TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

“Mülk Allah’ındır” hakikati, muhakkak ki bilgi (ve ilmin) Allah Azze ve Celle’ye ait olduğunu gösterir. Allah Azze ve Celle, sonsuz ilim sahibidir ve O’nun ilmi, kendi kudretiyle mütenasip olarak zatına aittir ve “öğrenilmiş bilgi” değildir.
Allah Azze ve Celle, kendi sonsuz ilminden ne verirse, insan ancak o kadarını öğrenme ve idrak etme imkanına sahiptir. Allah Azze ve Celle, bir taraftan “bilinebilirlik” sınırını takdir etmiş diğer taraftan insanı bilme ve idrak istidatları ile teçhiz etmiştir. Sonsuz ilminin bilinebilirlik sınırı insanlık sınırını, insanların her birine ihsanen tahsis ettiği bilme ve idrak istidatları ise ferdi sınırı tespit etmektedir. Her insan, bilinebilir mahiyet taşıyan ve müsaade edilen bilgilerin tamamını öğrenme ve idrak etme iktidarında değildir, her ferd, kendi bilme ve idrak etme istidatlarıyla mahdut bir ufka (sınıra) sahiptir. Bu nokta, Mutlak İlim ile nispi ilimlerin birbiriyle karşılaştığı hale tekabül eder, yani Mutlak İlim ortadadır ve tespit edilmiştir lakin onu muhatap olan insan, illet, zafiyet ve acziyet ile maluldür ki kendi bilme ve idrak istidatlarıyla mahduttur.
* Okumaya devam et “TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ”

TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

“Mülk Allah’ındır” hakikati, muhakkak ki bilgi (ve ilmin) Allah Azze ve Celle’ye ait olduğunu gösterir. Allah Azze ve Celle, sonsuz ilim sahibidir ve O’nun ilmi, kendi kudretiyle mütenasip olarak zatına aittir ve “öğrenilmiş bilgi” değildir.
Allah Azze ve Celle, kendi sonsuz ilminden ne verirse, insan ancak o kadarını öğrenme ve idrak etme imkanına sahiptir. Allah Azze ve Celle, bir taraftan “bilinebilirlik” sınırını takdir etmiş diğer taraftan insanı bilme ve idrak istidatları ile teçhiz etmiştir. Sonsuz ilminin bilinebilirlik sınırı insanlık sınırını, insanların her birine ihsanen tahsis ettiği bilme ve idrak istidatları ise ferdi sınırı tespit etmektedir. Her insan, bilinebilir mahiyet taşıyan ve müsaade edilen bilgilerin tamamını öğrenme ve idrak etme iktidarında değildir, her ferd, kendi bilme ve idrak etme istidatlarıyla mahdut bir ufka (sınıra) sahiptir. Bu nokta, Mutlak İlim ile nispi ilimlerin birbiriyle karşılaştığı hale tekabül eder, yani Mutlak İlim ortadadır ve tespit edilmiştir lakin onu muhatap olan insan, illet, zafiyet ve acziyet ile maluldür ki kendi bilme ve idrak istidatlarıyla mahduttur.
* Okumaya devam et “TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ”

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-7-TERTİP VE TASNİF ZAFİYETİ

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-7-TERTİP VE TASNİF ZAFİYETİ

Fethullah Gülen’in “Kalbin zümrüt tepeleri” isimli eseri, hiçbir tertibe sahip olmayan kaotik bir çalışma özelliği taşıyor. Tertipsizlik o kadar aşikar ki, ağır dili ve etkileyici üslubu bile bu husustaki zafiyeti perdeleyememiştir.

Öncelikle mevzuların tertip ve tasnifi yok, sonra “mana tertibi” yok, bunlar olmayınca tecrit, tenzih ve tevhid güzergahının “meratip tertibi” yok. Mevzuların yatay tasnifi olmadan, dikey tasnifi mahiyetindeki meratip silsilesi yapılamıyor. Hiçbir tertibe tabi tutulmadan, hiçbir tasnif yapılmadan kitap sayfalarına gelişigüzel serpiştirilmiş meratip silsilesine dair ifadeler, meseleyi anladığına değil, tam aksine anlamadığına işaret ediyor.
Okumaya devam et “FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-7-TERTİP VE TASNİF ZAFİYETİ”

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-7-“MİLLİ İRADE PLATFORMU”

