Etiket arşivi: usul

SADIRLARDAKİ İLİM – I

SADIRLARDAKİ İLİM – I

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayı)

İnsan, yeryüzü hilafetinin mütemmim cüzü olarak kendisine sunulan “ilm”i ancak usûlü dairesinde talim ve tatbik eylerse Cenab-ı Mevlâ’nın muradı istikametinde bir imar ve inşa mesuliyetini hakkıyla yerine getirebilecek, yeniden bir medeniyetin bânisi olabilecektir. Bizim irfanımızdaki “el-ilmü fi’s-sudûr lâ fi’s-sutûr” yani “ilim satırlarda değil sadırlardadır” mütearifesi umumi olarak ilmin usulünü hulasa eder. Bu kelam-ı kibar, ilmin mahiyetinden talim metoduna, tasnifinden tatbikine kadar pek çok manayı muhtevi olmakla şerhe muhtaçtır. Kısmetse bu sayıdan itibaren zahirinden başlayarak batınına doğru, birbirine bağlı mana mertebelerini izaha çalışmak niyetindeyiz. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
SADIRLARDAKİ İLİM – I yazısına devam et

İSMAİL’İN, BİLGE KİŞİ’NİN KAPISINDA DİLENCİ OLMASI

İsmail’in, Bilge Kişi’nin Kapısında Dilenci Olması

İsmail, Bilge Kişi’nin evinin caddeye bakan kapısında oturuyordu. Arkasında duran büyükçe bir kartonda “Ben, Bilge Kişi’nin Dilencisiyim” yazılıydı. Üzerinde her zamanki kıyafeti yoktu; eskiliği uzaktan belli olan pejmürde bir kıyafet vardı. Gelip geçenler kartondaki yazıya bakarak dudak büküp gidiyor, bazıları da durup okuyor, sonra İsmail’in hüzünlü sîmasına bakıyor ve önündeki mendile para atarak gidiyorlardı.

Yanına yaklaştım, “Nedir bu hâlin?” dedim. Cezbe hâlindeydi. “Bilge Kişi, ‘çilen doldu’ diyene kadar burada dilencilik yapacağım” dedi. Önündeki mendilde bir miktar para vardı. Ham ervaha has bir ifadeyle, “Sen bir Kalenderî dilencisine benzemişsin İsmail, boynunda bir keşkülün eksik, dilendiklerini nereye koyuyorsun. Dilencilik kanuna aykırıdır, cemiyet tarafından kınanacak bir iştir, evine git, yoksa zabıtaya haber verir, seni buradan kaldırtırım” dedim.
İSMAİL’İN, BİLGE KİŞİ’NİN KAPISINDA DİLENCİ OLMASI yazısına devam et

SİLSİLENİN EHEMMİYETİ VE VÜCUBİYETİ

SİLSİLENİN EHEMMİYETİ VE VÜCUBİYETİ
Moğol istilasındaki askeri ve siyasi hezimetimiz, ilim, tasavvuf ve tefekkür havzalarında hezimete dönüşmediği için atlatmak kolay oldu. İkinci hezimetimiz ise içinde bulunduğumuz çağda (son birkaç asırda) meydana geldi ki, bu çok daha girift ve kaotiktir, hezimetin çapı her sahaya sirayet etmesiyle ölçülmelidir.
İslam’ı anlamanın silsilesi ve usulü belliydi. Birinci hezimetimizde bu silsile ve usul muhafaza edilebildiği için dayandık ve atlattık. İkinci hezimetimizdeki en ağır hasar, silsile ve usulün bozulması ve inkıtaa uğramasıydı, ki sonunda bunların ihtiyaç olduğu bile unutuldu.
Sürekli usulden bahsediyoruz ama en az onun kadar mühim olan diğer husus silsiledir. Aslında silsile usule dahildir ama usul meselesindeki hassasiyet zafiyeti, silsileyi de ayrı bir bahis halinde dikkatlere sunmayı ihtiyaç haline getirdi.
Kaynak silsilesi, Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, Sünnet-i Seniyye, Sahabe içtihatları ve tatbikatları, ulemanın içtihat ve tatbikatları şeklinde bir zincire tabidir. Kaynakların kıymet derecelerini gösteren bu silsile, idrak faaliyeti için aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip eder. Ulema, sahabe, Sünnet, Hadis, Vahiy…
İdrak faaliyetini baştan başlatmak isteyenler için usul, hangi mevzuu çalışacaksa o mevzu ile doğrudan ve dolaylı şekilde alakası olan tüm Ayet-i Kerimeleri toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm Hadis-i Şerifleri toplamak, keza o mevzudaki tüm Ayet-i Kerimeler ile ilgili Risalet izahlarını (Hadis-i Şerifleri) toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm Risalet tatbikatlarını (Sünnet-i Seniyyeyi) toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm sahabe içtihat ve tatbikatlarını toplamak, sonra ulemanın içtihatlarını toplamak gerekir. Tamamı cem edildiğinde, meselenin kaynak ihtiyacı karşılanmış, artık onları ilgili mevzuu da terkip etmeye sıra gelmiştir. Bunu yapmak için İslam’ın yekununun anlaşılmış, ilgili mevzuun da bu yekun içindeki yeri tespit edilmiş olmalıdır. Bundan sonradır ki meselenin anlaşılması için çalışmaya başlanabilir. Anlama faaliyetinde de “usul” ilimlerinin takibi lüzumu açıktır. Tabii ki bundan ibaret değil, sadece mana mimarisinin ana sütunlarını ifade babından bir hülasa yaptık. SİLSİLENİN EHEMMİYETİ VE VÜCUBİYETİ yazısına devam et

