AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-2-TERKİP UNSURLARI-1-

AKL-I SELİMİN TERKİP UNSURLARI
Akl-ı Selimin zihni evrende yerleşik, kalbi evrene de uzanan bir haritası var. Harita, akl-ı selimin terkip unsurlarını, faaliyet alanlarını, kaynaklarını ve nihayet bünyesini gösterir.
Akl-ı Selim, zihni evrende ikamet eden fakat zihni evreni aşıp kalbi evrene kadar ulaşan bir hususiyete sahiptir. Kalbe ve ruha bağlı olan, oradan beslenen bir bünyedir. . Ruhun mihverine (eksenine) yerleşmiştir, o ekseni terketmeden varolmaya ve faaliyetine devam eder. Zihni evrende olmasına karşılık kalp ve ruh ile en kesif münasebete sahip, onlardan en fazla müteessir olan bünyedir.
Zihni evrendeki en güçlü bünyedir. Zihni evrenin müstebiti (diktatörü) olan nefsten daha fazla güçlenme istidadı vardır. Akıl, nefsten daha fazla güç sahibi olamaz, zaten zihni evrende nefisten daha fazla güçlenecek bir bünye de yoktur. Akl-ı selim, zihni evrenin sultanı olabilecek, tamamını fethedebilecek, tamamını idare edebilecek, tamamına nüfuz edebilecek tek varlıktır. Bu sebeple akl-ı selim teşekkül etmemişse zihni evren nefsin tartışmasız tasarrufu altındadır.
Bu durumun tek istisnası, akl-ı selim oluşmasa bile, nefs terbiyesi yoluyla nefsin kalp ve ruh tarafından zapt altına alındığı tasavvuf yoludur. Nefs terbiyesi, belli bir merhaleye kadar ruhun zapt ve tasarrufu altına alınması, belli bir merhaleden sonra da nefsin aslına (ruha) irca edilmesidir. Nefs ruhi hususiyetler taşımaya başladığı andan itibaren zihni evrende akl-ı selim olmasa bile “doğru-güzel-iyi” hakimdir, “yanlış-çirkin-kötü” oraya giremez hale gelir.
* Okumaya devam et “AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-2-TERKİP UNSURLARI-1-“

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-yayınlandı-
Tevhide tecrit ve tenzih ile ulaşmak kabildir. Namütenahi tenzih güzergahı, Allah Azze ve Celle’nin lütuf ve ihsanı dışında katedilmesi muhal bir mesafedir. Öyleyse Müslümanların tevhide ulaşma cehd ve gayreti yanında, dünyada, birlik ihtiyacını karşılayacak bir müessese gerekir. Tevhidden hemen sonra vahdet meselesini konuşuyor olmamızın temel sebebi bu değil midir? Vahdet bahsi, tevhid bahsine bitişiktir ve arasındaki münasebet zorlu sırlardan biridir.
Müslümanlar tevhidden bahsetmeden vahdetten bahsedemezler ama vahdetten bahsetmeden de tevhidden bahsedemezler. Vahdet, ikamesi, inşası, gerçekleştirilmesi mümkün olan bir menzilde bulunduğu için, kalbi-ruhi süreçlerinde tevhid ile meşgul oldukları kadar, zihni-akli süreçlerinde ve tatbikatta vahdet ile meşgul olmalıdırlar.
Aynı dine mensup olanlara ümmet diyorsak, ümmetin (ve tabii ki dinin) tek mümessili olmalıdır. Tevhid münhasıran Allah Azze ve Celle içindir, vahdet ise kainattaki her varlık ve vakıada müşahede edilebilen, hayatın her alanında inşa ve ikamesi mümkün olan bir kıymettir. Yeryüzünde vahdeti gerçekleştiremeyen Müslümanların, tevhid güzergahında mesafe aldıkları iddiası ham hayaldir. Vahdeti bozan unsurların olması, hatta vahdete kasteden gurup ve anlayışların bulunması mümkündür, aslolan, her Müslümanın kendi kalbi ve zihni evreninde, ruhi ve akli mecrasında vahdeti inşa etmesi, yeryüzünde de ikamesi için çalışmasıdır. Okumaya devam et “İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-“

