlık, hissi kaynakla ilgili olduğu için doğrudan hayata dairdir. Hayatın her alanında, her anında kendini gösteren, insanın hayat ve faaliyetlerini etkileyen, istikametini tayin eden, zafiyetlerini tespit eden bir zıtlıktır.
İnsan, tabii olarak “zevk”in peşine gider, ıstıraptan uzaklaşır. Başka bir ifadeyle zevk de cazibe kudreti mevcutken, ıstırapta aksi mevcuttur. Hayat ıstıraptan hali değildir bu sebeple insan ıstıraptan müstağni olamaz. Tercih etmeksizin maruz kaldığı ıstırap, zevkin peşine gitme iştiyakını da artırır.
Hayatı zevkten uzak tutma çabalarının hiçbiri netice vermez. Zevkin aleyhine söylenecek sözü kimse dinlemez, dinleyenler anlamaz, anlayanlar gereğini hakkıyla yerine getiremez. Zevksiz bir hayat inşa edilemeyeceği için, zevksiz bir dünya görüşü örülemez, örülürse tatbik edilemez, tatbik edilirse mensubu, cemiyette istisna teşkil edecek kadar az olur. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-11-İNSAN TELAKKİSİ-8-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-10-İNSAN TELAKKİSİ-7-

Nefsin iman etmemesinin bazı mühim tehlikeleri var. Ruh perde arkasında da olsa sürekli (her insanda farklı periyotlarla) kendini hatırlatır. Ruh, iman etmiş halde bulunduğu için, kendini hatırlatmasının bir kısmında imanını izhar eder. Ruh zaten çok kuvvetli bir varlıktır, imanı ise, kendi varlığındaki en güçlü hamlesi, faaliyeti, tezahürüdür. Nefs, ruhun imanını izhar etme hamlesi karşısında dayanamaz, direnemez, tamamen reddedemez. Varlığına ruha borçlu olan nefs, ruhun temel temayülü ve hamlesi olan imana karşı mutlak manada karşı çıkmak iktidarında değildir. Bu cihetle ruh imanını mutlaka izhar eder.
İman etmeyen, ruhun imanına da karşı koyamayan nefs, ruhtan aldığı iman hamlesini, hareketini, faaliyetini kabul eder fakat muhtevasını, istikametini, güzergahını değiştirmeye teşebbüs eder. Bu büyük tehlikedir ve çok yaygın bir durumdur.
Nefs, bir taraftan inkar etmekte diğer taraftan da ruhun iman hamlesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Kendinden, kendinde merkezleşmekten, kendine “inanmaktan”, kendine tapınmaktan vazgeçmez fakat ruhun iman hamlesine de direnemez. İmana karşı direnemeyen, inkardan da vazgeçmeyen nefs, ruhtan gelen iman hamlesini (aksiyonunu), kıvırır, büker, bozar, değiştirir ve yeni bir “iman” inşa eder. İnşa ettiği iman, ya kendini merkeze alan veya kendine tapınmayı da mümkün kılan veya kendinin de faydalanacağı bir mahiyet taşır. Böylece hem ruhu tatmin eder hem de hayatta kendini “gerçekleştirir”.
Bir misal konunun vuzuha kavuşmasına kafi olmalı… Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-10-İNSAN TELAKKİSİ-7-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-

“İman artar ve azalır mı yoksa sabit midir?” sorusu uzun münakaşalara konu olmuştur. İmanın sabit veya değişken olması mühim bir meseledir. Sabit olması halinde insan faaliyetleriyle tehlikeye girmeyeceğini gösterir, değişken olması halinde ise tehlikeye açık demektir. Başka bir ifadeyle imanın sabit olması, ibadetlerle artıp eksilmeyeceğini gösterdiği için, ibadetlerdeki zafiyet imanı tehlikeye sokmaz. Aksine değişken olması halinde ise, ibadetlerdeki zafiyet, imandaki zafiyeti (azalmayı) getireceği için, bir müddet sonra yok olma ihtimali (tehlikesi) mevcuttur.
İmanın sabit veya değişken olduğu istikametindeki iki görüş de doğrudur. Birbirine zıt iki görüş doğru olur mu? Olur… İkisinin de doğru olduğunu tespit etmek için, kaynağına inmeliyiz. İman-inkar zıtlığı meselesi anlaşılmadan, bu iki görüşün doğru olduğunu anlamak kabil değil. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-7-İNSAN TELAKKİSİ-4-

