TEKKE, KALBİ-RUHİ SÜREÇLERİ TAKİP EDER

TEKKE, KALBİ-RUHİ SÜREÇLERİ TAKİP EDER

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Ruhtan habersiz, nefisten cahil bir nesil yetişti. Ruhtan habersiz olanın kalbi umursamayacağı açık, nefsin cahili olanın imanı kelamdan ibaret… Uçsuz bucaksız kalb evreninde ruhun ve nefsin sayısız halleri olduğunu bilmeyen bir Müslüman tipi ortaya çıktı. Bilginin zihni evrene intikalinden ibaret sığ ve basit bir eğitim-öğretim anlayışına (aslında anlayışsızlığına) mahkum oldu. Oysa bu anlayış seviyesi, materyalist insan ve bilgi telakkisinden ibarettir.
İman eden ruh, inkar eden nefisti. İnsanda ruh ve nefsi kaldırdığınızda, Psikanalizin kurucusunun hayvan tarifi olan; libido, ego, süperego tasnifinden başka bir şey kalmaz. Bir kısım Müslümanlar, Psikanalize verdikleri kıymeti, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’de sarih şekilde beyan edilen ruh, nefs, kalb tasnifine dayalı insan telakkisine vermediği görülüyor. Ruhu insandan aldığınızda geriye kadavra kalıyor ama buna rağmen ruh ve nefse, bunların faaliyet ve tezahür mahalli olan kalbe alaka duymayan Müslümanlar yetişti. İnsan derununu, hayvan telakkisinin sistemini kuran Psikanaliz müellifinden öğrenmeye ar etmeyen, buna mukabil milyonlarca ciltlik kadim müktesebatta ilmi keşif ve inşa edilen ruh, kalp ve nefs meselesini unutan ahmaklar peyda oldu. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR

MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Bilgi, kainat çapında bir kıymettir. Kainatta her varlık ve vakıanın muhtevasında bilgi mevcuttur, bu sebeple bilgi meselesi kainat çapında bir kıymet arz eder. Mutlak İlim olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye, hem kainatın hem ahiretin terkibi hükümlerini ifade eden bir özettir. Medresenin meşgul olduğu ilim, bu aleme (kainata) dair olandır.
İlim ve irfan, birbirinden müstakil, birbirine muhalif iki bilgi mecrası değil, aksine bilginin genişlik ve derinlik buududur. Nasıl ki Şeriat İslam’ın genişlik buudu, tasavvuf da derinlik buududur, ilim ve irfan da bunların bilgideki mukabilidir.
*
Medrese; varlık, insan, hayat bahislerine dair temel telakkileri inşa etmek, bunlar arasındaki irtibat ve münasebet haritasını çıkarmak, arada boşluk ve tezat bırakmamakla mesuldür. Bundan sonradır ki medrese, tedrisat faaliyetine başlar. Okumaya devam et

Share Button

Klasik Dönem Osmanlı Tedrisatı ile Türkiye’nin Eğitim Anlayışının Farkı

KLASİK DÖNEM OSMANLI TEDRİSATI İLE TÜRKİYE’NİN EĞİTİM ANLAYIŞININ FARKI

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Anadolu halkı Osmanlı devletinin bakiyesidir. Yaklaşık 93 yıldır kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti hızla akıp giden bu çağda hala kuruluş devrini tamamlayıp yükseliş devrine geçememiştir. Bunun yegâne sebebi dâhili ya da yapısal meselelerdir. Siyasi bünye ile sosyolojik bünye arasındaki fikirsel ve kültürel çelişkiler ülkenin gelişimini yavaşlatmıştır. Nitekim bir ülkeyi güçlü ya da zayıf yapan şey genç nesillerin eğitimidir. Bu meyanda zirveye çıkmak isteyen bir milletin geçmişten ders alması gerekir. Dolayısıyla geçmişte zirveye ulaşmış Osmanlı gibi büyük bir numuneye sahip olanın talihini fark etmek lazımdır. İşte bunun için Türkiye’nin eğitim anlayışı ile Osmanlı’nın klasik dönem eğitim anlayışını mukayese etmek suretiyle ikisi arasındaki farkları ortaya koymak ve eğitim anlayışımızı buna göre yeniden gözden geçirmek gereklidir.
Okumaya devam et

