TERKİP İLİMLERİ YOKSA TETKİK İLİMLERİ ANLAMSIZDIR

TERKİP İLİMLERİ YOKSA TETKİK İLİMLERİ ANLAMSIZDIR

(Terkip ve İnşa dergisi 7. sayı)

Kalb ve aklını hakikate teslim etmiş bir ümmetin bilgi ile münasebeti, şüphesiz ki vahdet ve tevhid üzeredir. Kainat, kesret alemidir, kainata ait bilgiler de kesretten ibarettir. İmtihan da zaten hakikati itibariyle kesretten vahdet ve tevhide ulaşmaktır.
Terkip ilimleri, bilgide vahdeti, imanda tevhidi gerçekleştirmenin ilmi çerçevedeki zirvesidir. Mutlak İlim olan Kitab-ı Kerim ve Sünnet-i Resulullah, Lailaheillallah kelime-i tevhidinin izah ve tatbikatından ibarettir. Müntehası tevhide ulaşmayan her yol batıldır, bu sebeple İslam ilim telakkisindeki herhangi bilgi vahidi, bilgi evrenimizdeki irtibat ağıyla tevhide ulaşır. Bunun dışındaki her bilgi ve bilgi örgüsü batıldır. Okumaya devam et

Share Button

İLMİN ZİRVESİ “İNSAN İLMİ”

İLMİN ZİRVESİ “İNSAN İLMİ”

(Terkip ve İnşa Dergisi 6. sayı)

Kainattaki en muhteşem varlık insandır. Eşref-i mahlukat olan insan aynı zamanda “ahsen-i takvim” üzere yaratılmıştır. En güzel kıvam, yani en güzel terkip üzere yaratılmış ve en şerefli, en kıymetli varlık olarak tavsif edilmiştir. Bu hususiyetinden dolayıdır ki, kendisine Mutlak İlim gönderilmiştir. Mutlak İlim, yani Allah Azze ve Celle’nin ilminden ilim verilmiştir, yani Kur’an-ı Kerim insana gönderilmiş, insan için yeryüzüne nüzul lütfunda bulunmuştur.
Kainatta insan denen varlık kadar girift bir terkip yoktur. Maddedeki özellikleri keşfeden insan hayretten dilini yutacak hale gelmiş, ne hazindir ki kendini keşfetmeyi unuttuğu birkaç asırdan beri kendine hayret etmeyi bırakmıştır. Madde dahi insan nam varlıkta bir boyut olarak mevcuttur ve maddenin de şeref kazandığı terkip kıvamı insandır. Maddenin ufku insan terkibinde ulaştığı giriftliktir ve madde hiçbir varlıkta, insanda olduğu kadar kıymetli bir terkip unsuru olmamıştır. Okumaya devam et

Share Button

TERKİP İLİMLERİ VE TETKİK İLİMLERİ

TERKİP İLİMLERİ VE TETKİK İLİMLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

Türkiye’de ilimlerin tasnifi bahsi hatırlanmadığı için, maarif nizamı (eğitim-öğretim sistemi diyorlar) gelişigüzeldir ve hiçbir nizami altyapıya sahip değildir. Oysa maarif telakkisinin ve nizamının altyapısını oluşturan harita, ilimlerin tasnifidir. İlimlerin tasnifini yapmadan hangi okulu, hangi bölümü neye göre kuracağınızı ve orada neyin tahsilini yapacağınızı nasıl bilebilirsiniz?
Mevcut bilim telakkisine göre biyoloji temel (tetkik) bilim, tıp ise onun tatbik bilimidir. Bu durumda biyoloji tıbbın üstündedir, hem kıymet olarak hem de kaynak olarak… Fakat ülkedeki duruma bakıldığında, tıp bilimi biyolojiden çok daha kıymetli hale gelmiştir. Sebebi malumdur; biyoloji temel bilimlerden olduğu için doğrudan tatbik alanı yoktur, tıp ise biyolojinin tatbik bilimlerinden biridir, tatbik bilimi ise bir meslek haline gelmiş ve itibar kazanmıştır. Mesleklerin (ve tatbik bilimlerin) kaynağı temel bilimler olmasına rağmen, tatbik bilimlerin daha fazla kıymetli hale gelmesi, ülkede bilimin olmadığı, bilime itibar edilmediği manasına gelir. Bunun mühim sebeplerinden birisi hiç şüphesiz ilimlerin tasnifi yapılmadığı için temel bilimlerin tatbik bilimlerden daha “üstün” olduğuna dair bir kültür oluşmamasıdır. Okumaya devam et

Share Button

MAARİF NİZAMI VE TERKİP İLİMLERİ MEDRESESİ

MAARİF NİZAMI VE TERKİP İLİMLERİ MEDRESESİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

İlimlerin tasnifini yapmak, aynı zamanda İslam maarif davasının ana haritasını çizmektir. İslam maarif nizamı, ilimlerin tasnifinde kullandığımız yatay ve dikey istikametler dikkate alınarak inşa edilir. Önce dört ilim mecrası olan “Kur’an ilimleri mecrası”, “Tevhid ilimleri mecrası”, “Beşeri ilimler mecrası”, “Müspet ilimler mecrası” olarak yatay tasnif esas alınır ve bunlar için medreseler kurulur. Sonra bunların içinde dikey tasnif olan “Terkip ilimleri”, “Tetkik İlimleri”, “Tatbik ilimleri” mertebeleri dikkate alınarak üç seviyede medrese kurulur. Bu medreseler ilim tahsili ile ilgilidir ve ilim adamı yetiştirmek için kurulur. İlim ve tefekkür istidadına malik olmayanlar, “Meslek ve zanaat mektebine” gider. Bu medreselere talebe hazırlamak ve temel talim ve terbiyeyi gerçekleştirmek üzere “İlk mektepler” ve “Orta mektepler” kurulur. Okumaya devam et

Share Button

İHTİSASLAŞMA VE TERKİP İLİMLERİ

İHTİSASLAŞMA VE TERKİP İLİMLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

İhtisaslaşma, bilgide yoğunlaşma olarak oraya çıktı ve şüphesiz ki birçok faydası vardı. Gerçekten batıda son birkaç asırdır ihtisaslaşmadan kaynaklanan çok sayıda fayda elde edildi. Bir bilgi alanında ihtisaslaşmak, bilgiyi o alanda tatbik etmeyi kolaylaştırdı, bilgiden ve onun tatbikinden elde edilen fayda azami seviyeye çıktı. İhtisaslaşmanın birtakım faydaları olduğunu tartışmak beyhudeydi. Okumaya devam et