AHLAK İDRAK AKIL

AHLAK İDRAK AKIL
İnsan, anlamadan öğrenebilen, öğrenmekle “yapabilen” bir varlık. Yapabilme maharet ve kudreti anlama şartına bağlı olsaydı, insanlar, yürümeyi bile beceremez, nefes bile alamazdı. İnsanın en basit faaliyetlerinden olan yürümek, o kadar girift fizik denklemler ve dengelerle alakalıdır ki, muhtemelen birkaç bin kişinin dışında kimse yürüyemezdi.
Anlamadan öğrenebilmek ve yapabilmek özelliği, Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Anlamak bunların şartı olsaydı, insanlar, yirmi otuz yaşlarına kadar ancak “baba” demesini öğrenirlerdi. Konunun paradoksu ise, öğrenmeden (bilgi sahibi olmadan) anlamak imkansız fakat aslında (nazari manada) anlamadan da öğrenmek imkansız. Her nasıl oluyorsa, anlamadan ve anlama iktidarına sahip olamadan öğrenmek ve yapabilmek mümkün olabiliyor. Allah’ın ihsanlarından, ruhun sırlarından, insanın acayip hallerinden birisidir bu hususiyet.
Anlamadan öğrenebilmek ve yapabilmek büyük ihsanlardan biridir ama her ihsan (kıymet) gibi istismarı çoktur. Öğrenmek, anlama zannını, yapabilmek ise daha derinde anlama vehmini üretiyor. Bilgileri öğrendiğinde anladığını zannedenler, anlama ihtiyacı duymaz oluyorlar. Yapabilmeye başlayanlar, anlama ihtiyacı bir tarafa, anlamanın (yani fikrin) lüzumuna bile inanmıyorlar. Oysa öğrenmek, ezberden başka bir zihni evren inşa etmez. Sadece öğrenerek yapabilmek ise, taklitten başka bir özellik kazandırmaz. İdrak, öğrenmekten sonra lazım fakat öğrendikten sonra idrak etmeye ihtiyaç hissetmiyor insanlar.
*
Öğrenmek, anlamaktan önce olduğuna göre, “nasıl” sorusu, “niçin” sorusundan öncedir. Öyleyse önce ahlak inşa edilir, sonra fikir… Ahlak öğrenilir, kuşanılır, yaşanır. Bu safhaya dünyadaki her insan ulaşır, ulaşıyor da… Ahlakın kuşanılması için “niçin” sorusunun cevabını beklemek, yani idrak etmek, otuz-kırk yıl ahlaksız yaşamaktır. Ahlaksız yaşamak, yaşamamaktır. İnsan hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, onu yaşamak için anlamayı şart koştuğunda, yaşayamaz. Kırk yaşına kadar başka şekilde yaşayan kişi, ölmezse, kırk yaşından sonra dünya görüşünün ahlakını çok zor kuşanır. Kuşanamadığı ahlakın fikri, lüzumsuz bir gevezeliktir.
Önce ahlak şiarı, hem İslam’ın muhtevasından süzdüğümüz hem de insanın ruhi, zihni ve akli süreçlerinden anladığımız bir usule işaret eder. İslam, imandan (şehadet kelimesinden) sonra, amellerin (farzların) ne olduğunu ve nasıl tatbik edileceğini öğrenmeyi farz kılmıştır. Öğle namazı vaktinde Müslüman olan kişinin üzerindeki ilk farz, öğle namazını öğrenmektir. “Niçin namaz kılınır” sorusuyla ilgilenemez, “namaz nasıl kılınır” sorusunun peşine düşmelidir. Öğrenme süreci bittikten sonra, anlama süreci başlar, başlamalıdır.
“Nasıl” sorusunun (yani ahlakın) öncelenmesi, insan tabiatı ile İslam’ın teklifleri arasındaki mutabakatın harikulade misalidir. “Önce idrak et sonra tatbik edersin” türünden sözler, nefsin mazereti, sığ akılların meşgalesi, şeytanın iğvasıdır. Bu husus aynı zamanda, İslam tedrisatının da temelidir.
*
Ahlak (nasıl) ile fikir (niçin) bahisleri, müstakil alanlar oluşturmaz, tek hacim oluşturur. Ahlak, hayatın sathını fikir ise derinliğini oluşturur ki ortaya bir hacim çıkar. İslam, o hacimdir. İnsanı hayata bağlayan ahlak, Allah’a bağlayan fikirdir. İkisinden biri eksik olduğunda muallakta kalır ve her şey anlamsızlaşır. Tabii ki ahlak da (İslam ahlakı) insanı (Müslüman’ı) Allah’a bağlar fakat bu bağ, taklidi imandır. Bu dahi gerektir fakat idrak sahipleri için bu noktada kalmak büyük bir cezayı göze almaktır.
*
Önce ahlak demek, ahlakın fikirden daha kıymetli olduğunu göstermez, sadece daha acil olduğunu gösterir. İslam irfanına bakıldığında ahlak üzerindeki yoğunluk ve hassasiyet fikirden önce gelir. Bu durum, tahkiki imanın orta zekalarda gerçekleşmesinin zorluğundandır. Cemiyetin kahir ekseriyetini oluşturan insanlar orta zeka olduğu için, cemiyet inşası ahlakla gerçekleştirilir. Derinlik boyutuyla ahlak fikirden daha kıymetli değildir ama cemiyeti teşkil eden insan sayısı bakımından ahlak fikirden çok daha kıymetli hale gelir. Bu sebeple, içtimai alanda ahlak, ferdi alanda fikir daha kıymetlidir. Fakat bunlar birbirini nakzetmez, iptal etmez, kıymetsizleştirmez. Bilakis birbirini besler ve tamamlar. Yani ferdi oluşlarda fikrin daha kıymetli olması, ahlaktan mücerret bir ferdi hayat ve oluş seyrine girmeye cevaz vermez. Derinleşme ahlaki çerçeve (daha net ifadesiyle Şeriat) muhafaza edilerek gerçekleştirilir. Şeriat’ın dışındaki derinleşme beyhudedir.
Derinleşmenin çerçevesini ahlak oluşturduğuna göre, ahlak bizatihi fikirdir. Zaten fikir, ahlakta mahfuz mana ve hikmetlerin keşfidir. İstikamet üzere olmak zaten budur. Fikir istihsali için ahlaki çerçeveye ihtiyacımız olmasaydı, (haşa) vahiy ve Risalete de ihtiyaç duymazdık. Çünkü kazmayı ahlaki çerçevenin oluşturduğu alana vurmak gerekiyor. Ahlak, hazinenin satıhtaki koordinatlarıdır. Hazinenin kendisi olmayabilir belki ama hazinenin haritası olması cihetiyle, hazine kadar kıymetlidir.
*
Büyük Doğu, kadim İslam irfanında, sübut bulmuş usule riayet ederek, nasıl sorusunu öncelemiş ve İslam’ın devlet nizamını inşa etmeye çalışmıştır. İnşa etmiş değil, inşa faaliyetini başlatmıştır. Her şey hazırlanmış ve tatbik edilebilir hale getirilmiş zannında olanlar, “İdeolocya Örgüsünü” tekrar tekrar okumalıdır. İslam Devletinin sadece çatı katının sistemi örülmüş fakat devletin dev cüssesi hala inşa sırasını bekliyor. Bu istikamette çalışmayanlar, “öksüz yapıyı ustada bırakanlar”, Büyük Doğucu değiller, işin gevezeliğinde olan akıl fukaralarıdır.
Üstadın “nasıl” sorusunu öne alması hususu dikkat çekicidir. Dehalar, “nasıl” sorusu ile fazla meşgul olmazlar. Onları tatmin eden “niçin” sorusudur. Büyük Dehanın “nasıl” sorusunu öncelemiş olması, tabiatına (mizacına) terstir. Buradan da anlaşılmalıdır ki, “nasıl” sorusunun cevabını öncelikle aramış olması, “vazife şuuru” ile ilgilidir. Yirminci asır dünyasında tabiatını aşan kaç tane insan gösterebilirsiniz ki?
Tüm bunlardan sonra, “niçin” sorusunu kafi derecede cevaplamadığını zannedenler varsa, “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” isimli eserini birkaç defa daha okusun. Kadim Yunan’dan yirminci asra kadar batıda, gelmiş geçmiş tüm “dehaları” hesaba çekmek, “niçin” sorusunun cevabı değilse, kim kendi gevezeliklerine bu sorunun cevabı diyebilir ki? İslam’ın “niçin” sorusunu cevaplamak için, bir zamanlar İmam-ı Gazali Hazretlerinin yaptığı gibi, tüm felsefeyi silkeleyip ayağının altına almak kafi derecede büyük bir tefekkür hamlesi değil mi?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