Share Button

İÇTİMAİ MEKANLARI SOHBET MECLİSİ HALİNE GETİRMEK

İÇTİMAİ MEKANLARI SOHBET MECLİSİ HALİNE GETİRMEK
Misafirliğin bir de tedrisat ciheti vardı, onu da unuttuk. İçtimai irtibat ve münasebet mekanları, aynı zamanda tedrisatın vesilesiydi. Misafirlik, içtimai münasebet çeşitleri içinde tedrisat yoğunluğu ciddiye alınacak kadar ileri derecedeydi. Çünkü misafirlikten maksat, çoğunlukla sohbetti, sohbet ise en derin ve en müessir tedrisat usullerimizin başında geliyordu.
Misafirlik neredeyse sıfıra indi, artık misafir kabul etmeyen, misafirliğe gitmeyen bir hayatın içine düştük. Fakat misafirlik aynı zamanda yoğun içtimai münasebet yoluydu, misafirlik bitti ama içtimai münasebet ihtiyacı ortadan kalkmıyor. Evlerimizi büyüttük ama içtimai münasebeti evlerimizin dışına ittik. Büyük misafir odalarımız (salonlarımız) var ama boş… Özet olarak, içtimai münasebetlerimizi evin dışına, dış mekanlara taşıdık. İçtimai münasebetlerimizi dış mekanlara taşımak, özü itibariyle iyi bir şey değil. Bunu unutmadan söylemek lazım ki, dış mekanları da kendi rengimize boyamamız şart. Okumaya devam et

Share Button

TEDRİSAT MÜESSESELERİNİ ÇEŞİTLENDİRMEK

TEDRİSAT MÜESSESELERİNİ ÇEŞİTLENDİRMEK

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

İlim, bilginin nizami tertibidir. Tedrisat da, ilmin insana nizami intikalinin sağlanmasıdır. Bu sebeple mektep ve medrese nizamı fevkalade hassas ve mühimdir. İlim telakkisi, medrese nizamı ve tedrisat usulü üzerinde kolayca ve umursamazca değişiklikler yapmak cinayettir. Bu ölçü ve hassasiyet muhafaza edilmek şartıyla söylüyoruz ki, tedrisat müesseselerini çeşitlendirmek gerekir.
Medresenin hassas bir nizami tertibe tabi tutulması lüzumu, onun tek bir çeşide mahkum edilmesi manasına gelmemelidir. İlimlerin tasnifine göre kurulacak medreseler, her ilim mecrası ve seviyesine göre farklılık arz eder, etmelidir. Bu mesele, medreselerle ilgili kısmıdır, bizim üzerinde durmak istediğimiz mevzu ise medrese dışındaki tedrisat müesseselerinin çeşitlendirilmesidir.
* Okumaya devam et

Share Button

İÇTİMAİ TEDRİSAT

İÇTİMAİ TEDRİSAT

(Terkip ve İnşa Dergisi 20. sayı)

İnsanın talim ve terbiyesini,(Batı için eğitim ve öğretimini) belirli bir yaşa hasretmek, batı uygarlığına mahsus bir anlayış ve yanlıştır. Batı’nın zihni işgali sonucu, kendi kadim müktesebatımızdan koptuğumuz için, asırlardır birikmiş tecrübeyi terk ettik. Hayat boşluk kabul etmediği için, insanın talim ve terbiye süreçlerini, batı uygarlığından ithal etmeye başladık. Pozitif bilim temelinde şekillenen batı kaynaklı müfredat, bizi kendi merkezimizden alabildiğince uzaklaştırdı. Eşya ve hadiseleri kavrayış tarzımızdan birçok meseleye kadar, temel telakkilere yaklaşımımız batılı aklın (pozitif aklın) bakışına uygun hale geldi. Okumaya devam et