Share Button

TERKİP İLİMLERİ YOKSA EKLEKTİZM KAÇINILMAZDIR

TERKİP İLİMLERİ YOKSA EKLEKTİZM KAÇINILMAZDIR

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

Yaşadığımız çağın derin ve girift kaosu eklektizmi kaçınılmaz hale getirmiştir. Kaosun en büyük kısmı bilgi dünyamızda yaşanmakta, zaten diğer kısımları da bilgide yaşadığımız kaostan kaynaklanmaktadır. Bilgide yakalandığımız kaos, hayatımızı altüst etmiş, hayat kaosa sürüklenince bilgideki kaos daha da derinleşmiştir.
Bilgi kaosunun hem sebepleri çoktur hem de neticeleri… En mühim neticelerinden birisi ise, eklektik düşünce dünyasını üretmesi ve kesintisiz şekilde de beslemeye devam etmesidir. Ümmetin eklektik düşünce girdabına yakalanmasının en mühim neticelerinden birisi ise, en sapık anlayışların bile kendilerini “Sahih İslam” olarak pazara sürebilme vasatının oluşmasıdır. Mesele, bir saniye bile ihmal edilemeyecek kadar mühimdir.
* Okumaya devam et

Share Button

TERKİP İLİMLERİ

TERKİP İLİMLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

Her ilim dalı bilgi ve tefekkürü muhtevidir. Tefekkür sıfırlandığında kuru bilgi kalır ki, o takdirde ilim (ki artık ilim değildir) tekrardan ve nakilden ibaret hale gelir. Bilginin nakli ve tekrarı, idrake ihtiyaç duymadan ezberleme ve öğrenme yoluyla mümkündür. İlim, bilginin idrak ve imal sürecinin adıdır. İdrak ve imal yoksa ilim yoktur.
Tefekkür (idrak) faaliyetinin en mühim neticesi “terkip” etmektir. Terkip etmeyen idrak etmemiştir, en fazla idrak sürecindedir, yani talebedir. Terkip istidadı, maksadı ve cehdi olmayanlar, ilim adamı değildir, asla olamazlar. Onların işi ezberlemek ve öğrenmektir ki, insan cinsi, ezberleme ve öğrenme ameliyesinin itiyatlarını beş-altı yaşlarında edinmektedir. Yani ezberleme ve öğrenmenin akıl yaşı en fazla ondur. Zihni faaliyeti, en fazla ezberleme ve öğrenme seviyesinde yürüten akıl, (akıl yaşı itibariyle) on yaşında donmuş kalmıştır.
* Okumaya devam et

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ VE TERKİP İLİMLERİ

İLİMLERİN TASNİFİ VE TERKİP İLİMLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

Önceki (5.) sayıda üzerinde durduğumuz “ilimlerin tasnifi” bahsini Fikirteknesi külliyatındaki tasnif üzerinden tetkik ettik. Yeni yapılmış başka bir tasnif olmadığı, en azından bizim bilgimiz dahilinde bulunmadığı için, hem teklifimizi sunmak hem de bir mecra açmak için Fikirteknesi külliyatının izinden gitmeye devam ediyoruz. Okumaya devam et

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ VE “TERKİP İLİMLERİ”

İLİMLERİN TASNİFİ VE “TERKİP İLİMLERİ”

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

Batı, son birkaç asırdır o kadar çok bilgi üretti ki, bilgiyi tertip ve tasnif etmekten aciz kaldı. Yapılan tertip ve tasnif çabaları ise akim kaldı, bilgiyi derleyip toparlama imkanını oluşturamadı. Bilgi çözüldü, dağıldı ve nihayet tam bir bilgi kaosu meydana geldi.
Dışarıdan bakanlar batının bilgi üzerindeki tasarrufunun mutlak olduğunu zannediyor. Batının, bilgiyi muhteşem bir tertip ve tasnife tabi tuttuğunu vehmediyor. Batının epistemolojik evreninin eksiksiz ve tezatsız olduğuna iman ediyor. Aynı duygu ve düşünceler, birkaç asır öncesine gidildiğinde bizim kadim müktesebatımız hakkında da yaşanıyor ve şöyle deniyordu; “Gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı”. Bu söz, bir taraftan kadim müktesebatımızın muhteşem zenginliğini gösteriyor diğer taraftan da bu sözü tekrarlayanların idrak acziyetini tescil ediyordu. Müslümanların kendi medeniyet müktesebatları için bu sözü söylemeleri anlaşılabilirdi ama batının müktesebatı için söylemeleri tam bir ihanetti ve kendi acziyetlerinin tam manasıyla itirafıydı. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür. Okumaya devam et

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-11-TERKİP İLİMLERİNİN TAHSİLİ

İLİMLERİN TASNİFİ-11-TERKİP İLİMLERİNİN TAHSİLİ
Terkip ilimlerinin hususi tedrisat nizamı olmalıdır. Umumi maarif sistemi içinde mütalaa edilmemeli, onlarla karıştırılmamalı, onlar tarafından kuşatılmasına müsaade edilmemelidir. Umumi maarif sistemi içinde olan kısmı, ihtiyaçlarının maarif vekaleti tarafından karşılanmasıdır. Okumaya devam et