MİRAÇ, RİSALETİN DE UFKU…

MİRAÇ, RİSALETİN DE UFKU…
Miraç, Hz. Risaletpenah (SAV) efendimizin “huzura alınmasıdır”. Huzura alınmak… Bir çırpıda söylüyoruz ama idraki imkansız olan bir hadisedir. Aklın hem faydalı hem de zararlı özelliklerinden biri de “anlamadığını kullanabilme” maharetidir.
Huzura nasıl alınmıştır? Ruhen ve bedenen… Ruhu anlar gibi olmak mümkün… Çünkü Allah, alem-i ervahta ruhlarla muhatap olmuş ve o meşhur soruyu sormuştur. Ruhlarda O’na cevap verdiğine göre “mükaleme” seviyesinde bir muhatap oluştan bahsediliyor. Tüm ruhlarla bir defa olsun muhatap olduğu beyan edildiğine göre, bunun tekrarlanmasını mümkün görmek, (Allahu alem) yanlış olmasa gerek. “Aklı çatlatan” husus, bedeniyle beraber huzura alınmasıdır.
Beden… Yani madde… Yani dünya… Huzurda… Sidret’ül münteha’nın ötesinde…
Şimdi meseleyi miraç bahsinden çıkarıp anlama temrinleri yapalım, sonra miraç bahsine tekrar dönelim. Tevhid bize şunu söyler; yaratılmış varlıkların “mutlak varlığa” uzaklığı sonsuzdur. Yaratılmış her varlık çeşidinin (insan, cin, melek, madde vesaire) O’na uzaklığı farklıdır ama aynı zamanda sonsuzdur. Allah’ın zatını tenzih etmek için kullanabildiğimiz en uygun “dil malzemesi”, “sonsuz” kelimesidir. O’nu tenzih bahsinde “dil havzasının” malzemeleri ve imkanlarının kafi olmadığı malum. Mevcut dil imkanları ile tenzih etmek istediğimizde “sonsuz” mefhumundan medet umuyoruz.
Yaratılmış hiçbir varlık, O’na ulaşamaz. Asla böyle bir imkana sahip değildir. Muhal-farz yaratılmış herhangi bir varlık O’na ulaşma imkanına sahip olsa, belli bir mesafeden sonra “Nurun tecellisinin şiddetine” dayanamaz ve “yok” olur. Madde ise yaratılmışların en alt seviyesindedir, yaratma fiilinin son tecellisidir. Maddenin O’na yaklaşması, muhal-farz ifadesiyle bile mümkün değildir.
O’na ulaşmak mümkün değilse insanın maksadı ve çabası nedir? İmtihan sırrı bu noktada olsa gerek. İnsan veya başka bir varlık O’na ulaşamaz ama O insana “şahdamarından daha yakın”dır. O’nun insana uzaklığı “sıfır”, insanın O’na uzaklığı “sonsuz”… Tevhid, bu paradoksun sırrında mahfuz.
İnsan O’na yaklaşamaz, yaptığı Salih amellerle O’nu davet eder. O, murad ederse, kulunun amelini severse, kuluna yaklaşır.
Miraç bahsine geri dönelim…
Bedenin (yani maddenin) “huzura” çıkabilmesini, (bir istisna haricinde) İslam’ın hiçbir kaynağı ve ölçüsü mümkün görmez. Bilakis böyle bir hadiseyi mümkün görmeyi, tevhide temel bir aykırılık sayar. İstisna, miraç ile ilgili kaynaklar, beyanlardır.
Allah ve Resulü şüphesiz ki her zaman “doğru” söyler. İstisnası olmayan ender hükümlerden biridir bu… Dolayısıyla miraç hadisesi ile ilgili beyanlar da aynı şekilde doğrudur.
İslam varlık telakkisi (ontoloji ve tevhid), bedenin (maddenin) huzura çıkmasını mümkün görmez. Miraca rağmen mümkün görmez. Miraç hadisesini paranteze alır, tasdik eder, mahfuz kılar ve hala bedenin huzura çıkmasını mümkün görmez. Hiç kimse, İki Cihan Serveri’nin (SAV) miracını emsal ve kaynak olarak alıp, maddenin huzura çıkacak kadar O’na yaklaşmasını mümkün göremez. Böyle bir düşünce tevhid bahsindeki en büyük sapkınlık olur.
Miraç nasıl mümkün olmuştur? İslam’ın toplamına baktığınızda hiçbir izahını bulamazsınız. Anlaşılıyor ki, Allah, Habibi (SAV) için, hiçbir insana ve peygambere tanımadığı bir istisna bahşetmiştir. Bunun izahı değil ama ifadesi, olsa olsa, “İHSAN”DIR. İhsan, izahtan varestedir. O, mutlak kudret sahibidir ve her ne isterse yapar, her ne isterse ihsan eder.
Bu nasıl bir ihsan… Bu nasıl bir lütuf… Bu hangi çapta, hangi seviyede bir “kıymet”…
Miraç, Sünnetullah’ın tüm kaidelerinin istisnasıdır. Dikkat edin… Tüm kaidelerin… İstisnası olmadığı bir kaide varsa, zaten izahı da vardır. Fakat hiçbir izahı yok. İzah edecek bir “yiğit” varsa birkaç adım öne çıksın da endamını görelim.
Bedeni ve kıyafetiyle huzura çıkmış olan İNSANLIĞIN BİRİNCİSİNDEN ÖNCEKİ misilsiz büyük zatın, kıyafetinden saçının her bir teline, tırnağından her hangi bir uzvuna kadar her şeyi “misilsiz” kıymetlidir. O’na ait herhangi bir şeyle ilgili “tahfif” ihtiva eden ifadeler, en hafif tabirle ahlaksızlığın zirvesidir.
Bedeni, insanlığın ruhunun ulaşamayacağı bir seviyeye çıkmış… Buradan bir şey anlamayan, nerden ne anlayacak?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BÜYÜK TECRİT UFKU-ÖMER TUĞRUL İNANÇER-