RİSALETİN TEKLİĞİ, SAHABENİN ÇOKLUĞU VE İSLAM’I ANLAMAK



Sahabenin sahip olduğu mana ve icra ettiği vazife, İslam’ın
anlaşılması bahsinde mühimdir. Sahabe, İslam’ın veya İslam’ın ihtiva ettiği
mananın ikinci tezahür alanı ve derecesidir. İslam, öz haliyle vahiy, Hz. Risaletpenah’da
(SAV) hayat, sahabede nizam bulmuştur. Hz. Risaletpenah (SAV) ferdi hakikati
temsil ederken, cemiyet gerçekliğini sahabe temsil etmiştir. Hz. Risaletpenah
(SAV) İslam’ın tüm manalarını şahsında cem ederken, sahabe kadrosu üzerinden
cemiyete saçmıştır. Cem edilmiş mana, açılıp hayatın içine saçılmadan, her
insanın mizaç ve akıl çeşitliliğinde meydana gelen farklı “hayat
gerçeklikleri”nde tezahür aynaları ve fikir mahfazaları bulması mümkün
değildir.

            Sahabe,
İslam’ı anlaşılır kılan cemiyet kadrosudur. İslam’ın anlaşılması, Kur’an-ı
Kerim’in ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) anlaşılmasıdır. Her ikisinin anlaşılması
ise sahabenin anlaşılmasına bağlıdır.

            Böyle şey
olur mu? Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) anlaşılması başka şarta
bağlanabilir mi? Doğrusu bu soruya evet cevabını vermek çok zordur ve eğer evet
cevabı verilirse ortaya çıkan durum ağır bir durumdur. Kur’an-ı Kerim’in
anlaşılmasını başka bir şarta bağlamak, onun zaman ve mekân üstü olduğu
hususunu ve yeryüzünde kıyamete kadar yaşayacak tüm insanlara hitap etme
konusunu anlamamak demek değil midir? Böyle hissetmek insana yanlış
gelmemektedir. Fakat durum gerçekte bu mudur?