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ
Batıda ilimlerin insandan bağımsızlaşmasının oluşturduğu ciddi bir problem var. Hususiyetle beşeri ilimler, tamamen insan merkezinde teşkil edilmesi gerekir ve insandan bir milim bile uzaklaşmasına müsaade edilmemelidir. Beşeri İlimlerin insan ile arasındaki mesafe açıldıkça, ilim ile insan birbirinden ayrışmakta ve ilmin maksadı “insan” olmaktan çıkmaktadır.
Beşeri ilimlerin nihai maksadı, bir “ahlak” inşa etmektir. “Yaşanmaya değer hayatın ahlakı”… Bunu yapmayan, hedeflemeyen, bu istikamette çaba göstermeyen beşeri ilimler, insandan uzaklaşır ve entelektüel gevezelik haline gelir. Batıda oluşan ve gelişen sosyal bilimler, sadece araştırma temellidir. Müslümanların bu tuzağa düşmemesi gerekir.
Beşeri ilimler, insani halleri tetkik eden, insanın ferdi ve içtimai tabiatını keşfeden, hayatın mahiyetini ve cereyan ediş şekillerini tespit eden ilimlerdir. Tüm bu tetkik, keşif ve tespitleri, bir ahlak inşa etmek için kullanmamak, beşeri ilimleri “manasız”, “maksatsız,” “fonksiyonsuz” hale getirir. Liberal düşünce, tetkik edip elde ettiği bilgileri insanlara sunmak çabasındadır ve ahlakı insanlara bırakmak düşüncesindedir. Ahlakın tabiatının “rızaya” dayalı olmasından hareketle bu yaklaşım doğru gibi görünmektedir. Fakat ahlak aynı zamanda içtimai hususiyet taşıdığı için, “ölçülendirilmesi” lüzumu açıktır. Liberalizmin bilgiyi insana sunma işlemi, ferdi çerçevede daha doğrudur fakat içtimai sahada bir standardizasyon ihtiyacı açıktır.
Psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, iktisat, idare, siyaset vesaire beşeri ilimlerin hepsi, bir “hayat” inşa etmek içindir. Bu ilim dallarının her biri kendi mecrasında diğerlerinden bağımsız şekilde akar, ihtisaslaşma aşırı derecede artar (günümüzde olduğu gibi), ahlak inşasın hedef edinilmezse, bilgi, hayatı kaosa çevirir. Ahlak, insan kalabalığını cemiyete tahvil eden, “hayat parçalarını”, hayat yekunu içinde cem eden, hayat mecralarını birbirinin zıddına akarak kaosa meydan vermesini engelleyen bir “hayat anlayışı”dır. Ahlak, hayatın ta kendisidir.
Bir cemiyette farklı ahlak anlayışlarının olması mümkündür, olmalıdır da… Mesele, insanların tek ahlaka mahkum edilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsanları tek ahlaka mahkum etmek de hayatı tüketir. Fakat hayatın bir ahlaki altyapısı olması şarttır. Kaç tane ahlak sistem ve anlayışı olursa olsun, nihayetinde hayatı ahlaki çerçeve içinde yaşama zarureti açıktır. Meseleyi bu merkezde tetkik etmek gerekir.
Ahlak, sosyal bilimlerden biri haline getirildiğinde, mesela sosyoloji (veya başka bir ilim) onun üzerine çıkabilmektedir. Beşeri ilimler içinde “terkip ilmi” olmadığı zaman hayat, dağılmakta, bir merkezde inşa edilememekte, bir hedefe (umumi manada) yönelememektedir. Batı felsefesindeki diyalektik işleyişten tevarüs eden “sınıf çatışması” veya “menfaat çatışması” hayatın altyapısını oluşturamaz. İnsanlar mütemadi çatışma vasatında hayatı üretemez, yaşayamaz, mutlu olamazlar. Diyalektik yaklaşım, hayatı yaşamayı değil, çatışma anlayışını temellendirir ve daim kılar. Menfaat gurupları veya sosyal ve iktisadi sınıfların çatışması, mütemadiyen muvazenede kalmayacağı için taraflardan biri diğerini mutlaka sömürür. Oysa mesele, menfaatler arasında muvazene kurmak, hayatı latif bir vasata taşımak, aynı istikamete yönelerek “dostça” yaşamayı mümkün kılmaktır. Cemiyet içinde çatışmanın sürekliliğini öngören ve şart kılan diyalektik işleyiş, cemiyet (ve insan) için hiçbir teklifte bulunmaz.
Beşeri ilimler, öncelikle ferd ile cemiyet arasındaki “üstün muvazeneyi” kurabilmenin bilgi ihtiyacını karşılar. Daha sonra içtimai sınıf ve guruplar arasındaki menfaat çatışmasını nihayete erdirip, içtimai muvazeneyi kurmak için disiplinler geliştirir. Nihayet, ferd ve cemiyet ile devlet arasındaki münasebetleri tanzim eden bir çerçeve oluşturur.
Batının diliyle söylemek gerekirse, psikoloji, ferdi, içtimai gerçekliği imha edici değil, hayatı onunla birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir ruhi altyapı oluşturur. Sosyoloji, içtimai sınıf ve gurupların menfaatlerini cem eden, muvazeneye kavuşturan, tüm bunları yaparken ferdi alanı ihmal ve imha etmeyen bir “hayat alanı” üretir. Siyaset, insanların hayatlarını kolaylaştırıcı, problemleri büyük organizasyon (devlet) imkanı ile çözücü bir yaklaşım içinde olmak durumundadır. Tüm bunlar yapılırken, ihtiyaç duyulan altyapı, ahlaktır. Çünkü ferd, cemiyet ve devlet meselesini kendi bünyesi içine alabilecek çapta büyük bir alan üretebilen ahlaktan başka bir disiplin yoktur.
*