            Bilgide boğulan insanlar vardır, fikirde boğulan insanlar vardır bir de tecritte boğulan insanlar vardır. Bilgi malzeme, fikir vasıta, tecrit ise yoldur. Bilgide boğulan insanları adam saymak gerekmez, fikirde boğulanlar nispeten kıymetlidir, tecritte yolunu kaybedenler ise “büyük kayıp”lar cümlesinden sayılmalıdır. “Adam”, bilgiyi kullanan, fikri yoğuran ve tecritte ise istikametini kaybetmeyenlere denir.

            Bilgi ile çelik çomak oynayamayanların fikir yoğurması kabil değildir. Fikri yoğurup da terkibe ulaşamayanlar tecritte kendilerine bir yol bulamazlar. Tecritte istikameti kaybetmemenin birinci şartı ise “tenzih”tir. Terkip yola çıkabilmek için şarttır amma tenzih için tehlikedir. Terkibi, tecridin bir noktasında bırakmak gerekir ki tenzih ile yola devam edilebilsin. Zaten tecrit de bir noktada bitecek ve tenzih ile yola devam edilecektir.

            Ne diyor bu adam diyenlere, cevap olsun… Bilgi, dedikodudur, fikir akla meşgale, lazım olan tecrittir ki mesafe alınabilsin. Dedikodudan nezahet, meşgaleden safiyet mi doğarmış? Safiyet tecritte vakidir, safiyet amili ise tenzihtir.

            Tecrit, masivadan maveraya uzayan sayısız yolların içinde tefekkür ehline tahsis edilmiş olanıdır. Tefekkür ehli zaman zaman meşgaleyi mesafe almak zannetmişse de tecrit güzergahı hakikaten mesafe kat etmek yoludur. Fikirde boğulanların misali, tecrit yolunda mesafe alınamadığının delili değildir. Bilgide boğulanların zaten irabda mahalli yoktur ki kelam da yeri olsun. 