            Varlık,
insan ve hayat bahislerindeki birçok hususiyetin İslam’ı anlamanın ön şartı
olduğunu söylemek ıstırap vericidir. Fakat vaka budur. En basitinden misaller
vermek gerekirse, “dil” bahsi Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ilk ön şartıdır.
Dilden kastımız Arapça değil, genel manada dildir. Dil bilmeyen (dolayısıyla
konuşamayan, düşünemeyen) bir insanın herhangi bir metni anlaması imkânsızdır. Dil
misalindeki bedahet bize gösterir ki, muallâkta bulunan manalar yekûnuna
(İslam’a) ulaşabilmenin birçok şartı, vasıtası ve yolu vardır.

            Sahabe bu
şartların en mühimlerinden biridir. Özellikle de bir alanda en mühimidir. O da
sahabenin İslam’ın ilk cemiyet teşkili olmasıdır. Cemiyet teşkilinden kastımız,
bir cemiyet modeli oluşturmak bakımından değil, İslam’ın, hayatın içtimai sahadaki
mana tezahürlerine teşne olmasıyla ilgili boyutudur. Sahabenin İslam cemiyet
modeli oluşturmak bakımından ehemmiyeti malumdur fakat burada üzerinde
duracağımız nokta, bir mananın, içtimai genişlik içinde vücut bulabilecek insan
ve vaka çeşitliliğinde nasıl tecelli edebileceği hususudur.

 

                                                                       *

 

            İnsan
tabiatının (mizacının) tüm hususiyetlerini ve hayatın tamamını bir ferdin
kendinde cem etmesi imkânsızdır. Hz. Âdem’den (AS) başlamış olan dürülü bükülü
insan mizaç hususiyetleri, her dönem insan sayısınca çoğalmış ve çeşitlenmiş
olarak zuhur etmiştir. Hz. Âdem (AS) de tüm mizaç hususiyetlerinin mahfuz
(potansiyel) olarak bulunması mecburiyeti, tamamının tek kişide zuhurunun
mümkün olduğunu göstermez.

            İnsan
mizacının tüm hususiyetlerinin bir fertte cem olması mümkün olsa bile tek
kişinin, hayatın tüm gerçekliklerini kendi merkezinde yaşama imkânını
bulamayacağı anlaşılmalıdır. Bir insan hayatı, hayatın tüm boyutlarını ihtiva
etse dahi tüm hadise çeşitliliğini ihata etme imkânına kavuşamaz. Bir hadisede
hem uç noktada (veya lüzumu kadar) celadet ve şecaat gösterilip hem de misilsiz
bir korkaklık tavrı sergilenemez. Hulasa; bir insanın, tüm insanların
yaşayabileceği hadise çeşitliliğini yaşayabileceği kabulü yanlıştır, bu ihtimal
muhaldir.

 

                                                                       *

 

Mizaç hususiyetlerinin cem edilmesi…

 

            Bir şahsın;
mazi, hal ve istikbalde yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan insanların tamamında
zuhur edecek mizaç hususiyetlerini kendinde cem etmesi ve her mizaç
hususiyetinin şahsiyete ve hayata katkısının ve müdahalesinin nasıl ve hangi
kıvamda olması gerektiğini göstermesi imkansızdır. Aslında insan tabiatında
(mizacında) bulunan tüm hususiyetlerin her insanda bulunduğu vakadır. Fakat her
hususiyetin her insanda farklı kuvvette ve mahiyette bulunduğu ve bunların
toplamından meydana gelen kıvamın o insanın mizacını meydana getirdiği
malumdur. Mesele tüm mizaç hususiyetlerinin aynı kuvvette varolabilmesi ile
ilgilidir. Mümkün olmayan budur.

            İnsanların
mizaçları, hayatı nasıl yaşayacaklarına dair ön fikirler gibidir. Mizaç
hususiyetlerinin her biri (özellikle mühim ve kuvvetli olanlar) hayatta bir mecra
açmakta ve kişinin hayatını o mecraya sürüklemektedir. Kuvvetli mizaç
hususiyetleri (ki bunlar istidatlardır) hayatı vakumlamakta ve kendi
oluşturdukları alan veya mecrada hayatı yaşamayı kolaylaştırmaktadır. Hem
anlamayı ve hem de yaşamayı kolaylaştırdıkları için kişi, daha iyi ve daha
derin anladığı ve daha kolay ve daha rahat yaşadığı/yaşayacağı bu mecralara
savrulmaktadır.

            İnsan hangi
mecraya giriyor, hangi alanda dolaşıyor ve hangi istikamete dönüyorsa, hayatın
geri kalanına kör hale geliyor. Bu durum insanı, hayatın tamamını yaşamak ve
anlamak imkânından mahrum ediyor. Bir alanda mütehassıs olan insan başka bir
alanda kelimenin tüm manalarıyla cahil kalabiliyor. Bu insanın, hayatı ihata
edici çapta anlaması kabil olmadığı gibi, hayatın yekûnuna dair bir söz
söylemesi de yanlıştır.