İslam irfanı, başından beri bilgiyi dağıtmadı. Tüm beşeri ilimler, ahlak ile cem edilmiş haldeydi ve öyle muhafaza etti. İslam irfanının ahlak ilmi, ferdi derinliğe doğru psikoloji, psikiyatri vesaireyi, cemiyet genişliğine doğru sosyoloji, iktisat, siyaset, idare vesaire ilimleri cem etmişti. Bunların içinde bazıları kıymetine binaen ayrı disiplinler haline getirildi ama asla ahlaktan müstakil kılınmadı. Bu sebeple İslam irfanı, hayatı dağıtmadı. İslam, bilgi ile hayatı, fikir ile fiili cem eden bir temel anlayışa sahiptir. Hayat için manası ve faydası olmayan, tatbiki mümkün bulunmayan bilgiyle meşgul olmaz. Bu sebeple İslam irfanında bilgi ve bilim, bizzat hayattır.
Müslümanlar İslam irfanı ile irtibatlarını kopardıkları için, bilginin ve hayatın bu günkü dağınıklığını, ilimlerin gelişmesi şeklinde anlıyorlar. Batıdaki bilgi ve bilimin hayattan bağımsızlaşmasındaki temel yanlış, Müslümanların da zihni evrenini ve aklını işgal etti. Bu batının en büyük tuzaklarından biridir, dikkatli olmak gerekir. Bu o kadar büyük bir tuzaktır ki, batı bile bu tuzağa düşmüştür.
İslam irfanın cem edici, terkip edici, toparlayıcı hususiyeti, sadece ilimlerle ilgili değil, ilim ile hayatı da cem ve terkip etmiştir. Bu temel hususiyet anlaşılmadığı takdirde, ne İslam’ın anlaşılması mümkün olur ne de İslam ilim mecrasının…
Hayattaki “gerçeklik formları” sınırsızdır. Homoseksüellik veya hayvanlarla cinsi münasebete kadar uzanan gerçeklikler mevcuttur. Beşeri ilimlerin batıdaki şekillenişi, bunları hayat gerçekliklerinden biri olarak kabul ve tetkik eder. Hani şu “objektif bilgi” meselesi, en sapık hayat gerçekliklerini bile “normal” bir temayül halinde tetkik etmek çabasındadır. Bu sebeple ahlak üretemez, bu sebeple hayat üretemez. Batıda oluşan hayat vasatı, insanın yapabileceklerini yapması şeklinde formüle edilmiştir. Bu yaklaşım, insanın, meleklerden üstün ve hayvanlardan aşağı olabilme istidadına sahip tabiatının tüm alanını kullanmak demektir. İnsan tabiatı kadar geniş bir tabiata sahip başka bir varlık yoktur. Bu tabiatın asgari sınırını (insani sınırı) tespit etmek ve mütemadiyen yukarı doğru inkişafını temin etmek maksadı, bir ahlak anlayışın şart kılar. Aksi takdirde, insani oluşların önüne geçilir ve hayvani oluşlar serbest bırakılır.
*
Ruhiyat ilmi kurulmadığı, kurulmuş ve sayısız eser vermiş hali anlaşılmadığı takdirde, ahlak ilminin yeniden kurulması veya daha önce kurulmuş olanın anlaşılması imkansızdır. Müslüman fikir ve ilim adamlarının ağızlarını açtıklarında ilk söyledikleri, “İslam, fıtrat dinidir” sözü, hem İslam’ın hem de insanın anlaşılmadığını gösteren açık bir delildir. “İslam fıtrata uygundur” ifadesi ile İslam imha ediliyor. İnsan fıtratının (tabiatının) sınırı, meleklerin üstünde ve hayvanların aşağısındadır. Meleklerden yukarı çıkabilmek, hayvanlardan aşağı inebilmek istidadı olduğunu beyan eden de İslam’dır. İslam’ın bu istikametteki beyanlarını anlamayınca, “insan tezini” de anlamak kabil olmuyor. Hz. Adem’den günümüze kadar yaşayan insanların yaptıkları her iyilik ve her kötülük, insan tabiatının sınırları içindedir. Çünkü hiçbir varlık “tabiatını”, aşağı veya yukarı doğru aşamaz. Tarih boyunca insanlar tarafından yapılan en vahim, en sapık, en vahşice işler de insan tabiatının içindedir. Zaten insanın imtihanı da budur. En ağır zulmü yapabilme, en sapık fikir ve fiillere mensup olabilme istidadı (tabiatı) olduğu gibi en ulvi fikirlere sahip olabilme ve en ulvi tatbikatları gerçekleştirebilme tabiatına da sahip olması, imtihan edilme hikmetidir. İnsan tabiatı, kötülüğü yapabilme istidadına sahip olmasa, tabiatını aşıp kötülük yapamayacağı için imtihanın manası kalmaz.
Ahlak, insanın tabiatında mevcut olan istidat ve imkan alanını, belli bir seviyede tutabilmek içindir. İslam, insan tabiatındaki asgari “insani sınırı” tayin eden, bu altyapıdan başlayarak mütemadiyen yukarı doğru harekete geçiren bir anlayış teklif etmiştir. Öyle ki İslam, Müslümanların günah işlerken bile asgari insani sınırı aşağıya doğru aşmamasını ısrarla talep eder. Çünkü asgari insani sınır aşıldığında, “insanlıktan” çıkıp, hayvanlığa geçilmiştir. İslam, hayvanlara teklif edilmemiştir. Bunun misali nedir? Cinsi münasebetin insani şekli, erkek ile kadının bilinen yollar halvet olmasıdır. Bu, insanı alt sınırdır, bu fiilin İslami olanı, İslam nikahı ile yapılmasıdır. Erkek ile kadın arasındaki normal cinsi münasebet, “insani hal”, insan ile hayvan arasında veya hemcinsler arasındaki cinsi münasebet ise “insani hal” değil “hayvani hal”dir. Bu manada İslam, insan olmanın çerçevesini tayin tek din ve dünya görüşüdür. İslam’ın, insan tabiatını bu kadar teferruatlı şekilde tespit etmesine rağmen Müslüman fikir ve ilim adamlarının bunu bile anlamayacak hale gelmesi dehşete düşüren bir idrak zafiyetidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-5-İNSAN İLMİ