Share Button

CAMİLERİ TEDRİSAT MEKANI HALİNE GETİRMEK

CAMİLERİ TEDRİSAT MEKANI HALİNE GETİRMEK

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Batılılaşmanın, devletin temel siyaseti, cemiyetin ana mecrası, fertlerin zihni merkezi haline gelmesiyle birlikte, İslam’a ait her kıymet, maksadının hilafında bir mahiyete inkılap etmiştir. ALLAH’ın halifesi olan insanın kendisine lütfedilen değeri idrak nispetinde kulluğunu izhar ve tatbik edeceği camiler, esas mahiyetinden uzaklaştırılmıştır. İslam dairesinde yer alan bir millet için cami, merkezi bir hüviyet ihtiva eder. ALLAH’a kulluk etmek için yaratılan insan, ibadetle mükelleftir.
“İbadetin zirvesi namaz, namazın zirvesi ise secdedir.” Cami, Müslümanlar için ibadetin zirveleşmesi, bu zirvenin, yani ibadetin “remzi”dir. İbadetle boyanan insan İslam’ın muhteva yekununu anlama cihetinde ilk önemli adımı atmıştır. İbadete sarılan Müslüman kendisinde saflaşan iman muharrik kuvvetiyle “İslam irfanını” kendisinde ve hayatta gerçekleştirebilmenin kudretine ve ufkuna sahip olacaktır. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESESİZ TEDRİSAT

MEDRESESİZ TEDRİSAT
İlim ve tedrisatın temel hususiyeti muhakkak ki tertipli ve nizami olmasıdır. Bu sebeple ilim medresede imal ve muhafaza edilir. Bu çerçeve asla unutulmadan, tedrisatın medreseye mahkum edilmemesi ve medrese dışı tedrisat müesseseleri, mekanları, meclisleri oluşturmak gerekir.
İlmi muhafaza ederek tedrisatı medrese dışına taşımak fevkalade zordur. Zor olması, vazgeçmemizi gerektirmez, zira ilmi ve tedrisatı medreseye mahkum etmek, halkı bir nevi cahil bırakmak, cahilliğe mahkum etmek olur.
*
Tedrisatı medrese dışında da mümkün kılmanın altyapısı nedir? Madem medrese dışında da tedrisat meselesi şarttır öyleyse bunun altyapısı üzerine çalışmak gerekir. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESEDEKİ TEDRİSAT

MEDRESEDEKİ TEDRİSAT

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Medrese, ilmin ana rahmidir. İlim orada keşfedilir, orada telif edilir, orada terkip edilir, tedrisatı orada yapılır. Tedrisat, medresenin vazifelerinden sadece birisidir, medrese tedrisattan ibaret hale geldiği günden itibaren gerilemeye, çürümeye ve çökmeye başlamıştır.
Medresenin birinci vazifesi, ilmi keşif, telif ve tertip etmektir. Zaten medresedeki esas tedrisat, mevcut ilmi müktesebatın talebeye ezberletilmesi ve öğretilmesi değildir. Medreselerde mesleki tedrisat olması da mümkündür ve bunlar ayrıdır. Esas ilimlerle ilgili tedrisat, ilmin keşif, telif ve tertip süreçlerinin talebe tarafından idrak edilmesini mümkün kılmak içindir. Bunu mümkün kılan tedrisat ise, ilmin keşif, telif ve tertip sürecini müderris ile talebenin birlikte gerçekleştirmesidir. Çünkü ilim tariflerinin en özlü ve hakikate en yakın olanı, “İdrak”tir. Kısaca ilim, idraktir. Öyleyse medreselerdeki ilmi tedrisat; idrak süreçlerini, talebenin kalbi ve zihni evreninde, ilmi usuller çerçevesinde idare edebilmesinin ruhi ve akli altyapısını inşa etmektir. İdrak süreçlerine vakıf olamayan, idrak süreçlerini sevk ve idare edemeyen, bunun tabii neticesi olarak idrak ve tefekkür faaliyetini gerçekleştiremeyen talebe, ilmi tedrisata tabi tutulmuş olmaz. Okumaya devam et

Share Button

MÜDERRİS ANLAYIŞI

MÜDERRİS ANLAYIŞI

(NOT:Bu yazı, “İslam maarif anlayışı-1-Temel telakki” isimli eserimizden nakledilmiştir)