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-7-“MİLLİ İRADE PLATFORMU”
Bir müddettir üzerinde çalıştığımız ve yazı serisi olarak yayınladığımız “çatı kuruluş ihtiyacı”, her geçen gün daha da derinleşerek ortaya çıkmakta, her yeni hadise ile zaruret sınırlarını aştığını göstermektedir. Cemaat ile Akparti arasındaki tartışma ve mücadele, her gün artan şiddette devam ediyor, taraflar belli sınırları aştığı için de durması veya yavaşlaması ihtimal olmaktan çıktı. Tam da böyle durumlar için bir çatı kuruluş veya “hakem heyeti” teklifimizin ne kadar açık, acil ve şiddetli bir ihtiyaç olduğu anlaşılmış olmalıdır.
Çatı kuruluş sözkonusu olmadığı, böyle bir ufuk oluşmadığı, böyle bir irade izharı görünmediği için, cemaat ile parti arasındaki ihtilaf ve çatışma halledilememekte, meseleye alakasız kalamayacak kadar vicdan sahibi olan şahıs ve müesseseler de, “Milli İrade Platformu” adı altında meseleye vaziyet etmek için sahaya çıkmak zorunda kalmaktadır. Cemaat ile Akparti arasındaki kavgaya tabii ki alakasız kalmak kabil değildir, gerektiğinde doğru tarafta olmak gibi bir mecburiyet ve mesuliyet vardır. Milli İrade Platformu göstermiştir ki, İslami gurupların kahir ekseriyeti Akparti’nin yanında, cemaatin karşısında yer almıştır. Taraf olmak haysiyet ve asalet işidir, her ilgili şahıs ve kuruluş da taraf olmak durumundadır. Milli İrade Platformu ile “Müslüman inisiyatif” tarafını tespit etmiştir, bu tavır doğrudur. Lakin “Müslüman inisiyatifin”, taraf olmaktan önce “hakem” olması arzu edilmez miydi? Müslüman inisiyatifin, içinde yaşadığımız şartlarda kullanacağı vasıtaların eksikliğinden dolayı taraf olduğu, mesela “çatı kuruluş” mevcut olsaydı meselenin belki de daha hassas şekilde halledileceği düşünülebilirdi. Okumaya devam et “ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-7-“MİLLİ İRADE PLATFORMU””

İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR, İLİM, SANAT HAVZASI

İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR İLİM SANAT HAVZASI
İslam şehri, fikir, ilim ve sanat havzasıdır. Her mevzuun fikrinin üretileceği bir havza, bir mekan, bir mahfil vardır, orada mayalanmamış bir fikir asla tatbik sahasına sürülmemiştir. Birçok fikir ve ilim adamı tarafından, kısmen veya tamamen imza altına alınmamış (ittifak edilmemiş) bir fikri tatbik etmeye teşebbüs eden idarecilere karşı en şedit muhalefetin yürütüldüğü mekanın adı İslam şehridir. Fikir, ilim ve sanat insanlarının, hakkında ter dökmediği bir fikri tatbik edecek idarecinin yetişmediği, hiçbir idarecinin böyle bir teşebbüse cesaret edemediği, teşebbüs edenin derdest edildiği şehir ancak İslam medeniyeti tarafından inşa edebilir. İslam şehri, sanat eserleriyle teçhiz edilmiş bir şehir değildir, her şeyin sanatkarane inşa edildiği bir şehirdir. Şehri gelişigüzel inşa edip de, bazı meydanlarına veya noktalarına “sanat eseri” dikmek, batı kültürünün alışkanlığıdır. İslam şehrinde de sanat eserleri olur, mesela abideler bulunabilir ama esas olan şehrin her taşının sanatkarane yontulması ve hendesi bir zevk ve tertiple yerleştirilmesidir.
Şehrin en mutena semtleri, fikir, ilim, sanat merkezlerinin, müesseselerinin, faaliyetlerinin mahfilleriyle teçhiz edilmiştir. İslam şehri, bu merkezlere verdiği kıymet kadar kıymetlidir.
İslam şehri, fikir, ilim ve sanatı, kalbinde, beyninde, aklında iskan etmiştir. İslam’ın tecelli ve tatbikini temin eden bu üç mecra, şehrin üç sütunudur. Sütunların birleştiği kubbe vahdettir, o camidir. Okumaya devam et “İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR, İLİM, SANAT HAVZASI”