İLİMLERİN TASNİFİ-5-İNSAN İLMİ
Bugünün dünyasında insan ile ilgilenen çok sayıda bilim(!) var. Batı kültürünün ürettiği ve bununla sınırsız şekilde övündüğü, psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, iktisat, idare, siyaset vesaire beşeri ilimler sınıfından sayılacak çok sayıda bilim mevcut. İlginç olan ise mesela biyolojiyi beşeri ilimler sınıfında değil, müspet ilimler sınıfında saymasıdır, oysa biyoloji, tıp gibi bilimler de beşeri bilimler sınıfındadır. Bunların her birinin alt dalları da istiklalini ilan etmek üzere gelişmeye devam ediyor. Her ihtisaslaşma ve her bağımsızlaşma, bilgiyi dağıtıyor, parçalıyor ve anlamsızlaştırıyor. Önceki yazılarımızda anlaşıldığı üzere mesele, ihtisaslaşmaya reddiye değil, ihtisaslaşmanın sınırını tayin hususudur.
Beşeri ilimlerin tek bir “terkip ilmi” bünyesinde toplanması ihtiyacı çok yüksek… Müspet ilimlerin “tekevvün” ilminde toplanması ve terkip edilmesine yöneltilecek itiraz şüphesiz daha az olacaktır. Çünkü müspet ilimler arasındaki müşterek pay, beşeri ilimlerdeki müşterek paydan daha fazladır. Beşeri ilimleri tek bir ilim çatısı altında toplama teşebbüsü, bu ilimler arasındaki ortak payın azlığına dayalı ciddi itirazlara muhatap olacaktır.
Beşeri ilimlerdeki müşterek pay, insandır. Fakat insan ortak payı, müspet ilimlerdeki müşterek payın hususiyetlerine sahip değildir. Beşeri ilimler, insan ortak payından çok daha uzaklaşmış durumdadır. Batının ürettiği kültür, beşeri ilimler ile insan arasındaki mesafeyi çok fazla açmış ve bu ilimlerle insana ulaşılamaz olmuştur. İnsandan doğan, insanın meseleleriyle ilgilenen (ilgilenmesi gereken) beşeri ilimler, insandan bağımsızlaşmış ve insanı kendine uydurmaya başlamıştır. Batı medeniyet, kültür ve hayatından bağımsızlaşmadan, beşeri ilimleri terkip etmek ve bir terkip ilmi inşa etmek kabil olmayacaktır. Diğer taraftan, beşeri ilimleri bir terkip çatısı altında toplama ihtiyacı, batıda, dünyadaki herhangi bir kültür ikliminden daha fazladır. Zira batının çöküşünün ana sebeplerinden birisi de, beşeri ilimlerdeki atomize olduğu görülen “aşırı ihtisaslaşma” ve buna bağlı olarak beşeri ilimlerin insandan bağımsızlaşmasıdır. Ne var ki bizim derdimiz batı değil, bizzat kendi insanımız ve İslam medeniyetidir.
*
Her ilim insan için olduğu ve insan tarafından keşfedildiği ve kullanıldığı için, insan ile ilgisi vardır. Bu sebeple beşeri ilimleri tespit ederken, insan ile ilgisini “muayyen bir yoğunluk” olarak tayin etmek gerekir. Bu sebeple doğrudan insan ile ilgili ilimler, beşeri ilimler sınıfına alınmalıdır. İlimlerin tasnifinde kullanılacak mikyaslar, batıdaki mikyaslardan farklı olmalıdır. Batının kullandığı mikyaslar, ilmi esas alır ve ilmin hususiyetlerine göre bir tasnif yapar. Bu sebeple biyoloji, onların tabiriyle “nesnel bilgiler” ihtiva ettiği, edebileceği için müspet ilimler sınıfında mevzilendirilmiştir. Bu türden tasnif mikyasları, terkibe manidir. Biyolojinin müspet ilimlere alınması, konusu olan insanı, eşya gibi tetkik etmesine sebep oluyor. Bu çok vahim bir şaşkınlık hali…
Doğrudan insan ve hayat ile ilgili ilimler “insan ilmi” çatısında terkip edilmelidir. Doğrudan insan ile ilgili olmak, merkezi konusu insan veya hayata ait olmaktır. İnsanın bir cihetini veya hayatın bir alanını tetkik eden ilimler, doğrudan insan ile ilgili ilimlerdir.
İnsan ilimleri ile müspet ilimleri kesin hatlarla birbirinden tefrik etmek gerekir. Müspet ilimlerin özü, “cansız varlıkları” tetkik etmektir. Beşeri ilimlerin özü ise “canlı” varlığı tetkik etmektir. Canlı varlık ile cansız varlığı tetkik eden ilimlerin aynı sınıf içinde tertip edilmesi, en hafif tabiriyle “bilim fetişizmidir”, aslında ise bilime tapınmaktır.
*
Dünya, tarihinde hiç bugünkü kadar bilgi üretmemiş olmalıdır. Bu günkü bilgi miktarı ve çeşidi o kadar çoktur ki artık bilgi kendinden beklenen maksadı yerine getiremez oldu. Bu günün dünyasında zararı cahillik değil bilgi üretiyor. Cahillik de zarar üretmeye devam ediyor muhakkak ama bilginin ürettiği zararın yanında artık cahillerin ürettiği zararın istatistiği bile tutulmuyor. Bilgi ve bilim, sürekli bir manipülasyon aracı haline geldi ve “dolandırıcılıklar” bilim maskesi ile yapılma başlandı. Bu kadar çok ve dağınık bilgi, dünyaya saçılmış milyonlarca serseri mayına benzer.
En büyük manipülasyonlar, beşeri ilimler üzerinde yapılıyor. Çünkü doğrudan paraya tahvil edilebilir bilgiler, doğrudan insan ile ilgili bilgilerdir. Bir sebzenin satışını (hem de yüksek fiyattan satışını) gerçekleştirebilmek için birkaç profesörden, filan hastalığa (mesela tansiyona, şekere filan) iyi geldiği raporu ve bilimsel(!) görüşü almak kafi geliyor. Veya hastalık icat ediliyor (kolestrol hadisesine bakın, tam icat edilmiş hastalık) ve ilaçlardan hesapsız para kazanılıyor.
Beşeri ilimlerdeki dağınıklık ve birbirine olan uzaklık, bu sahalardaki bilginin manipüle edilmesini kolaylaştırıyor ve aynı zamanda terkip edilmesini zorlaştırıyor. İlimleri, merkezlerinin oturduğu mevzuu üzerinde terkip etme ihtiyacı her geçen gün artıyor fakat her geçen gün de zorlaşıyor. Dünya bu hızla ve aynı istikamette bir asır daha giderse, terkip imkansız hale gelecek, bilgi tüm manasını ve maksadını kaybedecek ve insanlık bilgiden ve ilimden hızla kaçmaya başlayacaktır. Hiç vakti yok, derhal terkip hareketi başlatılmalı, insan ilmi (insaniyet ismi teklif edilebilir) inşa edilmelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-4-TEKEVVÜN İLMİ