İki Cihan Serveri Aleyhiselatü Vesselam Efendimizin, Risalet vazifesini teslim aldıktan sonraki tüm hayatı, müderris, muallim, mürebbi olarak geçmiştir. Her hal ve kavli, ders veren, öğreten, terbiye eden, inşa eden ve nihayet tatbik eden bir emsaldir. Birçok sıfat şahsiyetinin yıldızları olarak parlamakta, her yıldız ayrı bir sahada “nihai emsal” vazifesini görmektedir. Asli vasfı ve vazifesi, malum olduğu üzere Risalet ve tebliğdir, bundan hemen sonraki vasfı ve vazifesi ise müderrislik ve tedrisattır.
Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “müderrislik” vasfı ve tedrisat vazifesi tam olarak anlaşılmadan, İslam’ın anlaşılması kabil olmaz. Çünkü Risalet, İslam’ı, kafirlere tebliğ, Müslümanlara ise tedris etmiştir. Müslümanlara yönelik tedrisat faaliyeti ise, tabii olarak altmış üç yıl, asli olarak da yirmi üç yıldır. Müderrisliğin ilk vasfı “emin” olmaktır, O, “emin” sıfatını kırk yaşına kadar iktibas ve muhafaza etmiştir, bu sebeple müderrisliği, tabii olarak altmış üç yıldır. Okumaya devam et

Share Button

MEDRESE MESELESİ…

MEDRESE MESELESİ…

Osmanlının yıkılmasının sebeplerine dair birçok iddia var, bunların tamamına yakını belli bir tesire sahiptir ve o nispette de doğrudur. Esas gözden kaçırılan nokta, “Osmanlı medeniyetinin özünün ne olduğu” sorusudur, bu sorunun cevabı doğru verilemediğinde, “neden yıkıldığı” sorusunun da doğru cevaplanması mümkün değildir. Osmanlı medeniyeti tarif edilirken veya bir tarif aranırken, yıkılış sebeplerindeki farklı iddialar burada da göze çarpar, mesela “vakıf medeniyeti” gibi isimlendirmeler hatta “su medeniyeti” gibi tavsifler yapılmıştır. Keza hepsi doğrudur da yine esas gözden kaçmıştır. Osmanlı, tasavvuf medeniyetidir.

Osmanlıdan önceki medeniyetlerde de tasavvuf tayin edici ehemmiyete sahiptir ama Osmanlı, tamamen ve saf manasıyla tasavvuf medeniyetidir. Hiçbir İslam medeniyetinde tasavvuf, bu kadar meselenin kalbinde yer almamış, meseleye bu kadar nüfuz etmemiştir. Osmanoğulları beyliğini bir cihan devleti yapan, bununla iktifa etmeyip “medeniyet devleti” haline getiren, tarihte ilk defa medeniyet ile devletin sınırlarını eşitleyen Osmanlı terkibi, kuruluşundan itibaren tasavvufun tasarrufu altındadır. Osmanlıdaki “medeniyet müesseselerinin” tamamı bir şeyh tarafından kurulmuş ve o müessese mensupları da o şeyhin tarikatına mensup olmuştur. Hayatın her alanı bir tarikat tarafından tasarruf altına alınmış, tanzim ve idaresi onlar tarafından yürütülmüştür. Koca bir devlet ve medeniyetin hayata temas eden her alanı tasavvufun murakabesi altındadır.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM’IN İNSAN VE TEDRİSAT ANLAYIŞI

İSLAM’IN İNSAN VE TEDRİSAT ANLAYIŞI
Hayvan eğitimi ile ilgilenenler bilir, her hayvanın farklı eğitim usulleri var. Sebebi gayet basittir ve herkesin anlayabileceği cinstendir. Zaten “neden her hayvana farklı usuller tatbik ediliyor?” diye sorsanız, okuma yazma bilmeyenler bile aynı cevabı verir, “çünkü tabiatları farklı”… Bu basit soru-cevap mizanseni şunun için, farklı hayvan cinslerinin farklı tabiat sahibi olduklarını, bu sebeple farklı eğitim usulleri kullanıldığını bilen Türkiye, “insanın tabiatı nedir ki, eğitim usulleri ne olsun?” sorusunu seksen yıldır sormadı. O kadar traji-komik bir durumla karşı karşıyayız ki, herhangi bir kimyacıya sorulduğunda elementlerin farklı özellikleri olduğunu, bu sebeple her elemente farklı davranılması gerektiğini, her hangi bir elementle yapılabilecek işlerin, onun özellikleriyle ilgili ve sınırlı olduğunu size söyler, keza herhangi bir çiftçi veya ziraat mühendisine sorulduğunda her bitkinin (ağacın vesaire) farklı özellikleri olduğunu, farklı şartlarda yetiştiğini, farklı yetiştirme usulleri olduğunu söyler. Hulasa edersek, Türkiye’de literatür, cansız varlıkların, bitkilerin, hayvanların tabiatı ile ilgili sayısız esere sahip ama insan tabiatı ile ilgili hala literatür oluşmamış durumda.
İnsan tabiat haritasına dair çalışmalar yapılmadan, insanın ne olduğu vuzuha kavuşmadan, mizaç hususiyetleri bilinmeden eğitim ve öğretim metotları geliştirmek kabil midir? Soruyu başka şekillerde de sorabiliriz, insan, cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar kadar kıymetli değil midir ki hakkında onlardan daha az çalışma yapılıyor? Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-22-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-21-NEFS(BENLİK) SAFHASI-10-