            Mizaç
hususiyetlerinin farklı terkip kıvamlarındaki zuhuru, insan ve hayat
çeşitliliklerini meydana getirmek bakımından mühim ve lüzumludur. Fakat bir de
hayatı cem edici bir kavrayış ve bakış gerekmektedir ki, bunu yapabilmek için
tüm mizaç hususiyetlerinin aynı kuvvette bir insanda cem olması gerekir. Ne var
ki, tüm mizaç hususiyetleri bir insanda aynı kuvvette cem olmaz. Bu durum insan
mizacının fikir dünyasına sunduğu tabii sınırlardan biridir.

            Bir insanda
mizaç hususiyetlerinin tamamının cem olması neden ve nasıl imkânsızdır?
Öncelikle birbiriyle tezat teşkil eden hususiyetlerin bir insanda cem
olmayacağı bedahettir. İnsan hem şecaat sahibi ve hem de korkak olamaz. İnsan
hem cömert ve hem de cimri olamaz. Hem deha ve hem de gerizekalı olamaz. Zıt
mizaç hususiyetlerinin bir insanda mevcut olamaması, insan tabiatının tüm
hususiyetlerinin bir kişide cem olmasına manidir ve bu durum tabii sınırlardan
biridir.

            Mizaç
hususiyetlerinin bir insanda cem olması ihtimali ancak zıtlık ilişkisinin bir
tarafındaki hususiyetler için sözkonusu olabilir. İyi mizaç hususiyetlerinin
tamamının bir insanda toplanması ihtimali, zıtlık ilişkisinin imkânsız kıldığı
durum değildir. Öyleyse iyi hususiyetler veya kötü hususiyetlerin bir insan
mizacında toplanmasına mani bir hal görünmemektedir. Gerçekten böyle midir?
Hayır… Hakikaten bir insan, mizaç hususiyetlerinden iyi olanları kendinde
toplayacak ve tabii olarak da kötü mizaç hususiyetlerinin tamamını kendinden
uzaklaştıracak imkâna sahip değildir. Veya şu ifade daha doğrudur. Hiçbir insan
tüm iyi mizaç hususiyetlerine sahip olacak kadar “kıymetli” veya tüm kötü mizaç
hususiyetlerine sahip olacak kadar “değersiz” olamaz. Bu misaller, yaratıcı
iradenin sünnetine muhaliftir. Zaten tüm iyi mizaç hususiyetlerine sahip olma
ihtimalinde “imtihan”ın lüzumu ortadan kalkar, çünkü o kişi mizacı gereği zaten
hayatı “iyi”, “doğru” ve “güzel” yaşar. Bunun mefhumu muhalifi de doğrudur.
Yani bir insan kötü mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olduğunda ve iyi
mizaç hususiyetlerine de sahip olmadığında hayatı “kötü”, “yanlış” ve “çirkin”
yaşar. İyi mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olmakla melek, tüm kötü mizaç
hususiyetlerine sahip olmakla şeytan olunur. Oysa biz insandan bahsediyoruz. Bu
durum insandaki tabii sınırlardan biridir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) büyük mucizelerinden birisi de işte budur. Tüm iyi ve
güzel mizaç hususiyetlerini şahsında cem etmiştir. İyi ve güzel hususiyetleri
mizacına yerleştiren Hz. Allah, “mutlak doğru”nun tecelli edeceği bir şahsiyet
mahfazası yaratmıştır. Mutlak doğrunun insan gibi zalim ve cahil olan bir
varlıkta tecelli etmesi lüzumu, iyi ve güzel mizaç hususiyetlerinin her birinin
zirvesinin hem de mutena bir muvazene ve kıvam halinde bir şahısta
billurlaşmasını şart kılmaktadır. Hz. Risaletpenah’ın (SAV), mizaç ve ahlak
terkibinden meydana gelen şahsiyeti, Mustafa isminin lüzumundan olmalı ki,
seçilmişlikten başka bir şey değildir. İyi ve güzel mizaç hususiyetlerinin her
birinin aynı kuvvette ve zirvede olarak en mütekâmil terkibe kavuşturulması,
imtihandan azade kılındığını da göstermektedir. Bütün bunlar O’nu kul olmaktan
çıkarmaz fakat kulların en büyüğü olduğunu delillendirir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) tüm mizaç hususiyetlerinin iyi ve güzel olması O’nun Risaletinin
delillerinden ve büyük mucizelerinden biridir. İnsan tabiatı ile açıklanabilir
bir vaka değildir. İnsan tabiatındaki sınırlar böyle bir mizaç terkibine
müsaade etmez.

            İyi ve
güzel mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olmak emsal teşkil etmek bakımından
mucizevî bir vaka olmasına rağmen, diğer mizaç hususiyetlerine parça parça
sahip olan insanların hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini göstermek
noktasında, paradoksal bir probleme işaret etmektedir. Güzel olan mizaç
hususiyeti (mesela cömertlik) emsal teşkil ederken, kötü olan mizaç
hususiyetine (mesela cimriliğe) sahip olanın da hayatı nasıl yaşaması
gerektiğini beyan ve tanzim edecektir. Güzel olanın emsal teşkil etme imkânına
mukabil, çirkin olan insanın hayatını nasıl yaşaması gerektiğini göstermekteki
zorluk aşikârdır.

            Risaletin
görevlerinden biri de tam bu noktada ortaya çıkar. İnsanlardaki doğuştan
varolan mizaç hususiyetlerine ek olarak onlara ahlak kazandırmaktır. Şahsiyet
kesbi ahlak ile fıtri ahlakın (mizaç) mütekâmil muvazeneye kavuşması ile inşa
edilir. İnsan, doğuştan sahip olduğu mizacına ahlakı katarak “insanileşme”
sürecine girer ve mizaç ile ahlakın terkip kıvamını bulduğunda insanileşme
sürecinin nihayetine ererek şahsiyet sahibi olur.