İLİMLERİN TASNİFİ-4-TEKEVVÜN İLMİ
Tekevvün ilmi, varlık ilminin terkip ilmidir. Müspet ilimler, tekevvün ilminin tetkik ilimleridir. Müspet ilimlerin ürettiği bilgilerin tatbik edilmesi için “tatbik ilimleri” mevcuttur. Bunların toplamı, tekevvün ilmi çatısı altında toplanır ve onun mütemadi murakabesine tabidir.
Tekevvün ilmi, tetkik ilimlerinden (müspet ilimlerden) elde edilen bilgileri yoğurur, mana mimarisini kurar ve terkip eder. Tetkik ilimlerinde keşfedilen bilgileri, başıboş bırakmaz, her ilmin kendi sahasında kalmasına müsaade etmez, bilgilerin (ve ilimlerin) birbirinden bağımsızlaşmasına rıza göstermez. Neticede tüm müspet ilimlerin aynı temel bahis ile ilgilendiklerini, elde ettikleri bilgilerin merkezi konusunun aynı olduğunu, ilimlerin birbirinden ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın aynı istikamete yöneldiğini bilir. Bu sebeple, bilginin muayyen bir merkez ekseninde mimari plana ihtiyacı olduğunu kabul eder.
Takip ettiği temel mikyas, “ilim maluma tabidir” hikmetidir. Hiçbir faaliyetinde bu hikmet ve mikyası ihlal etmez. Bu hikmete aykırı düşen her bilgiyi “gerçek” kabul etmez ve reddeder. Bu sahada “maluma tabi olmayan” bilginin, “keşfedilmiş” bilgi değil, “üretilmiş” bilgi olduğunu bilir ve buna mani olur. Müspet ilimlerde “üretilen” her bilginin, ilmi dolandırıcılık olduğunda ısrarlıdır.
Tekevvün ilmine bağlı olan tetkik ilimleri (müspet ilimler) tam manasıyla hürriyet sahibidir. Tetkik ilimleri, keşif ilimleri olduğu için, sadece “ilim maluma tabidir” ölçüsüne bağlıdır ve bunun dışında tamamen bağımsızdır. “İlim maluma tabidir” ölçüsü ise bu sahada, bilgi üretmeyi değil keşfetmeyi mümkün kılan, “her ne ise odur” hikmetinin peşinde gitmeyi şart kılan “teminat”tır. Tekevvün ilminin kendine bağlı tetkik ilimleri üzerindeki tasarrufu, tetkik ilimlerinin keşif faaliyetlerini sınırlandırmak, engellemek ve çarpıtmak salahiyetine geçit vermez. Bilakis, tekevvün ilmi, tetkik ilimlerinin hürriyetinin teminatı, keşif faaliyetlerinin muharrik gücüdür.
Tetkik ilimleri, tekevvün ilmi ile tatbik ilimleri arasında bulunur. Tekevvün ilmine ve tatbik ilimlerine nispeten en bağımsız ilimler bunlardır. Çünkü tetkik ilimleri, keşif ilimleridir. Hem tekevvün ilminin hem de tatbik ilimlerinin bilgi ihtiyacını tetkik ilimleri karşılar. Tetkik ilimlerinin sınırlandırılması asla sözkonusu olmamakla birlikte, fiili bazı sınırlar olması kabildir. Mesela halkın ve medeniyetin acil ihtiyaç duyduğu bilgilere yönelmesi gibi… Bu durumda da nazari bir tahdit asla sözkonusu olmaz, sadece acil ihtiyaçlar, faaliyet konuları arasındaki sıra listesini değiştirir.
Tetkik ilimleri, bilgiyi çıplak haliyle keşfeder. Bilgi herhangi bir şekilde zarflandığında, ona bir mana yüklenmiş olur ki bu iş tetkik ilimlerinin görevi değildir. “Maluma tabi olan” bilgiyi, bulduğu hal üzere muhafazaya alır ve tekevvün ilmine (sahasının terkip ilmine) gönderir. Bilgiyi tekevvün ilmine göndermeden üzerinde herhangi bir işlem yapmaz.
Tekevvün ilmi, kendine ulaşan “çıplak bilgiyi”, mana mimarisi içindeki yerine oturtur. Terkip ilmindeki mana haritasında yeri bulunan bilginin hangi boşluğu dolduracağı anlaşılır, böylece o bilginin “manası” anlaşılmış olur. Anlamlandırılmış bilgi tekrar tetkik ilimlerine gönderilir.
Tetkik ilimleri, keşif faaliyetlerinde sahip olduğu tam hürriyete, tekevvün ilminden kendine gönderilen “anlamlandırılmış bilgi” üzerindeki çalışmalarda sahip değildir. Tekevvün ilmi tarafından manası tespit ve suretinin mimari planı tayin edilmiş halde gönderilen bilgilerin, tatbik ilimleri tarafından uygulanabilmesi için ihtiyaç duyulan “sureti”, tetkik ilimleri inşa eder. Suret inşası, tekevvün ilminin tayin ettiği çerçevede, tatbik ilimlerinin katkısı ile tetkik ilimleri yapar. Bu safhaya gelen bilgi, “tatbik edilebilir” mahiyete kavuşmuştur, artık bilgi, tatbik ilimlerinin mülkiyetindedir.
Tatbik ilimleri, kendine ulaşan bilgiyi uyguladıktan sonra, elde ettiği neticeleri (fayda ve zararları) ve tecrübeleri tetkik ilimlerine gönderir. Tetkik ilimleri, elde edilen neticelere bakarak zararları gidermeye, faydaları artırmaya çalışır.
Tüm bu bilgi akışları, bürokratik koridorlarda olmaz. Burada izah edilen husus, ilimlerin bilgi ile münasebetini tespit içindir. Her tetkik ilminin başında bir terkip ilmi allamesi bulunması mümkündür ve bilgi doğrudan onun tasarrufu ile mana haritasına yerleştirilebilir. Ciddi gelişmelerde tek allame tarafından değil, allameler şurası tarafından değerlendirilebilir. Meselenin teşkilatlanma çerçevesi, işleyiş usulü ayrı bir konudur.
*
Tekevvün ilmi, tetkik ve tatbik ilimlerinin keşfettikleri bilgiler ve elde ettikleri tecrübeleri kendi havuzunda toplar. Bilgi ve tecrübelerden iki hedefe ulaşmak ister. Birincisi “saf ilim” hedefi olan “varlık telakkisi” (yani bir çeşit ontoloji) diğeri ise “saf fayda” olan bilginin maksadı…
Tekevvün ilmi, tevhidden hareketle, varlığın mahiyetinin “vahdet” ifade ettiği, kesretin, tevhidden değil, varlığın mahiyetindeki vahdetten neşet ettiği hakikatinin peşine düşer. Tevhidin kainattaki tecellisinin “vahdet” olduğunu bilir ve tüm nazari çalışmalarını bu istikamete teksif eder. Kainatin vahdet mimarisine mugayir bilgiler ortaya çıktığında iki hususu tetkik eder. Birincisi, bilginin keşfedilmiş değil üretilmiş olduğu gerçeği, ikincisi vahdet mimarisinin kuruluşunda bir eksiklik veya yanlışlık olma ihtimali… Bilgi, tatmin olununcaya kadar tekrar tekrar süzgeçten geçirilerek (test edilerek) tetkik edilir. Eğer bilgi, üretilmiş değil, gerçekten keşfedilmiş bilgi ise, vahdet mimarisinin kuruluşunda eksiklik ve yanlışlık arar. Bu manada vahdet mimarisi, hiçbir zaman sabitlenmez.
Vahdet mimarisi hiçbir zaman sabitlenmez, çünkü “ilim maluma tabidir” ölçüsünü takip eden fikri ve ilmi faaliyetlerin güzergahı çok uzundur (muhtemelen sonsuzdur). Bu güzergahın kıyamete kadar müntehasına ulaşmayacağı bilinir. Nihayetine ulaşılmamış güzergahın “topyekun nazariyesi” kurulamaz. Yekununa ulaşılamayan bilginin, “nihai nazariyesi” kurulamayacağı için, “vahdet mimarisi” her zaman değişmeye ve gelişmeye açık ve hazırdır.
İslam medeniyet anlayışı, müspet ilimler mecrasında, bilginin müntehasına ulaşmış olmayı kabul etmez. Bu sebeple tekevvün ilmi, sürekli hareketli, sürekli inkişaf eden, sürekli kemal çizgisinde mesafe alan bir sahadır. Tekevvün ilmi asla kendini “dondurmaz”, “bitti” demez, “nihayetine ulaştık” düşüncesini kabul etmez, “toplamı bulduk” hissine savrulmaz.
*
Tekevvün ilmi, keşfedilen bilgilerden vahdet mimarisi kurmak gibi nazari vazifeyle birlikte, bilgilerin tatbik edilmesi ve faydalanılması hedefini de güder. Tatbik ve fayda maksadı kaldırılan bilgi, entelektüel gevezelik haline gelir. Vahdet mimarisi, “idrak etmek”, tatbik faaliyeti ise dünyayı imar etmektir. İdrak ve imar, insanın dünyadaki “hilafet” vazifesinin tezahürleridir. Sadece idrak etme fakat tatbik etmemek, hilafet vazifesini reddetmektir. İslam, insana, hilafet vazifesini deruhte edebilmenin ruhi, içtimai ve fiziki şartlarını ve imkanların temin eder.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-2-TERKİBİ İLİMLERE OLAN İHTİYAÇ