            Müşahhas alemde çırpınanlar tefekkür ehli değildir. Fikir, müşahhas alemde başıboş seyahat etmekse eğer adına “entelektüel gevezelik” demek gerekmez mi? Avamın gevezeliği ile entelektüellerin gevezeliği arasında “gevezelik” bakımından mahiyet farkı değil, olsa olsa bir seviye farkı vardır. Sadece “seviyeli gevezelik” yapmak için tefekkür ehli olmak ne komik?

            Mücerret aleme ulaşamayanlar (tecrit güzergahında mesafe alamayanlar), tecrit olmadan tefekkürün husule gelmeyeceğini bilmezler. Tecritsiz tefekkür, insan benliğinin hoyrat ve doymaz talep ve tavırlarının tahrik ettiği zihni hareketlilikten ibarettir. Buna fikir mi denir?

            İnsanın haysiyeti, iki hususiyetinde mahfuzdur. Fikir ve aşk… İman da aşka dahildir, bilenler için… Ya da aşk da imana dahildir anlayanlar için… Sözümüz insanlaradır ya… Öyleyse fikir ve aşktan bahsediyoruz veya akıl ve kalpten…

            Tefekkür, aşkın zeminini tesviye eden maniveladır. Aşkın akılsız başladığını zannedenler, aşkın yolunu dahi bulamayan gariplerdir. Lakin aşka akılla devam etmek isteyenler şaşkınların ta kendileridir. Akılsız girilen yoldan aşka ulaşılacağı zannı, güzergahını tayin etmemiş yolcunun menzile varabileceği zannına denktir. İstikameti (ve güzergahı) tayin eden akıl (tefekkür) değilse eğer kişinin puta tapmasına mani nedir? Aşk ile iman aynı ise eğer imanın menzili ile aşkın menzili aynı olmak lazım değil midir? İman istikamet ise bunu tayin eden aşk olabilir mi? Olur denirse, bir kadına tapınmaktan insanı alıkoyan ne olur?

            Fizik dünya ile metafizik dünya arasındaki sınırın nerede olduğu meçhuldür. Bu sebeple fizik dünyanın ufkuna akılla varılmalı ondan sonra aşk ile devam edilmelidir sözü beylik laf olarak kalmaktadır. Fakat bu söze ihtiyacımız olduğunu kim inkar edebilir? Aklın nerede durması gerektiğini “nokta teşhis” ile tayin etmek kabil değildir. Bu sebeple istikamet sabitlenene kadar aklı bırakmak gerekmez. İstikametin sabitlendiği nokta fizik dünya ile metafizik dünyanın sınırıdır. Bu sınırı gözle görmeye çalışanlar kör, akılla görmeye çalışanlar akılsızdır dense yeridir. Fakat aşk bu sınırı zaten görmez. Zira aşk için fizik-metafizik tasnif ve taksim zaten yoktur. Aşk hepsine şamildir ve hepsini muhittir. Öyleyse yine görev, kahır bela akla düşer.

            Zor iştir bilirim. Aklın nerede duracağına dair kararın akla bırakılması, aklın hiçbir zaman hiçbir yerde durmayacağı manasına gelir. Bunun için mi “ne akılla olur ne de akılsız” denmiştir? Aslında ise bedihi olarak o sınır bilinir. Zira o sınıra gelindiğinde aşk, insanın ruhunu sarar, bedenini yakar, aklını patlatır. Evet, bedihi olarak bilinir. Öyleyse birisi bana, akıl ile aşkı harmanlayan bir formül, bir denklem, bir fikir, bir form, bir usul, bir yol göstersin. Böyle şey mi olur, akıl ile aşk harmanlanır mı, sen ne diyorsun be adam diyenlere; ÖMER TUĞRUL İNANÇER diyorum.

 

*

 

            Ömer Tuğrul İNANÇER… Bu ismi unutmayın. Akıl ile aşk harmanlanır mı bilmem ama hem akla hem de kalbe (aşka) hitabeden birisidir Ömer Tuğrul İNANÇER.