Aklın ruha tabi kılınması, ruh ile imtizaç edecek hale getirilmesi, ruha mani değil manivela olması, “akl-ı selim” seviyesine çıkması ile kabildir.
Sonsuz kudret sahibi olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin, sonsuz mana ihtiva eden beyanını, insanda anlayacak olan unsur, ruhtur. İslam maarif anlayışının insanda gerçekleştirmek istediği en derin idrak, ruhun hakikati müşahedesidir. Buna, hal olarak mani olan nefs, idrak olarak mani olan ise akıldır. Akıl, ruhun önünde perde olmaktan kurtulur ve onun manivelası (akl-ı selim) haline gelirse, hakikat arayışında ruh doğrudan sahaya iner.
Hakikat bilgisi ruhta mevcut ve mahfuzdur. Çünkü ruh, hakikatin de sahibi olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile muhatap olmuş, O’nunla mükalemede bulunmuş, O’nun sorusuna “doğru” cevap vermiştir. Hakikatin vasıtasız tecellisine muhatap olan ruh, onu inkar etme istidadına sahip değildir ama onu müşahede etme istidadına sahiptir. “Evet, sen bizim rabbimizsin” diye cevap veren ruh, hakikate vakıf olmuştur. Mesele, ruhta mahfuz olan hakikate ulaşmaktır lakin ruh insanın derinliklerine gizlenmiştir.
Akıl, hakikati, insanın iç aleminde arayacaktır. Ne var ki sayısız labirentte nefsin ve şeytanın iğvasına ve hilesine yakalanmamak için Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi takip etmelidir. Hem bunlarla aramalıdır hem de bulduklarının bunlara muvafık olmasına dikkat etmelidir. Bunların dışında bulduğunu zannettiği her şey batıldır, yanlıştır, nefsin ve şeytanın iğvasıdır. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-7-İNSAN TELAKKİSİ-4-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-6-İNSAN TELAKKİSİ-3-

İnsandaki temel tezatlardan biri de “ruh-akıl” dilemmasında zuhur eder. Nefs, dünyaya “meyleden” bünyedir, ruh ile bu hususiyetinden dolayı tefrikaya ve tezada düşer. Buna rağmen nefsin bünyesinin teşkili, dünya ile ilgili değildir, nefs, insan iç dünyasında ruh tarafından teşkil edilmiştir. Akıl ise kaynağını ruhtan alan fakat bünyesini dünya ile inşa eden bir melekedir. Akıl, insanın enfüsi dünyası ile afaki dünyanın malzemelerinin iştiraki ile tesis, terkip ve inşa edilir. Dış dünyadan alınan bilgi, kural, fikir, muhteva ve her türlü hadise, aklın bünyesinin inşasında kullanılır. Bunlar sadece aklın kullandığı malzemeler değil aynı zamanda bünyesini inşa eden malzemelerdir. Bu cihetle akıl, ruha yabancı bir bünyeye sahip olmaktadır. Aklın kalbini (merkezi unsurunu) ruh temin etse de, bünye hem ruhi hususiyetler hem de harici (ruha yabancı) hususiyetler için inşa edildiğinden dolayı, ruh ile akıl birbirine imtizaç edemez.
Akıl, dış dünyadan aldığı tesirleri, sadece malzeme olarak kullansa ve bünyesinin inşasında onları kullanmasa, ruh ile tenakuza düşmez, aksine imtizaç ederdi. İşte akıl ile ruh arasındaki tezadın temel sebebi bu… Ne demek bu? Aklın, dış dünyadan aldığı malzemelerle inşa ettiği bünyesi, “sınırlı”dır. Ruhun başka varlıklarla tenakuzunun temel sebeplerinden biri, kendinin baki olmasıdır. Baki olan ile fani olanı bir araya getirmek, ancak tezat münasebetini oluşturur. Fani (sınırlı) olanı malzeme olarak kullanmak, tenakuz meydana getirecek bir hususiyet değildir.
İnsandaki en derin tezat, baki olan ile fani olanın aynı bünyede bulunmasıdır. Aslında ruhun insanda oluşturduğu tüm tezatların temelinde bu hususiyet var. İnsanda baki olan sadece ruhtur ve ondan başka da baki olan yoktur. Bu sebeple tezatların hepsini burada aramak gerekir. Fakat beka-fena zıtlığının farklı tezahürleri var, bu sebeple sanki başka zıtlıklar varmış gibi görünebiliyor. Tezahürler nasıl olursa olsun, beka-fena zıtlığını gözden ırak tutmamak gerekir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-6-İNSAN TELAKKİSİ-3-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-5-İNSAN TELAKKİSİ-2-