Nefs, ruhun bedene taalluk etmesinden sonra zuhur eder. Ruhun beden ile birlikte yaşamasını mümkün kılan, belki beden ile birlikte yaşamasını zaruret haline getiren bir merkezdir. Nefs, bedene yöneliktir, bu cihetle dünyaya aittir. Beden ve dünya yönelik olması, hayatı yaşamayı mümkün kılan kaynak olduğunu da gösterir. Ruh için bu dünya “gurbet”tir, bu dünyada durmasının sebebi tabiatı değil, “emir”dir. Emre itaat ederek bu dünyaya gelmiştir, geldiği yere göre bu dünya “aşağıların aşağısıdır”, bu sebeple tabiatına uygun değildir. Emir, insan terkibinin gerçekleşmesi, dünyada (gurbette) imtihan edilmesi, başlangıçtaki safiyetini bu dünyada tekrar kazanarak ahirete intikal etmesine yöneliktir. Kendi haline bırakıldığında bu dünyada kalması, yaşamaya devam etmesi için bir sebep yoktur zira geldiği ve gideceği yer bu dünyaya nispeten tabiatına daha uygun olan vatanıdır.
Ruh, emirle bu dünyaya gelmiş, bu dünyada belli bir süre ikamete mecbur edilmiştir. Bu ikamet esnasında beden hapishanesinden sıyrılma, ayrılma, hürleşme (belki kendi alemine gitme) gibi teneffüslere izin verilmiştir; uyku ve rüya ile… Uyku, “yarım ölüm” mahiyetinde olup, ruhun bedenden ayrılabilme imkanıdır, ayrıldığında gittiği yerde (her nereyse) orada yaşadıklarını da insan zihnine haber veriyor. Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-1-TAKDİM

İslam Maarif Nizamının Talim ve Terbiye Süreçleri-1-Takdim
***
TAKDİM
İnsan telakkisi her meselede karşımıza çıkan, her meseleyi temellendirmek için ihtiyaç duyduğumuz ana mevzudur. İslam maarif anlayışı ise doğrudan insan telakkisi ile alakalı bir alan olup, sıhhatli ve muhkem bir insan tahlilini şart kılar. Bu meyanda mevzumuz hala “insan”dır.
İslam maarif nizamının talim ve terbiye süreçlerinde, insan bahsi, doğrudan tedrisatın mevzuu olarak insandır. Tedrisatın hedeflerine atıf yapılsa da bu çalışmada esas olan, tedrisatın gerçekleştirilme süreçleridir. Bir taraftan hedefler işaretlenirken diğer taraftan insanı o hedeflere sevkedecek tedrisat tatbikatını, o hedeflere akacak mecraların tespitini, o hedefleri gözden kaçırmayacak güzergahın tayinini göstermektir.
İnsanın kalbi-ruhi havzası ile zihni-akli havzasında bazı merhaleler mevcut. İnsan, potansiyel olarak (mahfuz bilgiyle) her şeyiyle birlikte doğduğu halde, ruhunda merbut mahfuz bilginin lif lif açılması, hayatta gerçekleştirilmesi, bunlarla bir kalbi-ruhi ve zihni-akli havzaları, özet olarak şahsiyet inşa etmesi gerekiyor. Ne var ki, bebeklik, çocukluk, gençlik gibi birbirini takip eden merhaleler, ruhta mevcut olan mahfuz bilginin (mizaç hususiyetlerinin) yavaş yavaş açılmasına müsaade ediyor. Şartları oluşmayan, zamanı gelmeyen bilgilerin zuhuru imkansızdır. Öyleyse neden uğraşıyoruz? İnsanın tabii hayat seyrindeki bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk gibi merhalelerde, zamanı gelen mahfuz bilginin zuhur şartlarını, imkanlarını, iklimini oluşturmak gerekiyor. Tedrisat işte tam olarak budur, bunu gerçekleştirmek için vardır. Çünkü mahfuz bilginin zuhur zamanının gelmesi, tezahürü için kafi değil, şartları, imkanları, iklimleri oluşturulmadığında mahfuz bilgi zuhur etmiyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-30-MÜDERRİS ANLAYIŞI-1-