            Üstadın benim elimde bulunan iki kitabından (Vakte karşı sözler eseri ile Sohbetler eseri) birkaç iktibas ile iktifa edeceğim.

 “Eğer Cenab-ı Peygamber’in buyurduğu “ölmeden önce ölünüz” emrinin, tavsiyesinin (Bazılarımız için emir, bazılarımız için tavsiyedir, bazılarımıza göre de bazılarımız için söylenmiş bir laftır.) sırrına eriştin mi, o zaman da uruc başlar. Yani yükseliş. Bedenden kurtulmadan beden hapsinden kurtulabilmek, nefsin hâkimiyetini bertaraf edebilmek, ölmeden evvel ölmek demektir.” (Sohbetler kitabı sahife 163) 

            “Ölmeden önce ölünüz” Hadis-i Şerifinin ihtiva ettiği sayısız manalardan birisi, insanın bu dünyadaki ufku ve hayatın bu dünyadaki müntehasıdır. Tefekkür mecrasındaki tecrit, bu manayı ihata edecek seviyeye çıkamaz. Fakat bu güzergahta uzun bir mesafe kat edebilir.

Üstadın iktibas ettiğimiz metinde “tecrit ufkunu” gösteren ifade hangisidir. Parantez içindeki ifadedir. “Bazılarımıza göre emir, bazılarımız için tavsiyedir, bazılarımıza göre de bazılarımız için söylenmiş bir laftır”. Bu ifadedeki tecrit, insan bahsindedir. Aynı kelamın, bazı insanlar için “emir”, bazı insanlar için “tavsiye” ve bazı insanlar için de “idrak konusu” olmadığını teşhis edebilmek için “insan bahsinde” uzak bir tecrit ufkuna sahip olmak gerekir. Hakikatin tekliği, hakikatin tatbikinin çeşitli olmasına mani değildir. Hadis-i Şerif, ona muhatap olanların hacimlerince bir mana ifade edeceğine göre, bazılarına (hacimli olanlara) emir, bazılarına tavsiye olabilmektedir. İnsanın mükellefiyeti, kudretincedir. İnsanın kudreti, mizaç hususiyetlerinde ve akıl hacminde mahfuzdur. Öyleyse bazı insanlar bu manayı şahıslarında gerçekleştirme imkanına sahiptirler ki onlar için emirdir. (Buradaki emir ve mükellefiyet bahisleri Şer’i bir hüküm olmayıp, mükellefiyetteki muvazeneyi tespit ile alakalı ahlaki bir mahiyet taşır.)

Üstadın, “Bedenden kurtulmadan beden hapsinden kurtulabilmek…” tespiti ise kelama gelmeyen “mana”nın paradoksal ifadesidir. İşte tam bu nokta ise tefekkür güzergahındaki tecrit seyrinin nihayete erdiği ve aşkın başladığı noktadır. Fikir (akıl), bedenden kurtulmadan beden hapishanesinden kurtulmayı muhal kabul eder. Müşahhas alem ile mücerret alem arasındaki sınır, aklın “mümkün” olanı tüketip “muhal” olanı seyretmeye başladığı noktadır.

 “Allah’ın dediği olur”, bu çok doğru bir tabir değildir. Allah’ın dediği olmaz, dilediği olur. Allah her dediğini dilemez. Sonsuz kudret sahibidir. Ama her dediğini dilemez. (Vakte karşı sözler sahife 74) 

            Bu ifade, tecrit ve tenzih bahsinde aldığı mesafe ve kazandığı mahareti göstermesi bakımından harikulade bir misaldir. İfade o kadar net ve açıktır ki izaha ihtiyaç olmasa gerek. Hem aklı çıldırtacak kadar tecrit kokan ve hem de aklın bile anlayacağı kadar sarih bu teşhis, önünde hürmetle eğilmekten başka her tavrı edepsizlik olarak görmeyi şart kılar. İman etmiş olan hiçbir akıl, “Allah’ın dediği olur” ifadesine, “doğru bir tabir değildir” diyemez. İman etmiş akıl bu cümleyi kurduğunda ya çıldırır ve patlar veya imanı terk eder. Bu akıl hangi akıldır? İman etmiş fakat bilgide boğulmuş veya fikirde boğulmuş veya tecritte yolunu kaybetmiş akıldır. Bilgiyi malzeme olarak, fikri manivela olarak kullanan ve tecrit güzergahındaki yolculuğunu tenzih teminatı altında gerçekleştiren akıl ise bu harikulade teşhisi yapar ve tarihi ehemmiyette bir fikir beyan eder.  