İslam maarif anlayışının ana hedefi insanda vahdeti gerçekleştirmek olduğuna göre, insandaki temel tezatları bilmek gerekiyor. İnsan iç dünyasında çok sayıda tezat mevcut, nihai (en derindeki) tezat ise ruh ile nefs arasındakidir. Vahdet mimarisinin nihai maksadı da, en derindeki bu tezadı vahdete erdirmektir. Vahdet, ya terkip etmek veya izale etmek veya birini diğerine irca etmek veya birini diğerine tabi kılmak suretiyle gerçekleştirilir. Ruh ile nefs arasındaki temel tezadı ise ancak birini diğerine irca ederek aşmak ve vahdete ulaşmak kabil olur. Terkip etmek mümkün değildir zira ruh hiçbir şeyle terkibe tabii tutulamaz. İzale etmek mümkün değildir zira nefs yok edilemez. Öyleyse birini diğerine irca etmekten başka bir yol yoktur, irca edilecek olan ise nefstir. Maarifin tüm hedeflerine ulaşılsa fakat ruh-nefs dilemması baki kalsa maksat hasıl olmamıştır.
Nefsin ölümü, insanın ölümüdür. Nefs hayattır, dünyadır, onu öldürmek, insanı öldürmek ve hayatı bitirmektir. Zaten insanlar kendilerini öldürebilir (intihar edebilir) ama nefislerini öldüremezler. Tasavvuftaki bazı hususi hadiseler, hususi usullerin, hususi neticeleridir, başka disiplinlerde misalini bulmak kabil olmaz. Tasavvuf mecrasında elde edilen makamlarda da nefsi öldürmek sözkonusu değildir, müsaade edilmemiştir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-5-İNSAN TELAKKİSİ-2-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-

İNSAN TELAKKİSİ-1-
Maarif, insan inşasıdır. İslam Maarif Anlayışı ise Müslüman şahsiyet inşasının irfan yekunudur. Öyleyse mesele şu sacayağını takip eder; İslam nedir, İnsan nedir, Müslüman şahsiyet nedir. “İnsan tabiatı”, “İslam’ın insan telakkisi”, “İslam’ın inşa etmeyi istediği şahsiyet numunesi” başlıkları birbirinden farklıdır. Günümüzde birçok konu birbirine karıştırıldığı için, sıhhatli tetkikler yapılamıyor, sıhhatli fikir ve ilim üretilemiyor. Müslüman ilim ve fikir adamları, “insan nedir?” sorusu ile hiç ilgilenmeksizin, doğrudan doğruya İslam’ın istediği şahsiyet numunesinden bahsediyorlar. İnsanı anlamadan, İslam’ın arzu ettiği insanı anlayacaklarına dair bir vehim içindedirler. Madenin ne olduğunu bilmeden eşya (alet) imal etmeye benzeyen bu durum, hem İslam’ı anlamayı engelliyor, hem insanı anlamayı, hem de İslam’ın istediği şahsiyet terkibini…
İnsan bahsinde onlarca kitap telif ettiğimiz için, burada, insanı, maarif cihetiyle ele alacağız. İnsanın ne olduğu, İslam’ın insanı nasıl teşhis ettiği, inşa etmek istediği şahsiyet numunesinin ne olduğu hususlarını takip ederek, “İslam’ın insan telakkisini” kısaca tetkik edeceğiz.
*
İnsan tabiat havuzu, kainattaki tüm varlık çeşitlerinin tabiat hususiyetlerini ihtiva etmekte, ek olarak da sadece insana has ve ait olan ruhu, toplam varlığının merkezi unsuru olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bu sebeple insan tabiat haritasını çıkarmak fevkalade zordur, kolay olan yolu ise, insanlık tarihinde mevcut olan her insan fiilinin, tabiat haritasına dahil olduğunu bilmektir. İslam, varlık çeşitlerinin her birinin müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken aynı zamanda her varlık çeşidinin kendi tabiat sınırlarını aşamayacağını da tescil eder. Varlık, kendi tabiat sınırlarını aşamayacağı için, “evrim” yoktur. Evrim, bir varlık çeşidinin kendi tabiat sınırını aşarak başka bir varlık çeşidi haline gelmesidir. Evrim, sadece insan telakkisi ile ilgili değil, aynı zamanda tüm varlık telakkisi (ontoloji) ile de ilgilidir. Dolayısıyla İslam, her varlık çeşidinin (ve tabii ki insanın) müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken, varlık telakkisinin de çerçevesini tayin eder. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-3-TAKDİM-3-