MÜDERRİS ANLAYIŞI
İki Cihan Serveri Aleyhiselatü Vesselam Efendimizin, Risalet vazifesini teslim aldıktan sonraki tüm hayatı, müderris, muallim, mürebbi olarak geçmiştir. Her hal ve kavli, ders veren, öğreten, terbiye eden, inşa eden ve nihayet tatbik eden bir emsaldir. Birçok sıfat şahsiyetinin yıldızları olarak parlamakta, her yıldız ayrı bir sahada “nihai emsal” vazifesini görmektedir. Asli vasfı ve vazifesi, malum olduğu üzere Risalet ve tebliğdir, bundan hemen sonraki vasfı ve vazifesi ise müderrislik ve tedrisattır.
Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “müderrislik” vasfı ve tedrisat vazifesi tam olarak anlaşılmadan, İslam’ın anlaşılması kabil olmaz. Çünkü Risalet, İslam’ı, kafirlere tebliğ, Müslümanlara ise tedris etmiştir. Müslümanlara yönelik tedrisat faaliyeti ise, tabii olarak altmış üç yıl, asli olarak da yirmi üç yıldır. Müderrisliğin ilk vasfı “emin” olmaktır, O, “emin” sıfatını kırk yaşına kadar iktibas ve muhafaza etmiştir, bu sebeple müderrisliği, tabii olarak altmış üç yıldır.
Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin müderrislik vasfı ve tedrisat vazifesi anlaşılmadığı takdirde, “Vahiy”, doğrudan muhatap olunacak bir metin olarak kabul ediliyor. O’nun tebliğ vazifesini yaptığını, vahyin artık tamamlanmış olarak elimizde bulunduğunu düşünüyor ve O’nu aradan çıkararak doğrudan Kur’an-ı Kerim’i okuyor, anlamaya çalışıyoruz. O’nun nasıl okuduğunu, nasıl anladığını, nasıl anlattığını, nasıl tatbik ettiğini umursamamak, anlamamak, hafife almak insanın İslam ile tüm irtibatını keser. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-29-TEDRİSAT ANLAYIŞI-4-

Sohbet usulleri geliştirmemiz lazım. Bunu her alanda yapmalıyız ama hususiyetle tedrisat safhalarının her biri için sohbet usulleri geliştirmemiz şart. Ana rahmindeki çocuktan başlayarak ölüme kadar sürecek hayatın her alanı için ayrı sohbet usulleri oluşturmalıyız. Zaten İslam maarif anlayışı, ilim tahsilinin, doğum öncesinden başlayarak ölüme kadar devam edeceğini kabul eder. Öyleyse tedrisat, okulla başlayıp biten bir paranteze sıkıştırılamaz.
*
Tedrisatın her safhası için oluşturulacak sohbet usulünün, dili, üslubu, meclis çerçevesi farklı olacaktır, olmalıdır. Meclisin (sınıfın) itimat altyapısı, emniyet çerçevesi, tarafların kullanacakları dil ve üslup, takınacakları tavır ve eda, kullanacakları izah ve idrak şekilleri, birbirine yönelik edep ve hürmet tarzı bu çalışmanın ana mevzularıdır.
Bazı derslerin, ilimlerin, disiplinlerin “sohbet usulü” ile tedrisatı mümkün olmayabilir, onlar için hususi usuller geliştirmek gerekebilir. Bu durum tabiidir ve böyle misallere bakarak, sohbet usulünü tenkit etmek, terk etmek, hafife almak doğru olmaz.
Tedrisatın her safhası için sohbet usulü numunelerini, tekliflerini “İslam Maarif Nizamının Modelleri” isimli eserimizde izah ettik. Teferruatlı tetkikler gerektiren bu mevzua burada temas etmekle iktifa ettik. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-28-TEDRİSAT ANLAYIŞI-3-