 Hürriyet, hakiki hürriyet ancak Resulullah’a aittir. Çünkü yaratılmışlığın hududu olan Sidretü’l-münteha’yı bile geçmiştir Mi’rac’da. (Vakte karşı sözler sahife 207) 

            Tecrit bahsinde bu sözün üzerine söylenebilecek bir söz var mı bu dünyada?

 

            Ve aşk… Bu konuda uzun söze gerek yok. Bir iktibas kafi anlayana…

 E, insan olup da hala muhabbetten anlamıyorsa ot bile değildir o. Bırakın hayvanı, ot bile değildir. Muhabbet mutlaka olacak. Çünkü muhabbetin kaynağı, bizatihi Cenab-ı Hakk’ın kendi kendisine olan muhabbetidir(…) (Vakte karşı sözler sahife 195) 

            Ömer Tuğrul İNANÇER. Kıymet bilen insanlar bu ismi unutmasın. Özellikle de ölü kıymeti bilenler için söylüyorum, diri kıymeti bilme zamanı gelmediyse hiçbir şey yerli yerinde değildir.

            Vesselam…

İNSANIN RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

            İNSANIN
RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

 

            İnsan, iç
dünyasında sayısız süreçleri aynı zamanda yaşar. Fakat sayısız süreçlerin
temelde iki mecraya dâhil olduğu vakadır. Bu mecralar; ruhi-kalbi mecra ve
zihni-akli mecradır. Zihni-akli mecra her insanda (deli olmayanlarda) mutlaka
meydana gelir ve enfüsi (psikolojik) süreçler bu mecra içinde cereyan eder.
Buna mukabil kalbi-ruhi mecra her insanda meydana gelmeyebilir. Zira zihni-akli
mecra tabi olarak meydana gelirken, kalbi-ruhi mecra tabi olarak değil iradi
çabayla meydana gelir. İnsan ruhi-kalbi mecrayı açmak ve o mecrada mümkün olan
süreçleri yaşamak için fevkalade çaba göstermek mecburiyetindedir.

 

            İnsanın
zihni-akli mecrası, fizik dünya ile sınırlıdır. Aklın metafizik dünyaya dair
kabullere sahip olması, onları anladığı manasına gelmez. Bu nokta önemlidir.
Fizik ötesi âlemin varlığını kabul etmek başka o âleme seyahat etmek başka bir
şeydir. Akıl, insandaki tefekkür melekesi ise eğer (en kısa tarifidir aklın)
idrak edebileceği alan fizik dünya ile mahduttur. Fizik dünya ise imana konu
olmaz. İman fizik dünyanın ötesindeki hakikati konu edinir. Kısaca akıl, imanın
merkezine yolculuk etme imkânından ve maharetinden mahrumdur.

            Şeriat aklı
muhatap aldığına göre bu durum tezat teşkil etmiyor mu? Şeriat aklı muhatap
alıyorsa insana aklın kâfi gelmesi gerekmez mi? Akıl, insanın ruhi-kalbi
mecrasını açmadan ve bu mecradaki süreçleri yaşamadan İslam’ı ve hayatı
yaşamaya kafi gelebilir. Bu tür bir hayatı tercih edenler için bir problem de
yoktur. Fakat insanın kalbi-ruhi mecrayı iç dünyasında oluşturmadan yaşaması,
hayatın devasa bir boyutunu eksik bırakır.