İslam maarif anlayışı, İslam’ın her konusu gibi, tevhide bağlı terkibi bir bütünlük içinde tetkik edilir. Tetkik ufku ise medeniyet çapıdır. İslam medeniyetinin ayakta olmadığı bugün ise medeniyet inşası, “inşa fikri” merkezinde anlaşılır.
İnşa fikrinin kendine tatbik mahalli bulacağı ilk bahis, maariftir. İnşa fikri, maarif manivelasıyla, ferdin şahsiyetini, cemiyetin nizamını, hayatın ahlaki altyapısını, devletin medeniyet çatısını gerçekleştirir. Her mesele, tevhid merkezinde ve medeniyet ufkunda tefekkür ve tasavvur edileceği gibi, inşa fikri marifetiyle de tesis, teşkil, tanzim edilir.
Medeniyet çapında düşünme mecburiyeti, medeniyet tefekkürünü, tasavvurunu, terkibini ilzam eder. Medeniyet tasavvur ve terkibi gerçekleştirilmelidir ki, o terkibe uygun, yine o terkipten süzülecek olan maarif anlayış ve nizamı tesis edilebilsin. Temel meseleler üzerinde çalışamamanın mühim sebeplerinden birisi de, medeniyet tefekkürünün başlamaması, medeniyet tasavvurunun gerçekleşmemesi, inşa edilecek olan medeniyet terkibinin teşkil edilememesidir. Medeniyet terkip ve tasavvuru, “çatı fikir”dir, bu fikir olmadan, o çatı altındaki tüm meseleler, yerli yerine oturmuyor, oturtulamıyor. Dolayısıyla temel meselelerde çalışmanın tefekkür ufku oluşmuyor. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-3-TAKDİM-3-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2-

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2-
Maarif nizamının zor kısmı, İslam’ı, sıfır yaşından itibaren çocukların zihin ve kalp dünyalarına zerketmektir. Çocuğun ana rahmine doğmasından itibaren başlayan tedrisat süreci, ölüme kadar devam edecektir. Çocuk önce ana rahmine doğar, ruh bedene taalluk ettiğinde ana rahmindeki doğum gerçekleşmiş olur. Ruh teşrif ettiğinden itibaren öğrenme ve anlama süreci başlayacağı için, İslam tedrisatı, ana rahminde başlar. Yaklaşık olarak eksi yedi aydan başlayan tedrisatın, her safhası başka bir sürece tekabül eder.
İslam maarif nizamı, kendi “insan anlayışı” çerçevesinde, tedrisat için çocuğun belli bir yaşa (mesela altı veya yedi yaşına) gelmesini beklemez. O yaşa kadar beklediğinde, tedrisatın temelini kaybettiğini bilir. O yaşlardan sonra başlanan tedrisatın temelsiz olduğunu, maya tutmakta zorlanacağını, şahsiyet inşasında geç kalınacağını kabul eder. İnsan, ruh ve bedenden mürekkep olduğu için, ruhun bedene duhulü ile insan başlar. İnsan başladığı andan itibaren, tedrisat da başlar.
Batı kültür ve düşüncesi, çocuğun tedrisatına geç yaşlarda, (altı-yedi yaşlarda) başlar. Bu yaşa kadar çocuğun öğrenemeyeceğini ve anlamayacağını kabul eder. Oysa o yaşa kadar çocuk, en zor olan işi başarmış, dili öğrenmiştir. Yeryüzündeki en zor iş olan sıfırdan dil öğrenmek, sıfır ile üç yaş arasında mümkün olmaktadır. Buradaki zorluk, yabancı dil öğrenmekle ilgili değil, yabancı dil öğrenmek, bilinen bir dil ile ikinci dil öğrenmektir. Dünyanın en zor işi ve hala izah edilememiş olanı, sıfırdan dil öğrenmektir. Sıfır ile üç yaş arasında, herhangi bir hususi eğitime tabii tutulmaksızın dili öğrenen çocuk, tedrisat için altı-yedi yaşına kadar bekletiliyor. Cahilliğin derinliğine bakın… Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1-