            Ahlakın ne
olduğunu göstermek kâfi değildir. O ahlakın nasıl kazandırıldığını da göstermek
gerekir. Zira insanlar sadece mizaçlarıyla doğarlar. Mizaç, insanın ham
halidir. Mizaç hususiyetleri ne kadar güzel olursa olsun, ahlak ile
harmanlanarak kıvamını bulmalıdır. Güzel mizaç hususiyetlerine sahip olan
insanların bile ahlaka ihtiyacının olması biraz gariptir ama doğrusu budur.
Mesela cömertlik ile müsriflik arasındaki sınır çok incedir ve pratikte aşılıp
aşılmadığının fark edilmesi zordur. Mizacen cömert olan insanın bile
ahlakileşme süreci neticesinde şahsiyet kıvamına ulaşması elzemdir.

            Her insan
farklı mizaç hususiyetlerine ve farklı mizaç kıvamına sahiptir. Bu durum,
“güzel ahlak”a sahip olmanın insan sayısınca farklı yol ve kıvamı olduğunu
gösterir. Mizaç ile ahlak arasındaki muvazeneyi temin ederek şahsiyet kıvamını
bulmak, insan sayısınca çeşitlilik gösterir.

 

Mizacen cimri
olan bir insanı cömert yapmak kabil değildir. Bu insan ancak ahlaken infak ve
ikram yapma kuvvetini kazanabilir. Diğer taraftan mizacen cömert olan insanın
da müsriflik batağına savrulmasına mani olmak için iktisatlı olmanın ahlakını
kazanması gerekir. Ahlaken infak ve ikram yapabilme kuvvetine sahip olmak
cömertlik olmadığı gibi ahlaken iktisatlı olmayı öğrenmek de cimrilik değildir.
Dikkat edilirse birbirine zıt mizaç hususiyetlerine sahip olanların eğitimi zıt
yönlerde olmakta ve orta noktada buluşmaları temin edilmektedir. Aynı noktada
buluşmaları kabil değildir ama birbirinin uç noktalardaki mizaç hususiyetleri
törpülenerek birbirlerine yaklaşmaları mümkün hale getirilmektedir.

 

            Ahlak
aslında ölçülendirmektir ve neticesi muvazeneyi temindir. Ahlaklanmak ise mizaç
hususiyetlerinin fazlalıklarını törpülemek ve zafiyetlerini kuvvetlendirmektir.
Ölçüye ulaşmak ve kıvamını bulmaktır. Bu neticeyi elde etmek ise farklı mizaç
hususiyetlerine sahip olan insanların nasıl bir eğitimden geçirileceğini
göstermektir.

            İyi mizaç
hususiyetleri ile güzel ahlakın en mütekâmil kıvamına ve muvazenesine sahip
olan Hz. Risaletpenah (SAV), mutlak doğru olan “Kelam-ı Kerim”i insanlara ruh olarak
üflemek ve bunun yolunu insanlara göstermek için muhatap olacağı bir mizaç
çeşitliliğine ihtiyaç duyacaktır. Hangi mizaç çeşidine nasıl bir eğitim
vereceği ve o insanın nasıl bir ahlaki kıvama sahip olabileceği başka nasıl
gösterilebilir ki? İşte sahabe budur.

 

                                                                       *

 

Hayatın (hayat alanlarının) cem edilmesi…

 

Temel hayat alanları şunlardır;
fikri hayat alanı, siyasi hayat alanı, iktisadi hayat alanı ve askeri hayat
alanı… Yeryüzünde cereyan eden hayatın toplamı son tahlilde bu alanlarda
gerçekleşmektedir. Başka bir ifadeyle; hayatın içinde boy gösteren hadiselerin
tamamı, bu hayat alanlarından birinde veya birkaçında veya hepsinde birden
gerçekleşmektedir. Hayat alanlarının temel tasnifi olan bu alanlar, hayattaki
her hadiseyi veya alt alanları içine alabilecek çapta bir tasniftir.

Bir insanın bu alanların
tamamında yaşaması, hayatın tamamını genişliğine yaşadığını gösterir. Hayatın
tüm alanlarında yaşayabilmek, şahsiyetinin tekâmül sürecinde ulaşılabilecek en
üst noktaya ulaşma imkânını verir. Hakikaten hayatın bir veya birkaç alanında
yaşamış olanların (tamamında yaşamamış olmak şartıyla) şahsiyet inşasını, tüm
unsur ve seviyesiyle gerçekleştirebildiğini söylemek kabil değildir. Şahsiyet
inşasında tüm unsurlara sahip olamamak ve inşa sürecinde tüm seviyelere
çıkamamak, hem şahsiyeti ve hem de insanı eksik kılar.

 

Mizaç
hususiyetlerinin hayat alanlarının tamamında yaşamayı mümkün kılacak çeşitlilik
ve kuvvette olması lüzumu ayrı bir konudur. Mizaç hususiyetleri, hayatın her
alanında yaşama imkânını insana sunmadığında zaten hayatın tek insanda cem
edilmesi muhaldir.