İLİMLERİN TASNİFİ-2- TERKİBİ İLİMLERE OLAN İHTİYAÇ
Çağın ilmi gerçeği, ihtisaslaşma cereyanı. İhtisaslaşmadan elde edilen faydalar, geçen iki asırda o kadar göz kamaştırdı ki, özellikle müspet ilimlerde ihtisaslaşma aleyhine bir şey söylemek imkansızlaştı. Tenkide karşı “fayda” gibi sağlam bir zırha bürünen ihtisaslaşma, sınırların aştı ve bilgiyi atomize hale getirdi. Küçücük alanlar bile ihtisaslaşma mevzuu haline geldi. Bilgi, ihtisas alanları arasında paylaşıldı, bu öyle bir paylaşmaydı ki, bilgi paramparça edildi. Bilgide mahfuz mana, darmadağın oldu, nereye gideceğini bilemez hale geldi ve nihayet “intihar etti”.
*
Batının hikayesi tam bir fiyaskodur. İslam tarihi ve Müslümanların hikayesi ise, tam bir hüzün kaynağı.
Batıda “terkibi” felsefe gerçekleştiriyordu. “Terkibi ilim” bahsini batı her ne kadar bilmese de, terkibi ilimleri, terkip manivelası olan felsefe temsil etmekteydi. Felsefe, batıda “her şeye” birden bakabilen, bütün ile ilgilenebilen tefekkür mecrasıydı. Hikayesi uzun, kısaca pozitif bilimler meydana çıkıp, ihtisaslaşma itibar kazanmaya, ciddi faydalar üretmeye başladığından beri felsefe yavaşladı ve yirminci asırda yok oldu. Buradaki illiyet bağı, (pozitif bilimler geliştiği için felsefe yok oldu şeklindeki illiyet zinciri) nispeten doğru ama esas doğru olan illiyet irtibatı, bunun tersi, yani felsefe krize girince piyasa pozitif bilimlere kaldı. Hangisi doğru veya hangisi ne nispette bu neticeye katkıda bulundu ayrı mesele, buradaki husus, batının hikayesi, “terkip manivelasının” (felsefenin) kaybedilmesidir. Artık, batıda, düşünceyi derleyip toplayacak, derli toplu düşünce ile insan ve hayatı izah edebilecek, çöken medeniyet ve hayatı yeninde inşa edecek “nefes” kesildi.
Müslümanlar, “terkibi”, tabii halde mümkün kılan ana mecralarını unuttular. “İslam medeniyet tasavvuru” serisinin, “üç mecra” başlığında temas etmeye çalıştığımız, tasavvuf, ilim ve tefekkür mecralarından uzaklaştılar. İslam hikmet yekununun dev üç mecrada (aslında iki mecrada) akması, terkip meselesini, inşa edilmesi gereken bir iş haline getirmiyor, aksine çözülmemesi gereken (muhafaza edilmesi gereken) bir “bütün” olarak sergiliyordu. Yani İslam, tarihi boyunca kendini hiç “dağıtmamıştı”. Dağıtmadığı için toparlanması, çözmediği için terkip edilmesi gerekmiyordu. Kendin beyan ve izhar edişi, terkibi bütünlük halindeydi. Ümmet tarih boyunca bunun dahiyane mecralarını, sütunlarını, manivelalarını, suretlerini oluşturmuşlar, tahkim etmişler ve daim kılmışlardı. Yaklaşık on iki asırdır bu minval üzere aşağı yukarı kesintisiz şekilde devam etti. Ne kadar sağlam ve sağlıklı olduğu anlaşılıyor mu?
İslam tarihindeki çözülme de uzun bir bahis, bu günün gerçeği, çözülme, dağılma, çürüme, yozlaşma halinin tam ortasında bulunduğumuzdur. İslam tüm berraklığı ile ortada olmasına karşı Müslümanların bu hale gelmesini sebebi, “anlayışlarının” dağılması, çözülmesi, çürümesi, yozlaşmasıdır.
*
Müslümanlar yeni bir çağın başındalar. Bu çağ, batının çöplüğünün her yeri işgal ettiği, tüm dünyayı kokuttuğu, insanı ve hayatı darmadağın ettiği bir çağ. Batının bir müddet önceki maddi ihtişamına bakıp da, ondan alacakları bir “kıymet” ve “hikmet” olduğu vehmine kapılmamalıdırlar. Batıdan alınabilecek olan sadece bilgidir, o da İslam irfan havuzunda yıkandıktan sonra… Alınacak bilgi de sınırlıdır ve ancak müspet ilimler alanına aittir. Müspet ilimler, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün cari olduğu mecradır ki hiçbir medeniyet üzerinde mülkiyet iddia edemez. Ne var ki, batıdaki pozitif bilimlerin keşfettiği ve ürettiği bilgi, “ilim maluma tabiidir” ölçüsüne riayet edilen bir bilgi çeşidi değildir. Bu sebeple, batılıların meşhur tabiriyle “objektif bilgi” mahiyetine sahip değildir. Hakikaten “ilim maluma tabiidir” ölçüsüne riayetle elde edilmiş olsa, olduğu gibi almakta bir beis olmazdı. “İlmin maluma tabii olduğu” hakikatine sahip olanlar Müslümanlardır, bu hakkın mülkiyetini tayin eden, mealen, “Allah’ım eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” Hadis-i