Neyi eksik bırakır? Akıl, şeriata
muhatap olduğunda bilir ki, günah işlemeyecektir. Günahı işlememesi kâfidir.
Günah işlemeyi düşünmek günah değildir ve günah fiilini gerçekleştirene kadar
şeriatı ihlal etmez. Fakat ruhi-kalbi mecrayı açamamış ve orada mesafe alamamış
ise eğer, günah düşüncesinin gönlüne (kalbine) gelmesini (doğmasını)
engelleyemez. Günah düşüncesinin kalbe gelmesi, şeriat için günah değilse de
insanın kalbinin kirleneceği vakadır. Kirlenen kalbin insanın günahtan korunma
gücünü zafiyete uğrayacağı ise aşikârdır.

Başka bir ifade ile günah fiili insanın
kalbine doğuyor ve bu engellenemiyorsa ne kadar direnilirse direnilsin bir gün
günah işlemek durumunda da kalınıyor. Aslolan günah düşüncesinin kalbe
gelmesine mani olmaktır. Bu durumda (yani düşüncesi bile meydana gelmeyen)
günah fiilinin gerçekleştirilmesi ihtimali sıfıra yaklaşmış olur. Zihni-akli
mecranın mahiyeti ve aklın kudreti günahın kalbe gelmesine mani olamamaktadır.
Kaybedilen bu ve buna bağlı olarak daha neler…

            Akıl temel
anlama melekesi (merkezi) kabul edildiğinde, aklın sınırlarını bilmek fevkalade
önemli hale gelir. Akıl, ahlak ve hukuku, yani hayatın “nasılını” anlamaktan
aciz değildir. Bu manada şeriat akla hitap eder. Fakat akıl, hayatın “niçinini”
anlama imkânına ve kudretine sahip değildir. Bahsini ettiğimiz hayat, Müslüman
hayatıdır. Müslüman hayatının niçin sorusu, cevaplarını fizik gerçekliğin
ötesinde verir. Niçin sorusu zincirleme sorulduğunda varacağı nihai nokta,
tevhiddir. İşte niçin sorularının zincirleme sorulacağı güzergâh, tecrit güzergâhıdır.
Tecrit güzergâhı ise tenzih güzergâhının paralelinde devam eden kaldırım
gibidir. 

            Akıl tecrit
güzergâhında bir müddet yol alabilir fakat tecrit güzergâhı ile tenzih güzergâhı
bir müddet sonra birleşir. Akıl, tecrit güzergâhında ancak bu güzergâhın tenzih
güzergâhı ile birleşebileceği noktaya kadar yol alır. Tecrit güzergâhı ile
tenzih güzergâhı birleştiğinde akıl seyahatine son verir ve orada durur.
İnsanın zihni-akli mecrasının müntehası burasıdır. Tevhidin hakikatine ise bu
noktada ulaşmak kabil değildir. Müslüman, bu noktadan ileriye gidemese ve
hayatı bu noktaya kadar hakkıyla yaşasa mesuliyetini yerine getirmiş olur.
Çünkü şeriatın teklifi buraya kadardır ve bundan sonrasını şart kılmaz. Fakat
insanın buradan daha ileriye gidebilme imkânı varsa ve gitmiyorsa, bilmelidir
ki, hayatı yarım yaşamıştır.

            Şeriat’ın
teklifinin buraya kadar olması, hukuki teklif cihetiyledir. Ahlaki teklifler
(tavsiyeler) bu noktada durmaz ve devam eder. Zaten ruhi-kalbi mecra ahlaki
teklif ve tavsiyeler istikametinde devam etmektedir. Ahlak ne kadar lazımsa
ruhi-kalbi mecra da o kadar şarttır. Şeriat’ın (İslam hukukunun) muhtevasını
İslam ahlakının oluşturduğu dikkate alınırsa ne kadar önemli olduğu da
anlaşılır.

 

*

 

            Şeriat,
akla hitap eder ve aklı mesul tutar. Bu manada Şeriat, insanın (Müslüman’ın)
zihni-akli mecrasında akar. Şeriat bu mecranın ana kaynağı olmalıdır. Buna
paralel olarak da tasavvuf, insanın ruhi-kalbi mecrasında akar. Daha doğru
ifadeyle tasavvuf, insanın kalbi-ruhi mecrasını açar.