Sohbet ile tartışma arasındaki farkları bilmemiz gerekiyor. Umumiyetle bu farkları bilmediğimiz için tartışmadan kurtulup, sohbet meclisini oluşturamıyoruz.
Tartışma aklın, dolayısıyla nefsin meşgalesi. Sohbet ise akl-ı selimin, dolayısıyla ruhun faaliyeti. Meseleye bu şekilde bakıldığında, sohbet de akıl ile yapılıyor. Zaten ruh, faaliyetlerinin kahir ekseriyetini vasıtalarla yapıyor. Bir müminin doğrudan ruhi faaliyetleri gerçekleştirecek ve hayatı doğrudan ruhi hayat olarak yaşayabilecek seviyeye gelmesi, “insan inkişaf sürecinin” müntehasına ulaştığını gösterir. Mesele de zaten bu noktaya ulaşmanın yolunu, güzergahını, istikametini, vasıtalarını, malzemelerini temin etmektir çünkü bu nokta müminin hedefidir.
İslam tedrisat usulünün müntehasına ulaşıldığında, ruhi hayat yaşanmaya başlandığında, ruh vasıtasız konuşacak kadar saflaştığında, Allah kelamından başka bir söz söylemez, Allah kelamından başka söz dinlemez. Bu güzergahın mühim safhaları ise, önce kalbi evrenin temizlenmesi, ruhun kalbi evrenin merkezine otağını kurması, sonra akl-ı selimin inşasıdır. Bundan maksat, inşa edilen akl-ı selim ile kalbi-ruhi evrenin “istikamet üzere” inkişafını temin etmektir.
*
Sohbette emniyet var, emniyetli iklimde nüfuz gayreti var. Sohbet meclisi, itimat ve itibar edilen insanlardan teşekkül eder, bu sebeple emniyetlidir, bu sebeple nüfuz gayretinden başka bir ruhi ve akli çabaya gerek kalmaz. Mümin “emin” şahıstır, bundan dolayı kendine itimat etmek gerekir. Müminin “emin” olmaması kadar, mümine itimat etmemek de sıhhatsiz bir haldir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-27-TEDRİSAT ANLAYIŞI-2-

Sohbet “meclis” kuran usuldür. Sohbetin oluşturduğu meclisi, hiçbir mükâleme (diyalog) şekli oluşturamaz. Sohbetteki iklim, kalbi-ruhi iklimdir, zihni-akli iklim değil. Kalbi-ruhi iklimin oluştuğu mecliste, “kalp dili” konuşulur, konuşan ise ruhtur.
Öncelikle sohbet meclisi “emin”dir. Sohbete katılanlar cihetinden emindir, sohbet usulü cihetinden emindir, sohbet konusu cihetinden emindir. Bu sebeplerle de sohbet meclisi, kalpler meclisidir. Çünkü kalp, emin bir meclis, emin bir iklim ister.
Kalpte tereddüt yoktur, şüphe yoktur, bu sebeple kalbi evren nezihtir. Kalpte şüphe yoktur çünkü orası imanın mekanıdır. İmanda şüphe ve tereddüt olmaz. Kalb dilinin konuşulduğu meclis, imanın meclisidir. Kalbi evren ve o evrendeki istikamet (iman) şüpheyle yoğurulamaz, tereddütle kirlenemez.
Kalbi evren, insan tahlilinde (analitiğinde) bilginin kaynağıdır. Oradan daha derin bir mahal yoktur, bilginin özünün özü orada yoğrulur. Yoğuran ruhtur, yoğurma istikameti ise imandır. Bu sebeple İslam’ın bilgi telakkisinin (epistemolojisinin) insandaki kaynağı, kalbi evren, nihai kaynak ise ruhtur. Hakikate ulaşacak olan, hakikati anlayacak olan ruhtur, hakikatin insanda tecelli ettiği mahal ise kalbi evrendir.
Hakikat insanın dışındadır, vahiydir. Fakat hakikatin insanda bir muhatabının olması gerekir, işte hakikatin insandaki muhatabı ruh, hakikatin tecelli edeceği mahal kalp, hakikatin “kelam” ve “hal” şeklindeki tezahür mekanı da sohbet meclisidir. İmana “istikamet” denmesinin sebebi de, ruhun hakikate yönelmesidir. İstikamet, ruhun, hakikat ile kurduğu münasebettir, bu münasebetin kurulduğu mahal kalp, inşa mekanı ise sohbet meclisidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-26-TEDRİSAT ANLAYIŞI-1-