 

            Tüm hayat
alanlarında yaşamak dahi “hayatın tamamını yaşamak” manasına gelmez. Her
alandaki vaka çeşitliliği ve “yaşama seviyesi-derinliği” tek insan hayatında
gerçekleşmez. Zaten insanın mizaç ve ahlak harmanından meydana gelen şahsiyeti,
mutlaka enfüsi bir kavrayış meydana getirecektir ve yaşamış olduğu
hadiselerdeki tüm boyutları görmek imkânından mahrum bırakacaktır.

 

İnsanların
hayatlarını hangi zemin ve çerçevelerde inşa edeceklerini göstermek cihetinde
fikir beyanında bulunacak olan fikir adamlarının, sahip olmaları gereken mizaç
hususiyetleri ve hayatı tecrübe potansiyelleri ortaya çıkmaktadır. Hayatı bir
alanda ve tabiatıyla bir boyutta yaşamış olan insanların “ideolocya” örme
iddiaları komiklikten öte bir şey değildir.

 

            Hayatın
farklı alanlarının tamamında yaşanabildiği takdirde bile hadise çeşitliliğinin
tamamını yaşama imkânsızlığının yanında bir de farklı imkânlar ve şartlar
çerçevesinde yaşamak sözkonusudur. Aynı hadiseyi zengin birinin yaşaması ile
fakir birinin yaşaması aynı duyguları uyandırmayacağı gibi aynı neticeleri de
vermeyecektir. Farklı kuvvet ve zafiyette olanların yaşayacakları hadiseler
farklı olacaktır. Kuvvet ve zafiyeti sadece maddi çerçevede anlamamak gerekir.
Mesela deha ile normal zekâ sahibi kişilerin aynı hadiseyi aynı şartlar ve imkânlar
içinde yaşamaları halinde bile farklı hadise yaşamış oldukları açıktır. Aynı
tehdit ve tehlike karşısında korkak bir insan ile cesur bir insanın tavrının
farklı olması, dış şartlar ve imkânların aynı olması halinde bile hadisenin
farklı yaşandığını gösterir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) her hadiseyi yaşamış olmasını beklemek doğru değildir.
Risaletine ve mucizelerine rağmen insani sınırların bazılarıyla bağlı olduğu malumdur.
Risaletten başka bir mana ve vazife yüklemediğimiz (mesela ulûhiyet
atfetmediğimiz) müddetçe bazı sınırların varlığını kabul etmemize mani bir hal
yoktur. İşte o sınırlardan birisi de, hayatın tamamını muhteva olarak şahsında
cem etse bile pratikte bunun mümkün olmadığıdır. Buradaki sınır veya imkânsızlık,
Risaletine nakısa getirmediği gibi aslında Risaletinin delillerindendir. Zira
O, menfi mizaç hususiyetlerine sahip değildir. Bu zaviyeden bakıldığında bir
tehlike karşısında korkak insanların tavırlarını sergileyemez.

            Hayatta
mümkün olacak tüm hadise çeşitliliğini yaşayarak gösterememesi, yaşayamadığı
hadiselere karşı ilgisiz kalacağını göstermez. İnsan tabiatından ve hayatın
bağrından zuhur edebilecek tüm hadiseler ile ilgili bir tenkidi, teklifi,
tavsiyesi, emri veya menetmesi söz konusudur. Mademki hiçbir insani kıpırdanış
O’nun ilgisiz kalamayacağı bir vakadır, öyleyse hayatı temellendirebilmek, izah
ve tanzim edebilmek ve İslam’ı hayatın mümkün olan en fazla sayıdaki hadise
çeşitliliği içinde göstermek için bir cemiyete ihtiyacı vardır.

 

                                                                       *

 

            Tüm bu imkân
ve imkânsızlıklar çerçevesinde RİSALET bahsini ele almak; İslam’ı, vahiy,
Risalet ve sahabe merkezlerinde doğru anlamayı mümkün kılacak bir “idrak keskinliği”,
“şuur seviyesi” ve “akıl hacmi” oluşturabilir. 

            Sahabe,
Risaletin aynasıdır. Risaleti sadece mucizelerde müşahede etmek, İslam’ı
anlamayı değil, belki iman etmeyi mümkün kılar. Risaleti sahabede müşahede
etmek ise, hem İslam’ı hem insanı ve hem de hayatı anlamayı mümkün kılmaktadır.
Sahabe sayısınca insan çeşitliliğinin gösterdiği bir vaka vardır ki,
muhteşemdir. Onbinlerce farklı insan (fert) gerçekliğinin cemiyet nizamı içinde
aynı merkeze farklı zaviyelerden baktığını ve her birinin mahdut kavrayışının
yöneldiği merkezde “bütüne” ulaştığını ve her birinin bir parçayı temsil
etmesine mukabil, bütünü parçada izhar edebildiğini göstermektedir. Yeryüzünde
hiç kimse Hz. Risaletpenah’a (SAV) kuşbakışı bakamayacağına göre, kendi
zaviyesinden, kendi ferdi gerçekliğinden, kendi akıl hacmince, kendi mizaç ve
ahlak kıvamına göre yönelecektir. Merkezindeki ŞAHSİYETİN kuşatıcı nazarı her
istikameti gördüğü için, kendine hangi istikametten gelinirse gelinsin ellerini
uzatacaktır.