            Şeriat,
insanın zihni dünyasını (yani tefekkür dünyasını) tanzim eder. Tefekkür
dünyasının temel ölçülerini ve sınırlarını tayin ederken, tefekkür faaliyetinin
esaslarını ve usulünü gösterir. Hayatın inşa edileceği alanı çerçeveleyerek
insanın tefekkür dünyasına sunar. İnsan bu hayat alanı içinde kalmak kaydıyla
hiçbir müdahaleye maruz kalmadan yaşama imkanına sahiptir. Tam bu noktada
önemli bir soru vardır ve sıklıkla sorulur. Öyleyse tasavvufa ne gerek var?
Öyle ya insanın hayatını inşa edeceği alanı çerçeveleyip önüne koyan şeriat
varsa, başka bir ifadeyle insanın fikir ve fiil alanını tanzim ve tayin eden
bir disiplin (şeriat) varsa tasavvufa neden gerek var? Bu soruyu umursamamak,
ciddiye almamak, cevap vermemek şeriatı hafife almak demektir. Bir Müslüman
böyle bir şey yapmaz. Bu soru ciddi olarak gündeme alınmalı ve cevabı tatmin
edici şekilde verilmelidir.

            Şeriat,
hayatın genişliğine alanını ve bu alanın ölçülerini verir. Tasavvuf ise hayatın
derinlik boyutu ile ilgilenir. Tasavvuf, şeriatın tek noktasını ihmal ve imha
etmeden, sınırları taşmadan ve taşırmadan, temel ve teferruattaki tüm
ölçülerini en hassas şekilde muhafaza ederek açtığı mecra ile tüm bunların
muhtevasında bir akış meydana getirir. İnsanın ve hayatın derinlik boyutu,
şeriatın tüm ölçülerinin muhtevasında mevcut bulunan hakikat arayışının güzergâhını
gösterir ve öğretir. Tasavvufla ilgili temel yanlışlardan birisi tam bu noktada
kendini göstermektedir. Şeriatın dışındaki hiçbir şey tasavvufun içinde olmaz.
Tasavvuf, şeriatın derinliğine doğru mana ve hikmet arayışını mümkün kılacak
bir güzergâhın inşasıdır. Bu güzergâhta (veya mecrada) yol alabilmek ancak
kalbi-ruhi sürece giren insanların maharetidir.

Namaz farzdır. Bu şeriat’ın hükmüdür.
Bilinen usulü ile namaz kılındığında emir yerine getirilmiş ve mesuliyet ifa
edilmiş olur. Fakat namazda dil fatihayı okurken gönül alacak-verecek hesabı
yapılıyorsa, insanda bir problem vardır. Namazın rükünlerine riayet edilmiş
olması şeriatın emridir ve bu emrin yerine getirilmiş olması kâfi görülüyorsa,
insanın ruhi-kalbi mecrasının açılmadığı anlaşılır.

Namaz kılmak, tevhide insanın şehadet
etmesidir. Secde, tevhidi tasdiktir. Fakat alnını secdeye koyan kişinin
kafasının içinde (veya gönlünde) sevgilisinin/nişanlısının davranışları tur
atıyorsa o kişinin neye şehadet ettiğini merak etmesi gerekmez mi? Ruhi-kalbi
mecrayı umursamayanların bu problemi çözebilecek bir usul teklifi var mı?

 

*

 

            Tevhid,
İslam’ın özüdür. Bu dünyada aranabilecek tek hakikat, tevhiddir. Tevhid ise
tenzih marifetiyle kabildir. Tenzihsiz tevhid çabası, panteizmden ibaret kalır.
Panteizm, küfürdür. Tasavvuf, tenzih güzergâhını açan disiplindir. Tenzih
güzergâhı ise ancak ruhi-kalbi mecrada mümkündür. Zihni-akli mecra, tenzih
güzergâhını taşıyamaz. Zira insan zihni ve aklı mahdut ve bazı marazlarla
maluldür.