Tedrisat usullerinin şahikası, sohbettir. Sohbet, sünnettir. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin hayatının büyük kısmı, tedrisatının ise tamamı, sohbet şeklinde cereyan etmiştir. Sohbetteki tesir gücü ve verimlilik seviyesi, hiçbir tedrisat usulünde yoktur. Günümüzde batının “sohbet”i tedrisat usulü olarak hiç kullanmadığı, hatta keşfetmediği malum ama Müslümanların bir kısmının da habersiz olduğuna dair görüntüler calib-i dikkattir.
Sohbet, gönüllülük esasına dayanır. Mecburiyet olmadığı için sohbete gelenler, öğrenmeye, anlamaya hazır haldedirler. Kalpleri, ruhları, zihinleri, akılları açıktır ve talepkardır. Bilindiği üzere tedrisatın (eğitim öğretimin) en mühim meselesi, talebenin talepkarlığıdır. Talepkar olmayana bir şey vermek kabil olmaz.
Kalp açık olmadığında bir şey almaz. Kalbin açık olması, sahibinin talepkarlığı ile ilgilidir. Sahibi talepkar olmayan kalbi açmak, hariçten mümkün değildir. Kalp açık olmaksızın yapılan tedrisat, zorakidir. Zoraki tedrisat, kalbe kadar inmez, yerleşmez, kalıcı olmaz, en önemlisi anlaşılmaz, en fazla ezberlenir. İdrak faaliyetinin kaynağı kalptir. Kalbi açmayan, hazır hale getirmeyen, idrak etmek için kıvranmayan insan, tedrisat süreçlerine dahil olmaz. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-

Muvazene (denge), varlığın, insanın ve hayatın varoluş denklemidir. Muvazenenin ve muvazene ihtiyacının en katı şekilde tezahür ettiği alan “varlık bahsi”, en açık şekilde zuhur ettiği alan “hayat bahsi”, en müphem olduğu alan ise “insan bahsi”dir. Mevzuumuz hayat bahsi…
Muvazene, nizamdır, muvazenesizlik keşmekeş… Nizam hayattır, kaos ise ölüm… Hayat, keşmekeşe (kaosa) tahammül edemez, muvazene bozulduğunda tabii olarak muvazeneye doğru akar, muvazeneyi arar, en küçük muvazene ihtimaline bile sarılır. Ne olursa olsun, muhakkak muvazeneyi bulur. Muvazene denkleminin iyi veya kötü olduğuna bakmadan onu arar. “İyi muvazene”, kaosta aranmaz, iyi muvazene, muvazeneden sonra aranır.
Hayat tabii haline bırakıldığında, arayacağı muvazenede “insani altyapı” derdine düşmez. En kötü muvazene, en iyi (ki böyle bir şey olmaz) keşmekeşten daha iyidir. Çünkü muvazene, hangi muhtevada olursa olsun, hangi denklemle kurulursa kurulsun, hayat demektir. Köle-efendi münasebetinde bile isyan yoksa bir muvazene kurulabilir ve hayat bu muvazene bile keşmekeşe tercih eder. Hayatın bu tabiatı, mesela diktatörlüklerin de bir müddet devam edebilmesini izah eder. Kaosun akabinde kurulan diktatörlüklere insanların tahammül etmeleri, hayatın diktatörlüğü bile kaosa tercih etmesindendir. Fakat muvazenenin ömrünü tayin eden, muhtevası ve denklem türüdür. Muhtevası ne kadar “insani” mahiyet taşıyorsa o nispette ömrü uzun olur, aksi durumlarda ise bir müddet sonra muvazene bozulur, çünkü hayat daha iyi bir muvazene aramaya başlar. Okumaya devam et

Share Button