            Sahabe
sayısınca insan, mizaç, ahlak, akıl ve şahsiyet çeşitliliğinin olduğu vakadır.
İslam’ın her bir emrinin her sahabe farklılığının oluşturduğu insan
gerçekliğindeki tecellisini görmek ve anlamak gerekir. İnfak tavsiyesinin Hz.
Ebubekir’de (RA) meydana getirdiği tecelli, malının tamamını infak etmek
cihetindedir. Mizacının bariz hususiyeti SADAKAT olan büyük insandaki infak
tavsiyesinin tecellisi bu çaptadır. Başka bir mizaç hususiyetiyle tebarüz eden
bir insanın infak tavsiyesine, tüm malvarlığını infak etmek suretiyle muhatap
olmaya çalışması altından kalkabileceği bir vaka değildir ve hem iç dünyasını
ve hem de hayatını dağıtır. Bakiye olarak pişmanlık kalır ki, yaptığı infakın
sevabı da gider. İnsanların taşıyabileceği yükün altına girmesi ve
taşıyamayacağı yükün altına girme ahmaklığından imtina etmesi gerekir. Bu
ahmaklığı gösterenler, “Allah kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez” ama ben
yükümü taşıyamıyorum, diyerek Allah’a iftira etme noktasına kadar gitmektedir.
İşte İslam’ı anlama bahsindeki girift konulardan birisi de burasıdır. Nihai
emsalin Hz. Risaletpenah (SAV) olmasından hareketle O’nun gibi olmak çabasına
girenler, öncelikle “kendisi” olması gerektiğini anlamayan sonra da “tıpkı
O’nun gibi olmanın” risalete denk bir durum olduğunu kavrayamayanlardır. Her
Müslüman “kendisi” olacak ve kendi mizaç hususiyetlerini anladıktan sonra hangi
ahlaki karşı ağırlığı kazanarak mizaç-ahlak kıvamına ulaşacağını bilecek ve
şahsiyetini inşa edecektir. İşte bu şahsiyetin muhtevası, Hz. Risaletpenah
(SAV) ile doldurulacaktır. Hz. Risaletpenah’ın (SAV) iyi ve güzel mizaç
hususiyetlerinin tamamına zirve noktasında sahip olduğunu ve insan üstü bir
terkip kıvamına malik olduğunu bilmeden O’nun gibi olma çabasına girenler,
sahip oldukları çirkin mizaç hususiyetlerini yok edemeyeceklerini anlamamakta
ve buna rağmen çirkin olanla güzel olanı mukayese etme idraksizliğini
göstermektedirler. Mizacen “iyi” ve “güzel”, ahlaken “doğru” olan Hz.
Resulullah’a (SAV) mizacen “kötü” ve “çirkin” olanların ulaşamayacaklarını
bilmesi gerekir. Müslümanların yapması gereken O’na doğru koşmaktır. Fakat
bilinmelidir ki, her Müslümanın O’nunla arasındaki mesafe kapatılabilecek
kısalıkta değildir. O’na ulaşmak için katedilecek güzergâhın uzunluğu ve
giriftliği, güzergah üzerinde bazı kervansarayların (istasyonların) bulunması
ihtiyacını izhar eder. O kervansaraylar sahabelerdir. Her Müslüman, kendi mizaç
hususiyetine en yakın olan sahabeyi iyi öğrenmeli ve o kervansarayda lüzumlu
ahlak ile mücehhez hale gelmelidir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV), hayatı hadise çeşitliliğinde cem edememesi, sahabenin yaşadığı
hadiseleri nübüvvetin içine almaktadır. Sahabenin yaşadığı hadiseler ve beyan
ettiği sözlerin içinde Risalet tarafından teyit edilmiş olanları nübüvvete dâhildir.

            Hicretteki
çeşitlilik bu durumu izah için apaçık bir misaldir. Hz. Ömer’in (RA) meydan
yerine yalın kılıç çıkıp müşriklere, “Ben Medine’ye hicret ediyorum; karısını
dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyenler arkamdan gelsin” narası ve edasıyla
çıkıp gitmesi ile başka bir sahabenin sessizce ve gizlice hicret etmesi,
menedilmedikçe nübüvvete dâhildir. Hz. Risaletpenah’ın (SAV) hayatı cem etmesi,
sahabe marifetiyledir. Buradaki nispet sahabeye değil Risaletedir. Dolayısıyla,
sahabeye nübüvvet payesi verildiği zannı yanlıştır ve doğru olan şudur:
Sahabeye nübüvvet payesi vermenin aksine, sahabenin nübüvvetin malzemesi veya
nübüvveti yansıtan ayna olduğudur. Zira Risalet bir kadro değil bir ferttir. Fert
halindeki Risaletin içtimai tezahürü ise sahabedir.

            Nihai emsal
mutlaka ve tereddütsüz Hz. Risaletpenah’dır (SAV). Fakat doğru olan her Müslüman’ın
kendi mizacına uygun olan bir sahabeyi emsal alarak ondan Hz. Risaletpenah’a
(SAV) ulaşmaya çalışmasıdır. Zira Hz. Risaletpenah’da (SAV) billurlaşan mizaç
ve ahlak yekûnunun oluşturduğu şahsiyet kıvamı, ulaşılabilir bir seviye
değildir. Hiç kimse (sahabe de dâhil) O’nun mizaç hususiyetlerine ve ahlak
seviyesine ulaşmaya muktedir değildir. Öyleyse, farklı mizaç hususiyetlerine
sahip sahabelerden en uygununu kendine emsal olarak almak suretiyle şahsiyet
kıvamını kendi emsaline göre gerçekleştirme cehdi doğru yoldur.