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1-
İslam maarif anlayışı, İslam irfanının insanda ve hayatta gerçekleştirilmesi fikridir. Bu fikrin müesseselerini, usulünü, adabını, vasıtalarını, mecralarını, havzalarını, mekanlarını, şahsiyetlerini, malzemelerini nizami bir anlayış içinde inşa etmek, idare etmek, tatbik etmek işidir. Nizam (sistem) ifade etmeyen bir iş bütünü, neticesinin ne olacağı bilinmeyen kumar gibidir. Bu kadar bahsi, bir “anlayış” çerçevesi içinde nizami bir örgü ile ortaya koymak gerekir. Birbirinden müstakil (bağımsız), birbirini beslemeyen ve desteklemeyen, çok zaman birbiriyle tezat teşkil eden bahisler toplamı değil ifade etmeye çalıştığımız, aksine, merkezi örgü nizamına sahip sayısız unsurun, kendi sahalarındaki sınırsız hürriyete sahip olmasıdır.
İslam mana yekunu olarak önümüzde duruyor. İslam, Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye’dir. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler, kavli olan kısmıdır, Sünnet-i Seniyye ise tatbikatın Risalet çapındaki misalidir. Kavli olan, yani bilgi halinde bulunan ilk ikisindeki “mana yekunu”, fiili olan üçüncüsündeki misaller yoluyla hayata nakledilmiştir.
Risalet hali ve makamı kesbi olmadığı için, Risalet sahibinin vahyi nasıl anladığını bilmiyoruz. Hz. Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselam efendimizin vahyi nasıl anladığına dair bir idrak ve izahımız yok. Risâlet’inden önceki dönemde de muhafaza edilen bir şahsiyet, kalp ve hayattan bahsettiğimiz malum. Öyle bir şahsiyetten bahsediyoruz ki, miraç kendisine nasip olmuş ve “huzura” çıkmıştır. Allah Azze ve Celle’ye vasıtasız ve mesafesiz muhatap olmak, hakikati saf haliyle müşahede etmek değil midir? Bu sebeplerle denmiştir ki, “Peygamberlik tavrı, aklın verasındadır”. Hulasa O’nun vahyi nasıl anladığını bilmiyoruz, bilme iktidarında değiliz. İki Cihan Serveri aleyhissalatü vesselam efendimizin vahyi anlaması, kendine münhasır bir bahistir ve başka bir misali yoktur. Nasıl anladığını anlamadığımız, O’nun gibi anlama iktidarına malik olmadığımız için, idrak, izah, inşa, tatbik usulü geliştirmemiz gerekiyor. İslam Maarif Nizamına ihtiyacımızın en derindeki sebebi budur. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1-“

YENİ YAZI SERİSİ, İSLAM MAARİF ANLAYIŞI

YENİ YAZI SERİSİ, İSLAM MAARİF ANLAYIŞI
Yeni bir yazı serisine başlıyoruz, “İslam Maarif Nizamı”… Temel konularda fikir üretiminin gerçekleştirilmediğini görmek can sıkıcı… Temel konulara yönelen cins zeka sayısındaki azlık, bu konuları merkez alan “tefekkür havzalarının” oluşmasına da mani oluyor. Temel meselelerden biri, belki de tevhid’den sonraki en mühimi olan maarif davası, nedense İslami zaviyeden bir türlü tetkik edilemiyor. Batıdan tevarüs eden mevcut bilgi çöplüğü (yığını) içinde didinen zihinler ve akıllar rişin özüne bir türlü gelemiyor.
İddialı laflar ediyor gibi görünebiliriz. Böyle düşünenler, acele etmesinler ve yazı serisini takip etsinler. Tedrisat bahsinde bu güne kadar söylenenlerden farklı bir fikir görmezlerse, okuduklarından tatmin olmazlarsa takip etmesinler.
İslam Maarif Nizamı başlığı, aslında birkaç ciltlik eser çalışmamızdan bazı anekdotlar. Okuyanlara, okuyacak olanlara kolay gelsin.