Şerifindeki (Risalet duasındaki) hakikat talebi, kaygısı, iştiyakı, mülkiyetin tapusudur. “Olduğu gibi” ifadesi, ilim ile malum (eşya) arasında tam mutabakat ve muvafakat talebi değil midir? Batı asla bu hassasiyet seviyesine yükselemedi, asla bu çapta bir iştiyak sahibi olamadı. Bu sebeple müspet ilimlerde elde ettiği “bilgi”, olması gerektiği merkezde değil, aksine genetiğinde kültürel zehirler dolaşmaktadır. Her şeye rağmen müspet ilimlerdeki bilgiler, İslam irfan havuzunda yıkanarak alınabilir. Zira bu alandaki bilgileri “akl-ı selim süzgecinden” geçirmek kolaydır. Fakat felsefi alanda ve sosyal bilimlerde üretilen bilgilere mesafeli durmak gerekir. Çünkü bunların İslam irfan havuzunda yıkanması fevkalade zordur. Yıkanmasına yıkanır ama havuzu kirletir, sonra havuzu temizlemek için bir İmam-ı Gazali gerekir.
*
Müslümanlar, bilgi üretmeyi bıraktığı dönemden günümüze kadar üretilmiş bilgilerin naklini nasıl yapacak, İslam irfan havuzunda nasıl yıkayacak, İslam’ın insan, hayat ve medeniyetini inşa etmekte nasıl kullanacak? Bu soru bir zarureti mi ifade ediyor yoksa tercihi mi? Öncelikle bu hususun vuzuha kavuşturulması gerekiyor. Batının her alanda ürettiği bilgi, hayatımızın her alanına girdiğini inkar etmek kabil değil. Hayatımızın en mahrem noktalarına kadar girdiği vaka. Meseleye bu cihetten bakıldığında, bir tercih değil, zaruretmiş gibi görünüyor. Hayatın gerçeklik altyapısı dikkate alındığında, zaruret olduğu noktasında bir tereddüt yaşamak imkansız gibi görünüyor. Birkaç asırdır bilgi üretimini inhisarında tutan batı, o kadar çok bilgi üretti ve hayatın altyapısına serdi ki, bu bilgileri kendi irfan bahçemize nakletmemek ve reddetmek yoluyla hayatı yaşama imkanımız yokmuş gibi geliyor. Ne kadar ağır bir tesir ki, duygularımızı bile esir almış durumda. Tüm müesseseleriyle birlikte çökmeye başladığı bu gün bile, mağrur duruşunun altında, “benim mührümü vurduğum bilgiyle yaşamak zorundasınız, aksi halde yaşayamazsınız, bu sebeple ben çökersem dünya çöker” der gibi dünyaya bakıyor. Ve kendini problemini dünyanın problemi haline getiriyor, “ben çökmem, eğer çökersem siz de çökersiniz, bu sebeple çökmemi isteyemez, çökmeme müsaade edemezsiniz” diyor.
Batının bu tavrı, boş bir kuruntu, ukala bir gurur, dehhameleşmiş bir nefs emniyetidir. Ürettiği bilgiye “vazgeçilmez” muamelesi yapan kendisidir, alternatifsiz olduğu vehmini üreten kendisidir, başka bir gerçekliğin imkansız olduğu düşüncesini kendisi pompalamıştır. Batının ürettiği bilgi, “sığ” ve “temelsiz” türdendir. Tasfiyesi kolay, yerine başka bilginin ikame edilmesi basittir. Göz kamaştırıcı olan çeşitli vehimleri üreten özelliği, çeşit ve sayı bakımından zengin olmasıdır. Derinlik cihetinden baş edilemeyecek bilgi değil. Kadim Mısır medeniyetinin ürettiği bilgi bile batının ürettiği bilgiden daha girift ve derindir.
Yapılması gereken öncelikle sayı ve çeşit bakımından ortaya saçılan bilgi bolluğuna karşı nefs emniyetini kaybetmemektir. Sonra, batı üretimi bilginin sığlığını görmek ve ondan daha derin bir kaynağa ulaşmaktır. İslam irfanına… İslam irfanında “terkibi ilimler” var. Mesela Kur’an ilimlerinin terkibi ilmi, tefsirdir. Tefsirde, tüm Ulum-u İslamiye mevcuttur, yani Ulum-u İslamiye’nin kaynağıdır.
*
İhtisaslaşma, sadece bilgiyi değil, insanı ve hayatı da dağıttı. Bilgiyi, insanı ve hayatı toparlayacak, bunlara “mana” kazandıracak, önlerine istikamet ve maksat koyacak, hamle ve hareket istidadını ruhlarına yerleştirecek bir çığır açılmalı. Bu çığır, İslam irfanının yeniden keşfi, terkibi ilimlerin tahsili, ihtisas ilimlerinin tatbiki ile kabil olur. Batı, ihtisas ilimlerine gömüldüğü için tarihe gömülecek, Müslümanlar ise ihtisas ilimlerini, terkibi ilimlerle zapt altına alıp cem ettikleri takdirde yeni çağı başlatacaklardır.
Batıdan nakledilecek bilgileri yıkamak için lazım olan irfan havuzunu inşa edecek olan ilimler, ihtisas ilimleri değil, terkibi ilimlerdir. Müslümanlar, batının battığı ihtisas bataklığına gömülmemelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button