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-6-TAKİP MERKEZİ

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-6-TAKİP MERKEZİ
Çatı kuruluşun bünyesinde oluşturulacak takip merkezi, medeniyet şurası, istişare şurası, adalet divanı kararlarının tatbikatını, tatbikatta aksamalar olup olmadığını, aksamalar oluyorsa problemin ne olduğunu takip eder, tetkik eder, rapor hazırlar ve ilgili şuralara sunar.
Takip merkezinin en mühim vazifelerinden birisi, şuraların ve divanın verdiği kararların İslami guruplar ve ayrıca halk nezdinde nasıl karşılandığını, kabul ve riayet yoğunluğunu, tenkit açılarını ve malzemelerini tespit etmektir. Genel merkezde bazı heyetler oluşturup, bunların aldığı kararları uzaya saçar gibi kamuoyuna sunduktan sonra halkın neler düşündüğünü merak etmemek, halktaki makesini dikkate almamak doğru olmaz. Alınan kararların doğruluğu birinci mühim husustur ama bunların doğru anlatılıp anlatılamadığı, halkın doğru anlayıp anlamadığı, arada bir uçurum varsa neden oluştuğu ve nasıl kapatılacağı meseleleri hassasiyet dışı bırakılamaz.
Takip merkezi, işini teftiş anlayışıyla değil, kamuoyu araştırma usulüyle yapmalıdır. Takip merkezinin vazifesi, hesap sormak ve müeyyide tatbik etmek değil, alınan kararların “müşterek anlayış” inşa etmek için hüsn-ü kabul görmesini temin etmek, bunun için problem araştırmaları yapmaktır. Neden kabul görmediğini, hangi hassasiyetlere çarptığını, halktaki anlayış haritalarına aykırılığın hangi noktalarda olduğunu görebilmek ve rapor etmekle mükelleftir. Okumaya devam et “ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-6-TAKİP MERKEZİ”

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-2-TEŞKİLAT YAPISI

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-2-TEŞKİLAT YAPISI
İstanbul veya Ankara’da (tercihen İstanbul’da) kurulacak bir vakıf veya dernek, sadece merkez teşkilatı ile iktifa eder ve şube açmaz. Bu teşkilat, bir federasyon şeklinde de olabilir, gönüllü kuruluşların çatı örgütü şeklinde teşkil edilebilir. Federasyon şeklinde olması tercih edilir ama tatbikatta problem olması mümkündür. Federasyon çatısı altında toplanmak, uzvi (organik) teşkilat yapısına girmek şeklinde anlaşılacağı için gönüllü kuruluşların uzak duracağı öngörülebilir. Yapılacak müzakereler neticesinde federasyon şeklinde kurulması kabul görürse ne ala aksi takdirde sadece merkez teşkilatını oluşturacak bir dernek veya vakıf şeklinde kurulması doğru olur.
Merkez teşkilatı, resmi kurulları dışında şu müesseseleri oluşturur; Medeniyet Şurası, İstişare Şurası, Adalet Divanı, Takip Merkezi…
Medeniyet Şurası, İslam’ı medeniyet çapında anlamak, medeniyet tasavvuru oluşturmak, medeniyet müesseseleri fikri geliştirmek, bunları tatbik edilebilir projelere tahvil etmek, medeniyet inşasını başlatmak gibi temel meseleler üzerinde çalışan fikir, ilim ve sanat insanlarını bir araya toplar. Bu şura, tüm İslami cemaat, tarikat ve gurupların ilim, fikir ve sanat insanlarını bir araya getirir. Her İslami gurup bu şuraya kaç kişiyle katılmak isterse o kadar kadro verebilir. Bu şurada oylama yapılmayacağı, sadece fikir üretileceği için, her gurubun eşit sayıda kişiyle katılması istenmez. Okumaya devam et “ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-2-TEŞKİLAT YAPISI”

İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ

İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ
İslam şehri, mananın merkezi örgüsüdür. İslam’da iman tevhid üzeredir, fikir ise vahdet üzere… Fikrin kaynağı tevhid, kendisi ise vahdet üzeredir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin mevcudiyetindeki mana yekunu tevhid üzere cem edilmiştir, O’nun zatındaki tevhidin kainattaki tecellisi ise vahdet üzere olsa gerektir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin varlığı teklik (ehadiyet) üzeredir ve her daim öyledir. Kainat, kesret (çokluk) alemidir lakin kesret, vahdet üzere bina edilmiştir. Kesretteki vahdet ise ancak merkezi bir nizam örgüsüyle tesis edilir. Bu sebepledir ki İslam’ın temel meselelere (varlık telakkisine-ontolojiye, bilgi telakkisine-epistemolojiye, insan telakkisine, hayat telakkisine) bakışı, nizami bir örgüye sahip vahdet anlayışı üzeredir.
İslam şehri, yeryüzünde vahdetin tesis ve tatbik edileceği en görünür eserdir. İslam şehri, “mana parçalarının” gelişigüzel serpildiği, birbiriyle münasebetinin tespit edilemediği, yer yer birbiriyle tenakuz teşkil ettiği arz parçası değildir. Vahdeti idrak, izah ve tatbik edemediğimizde tevhidi anlama imkanına sahip değiliz. Şehir, vahdet mimarisinin büyük terkiplerinden biridir, vahdeti bu çapta bile tahakkuk ettiremediğimizde tevhidi anlama iddiası muhayyel ve muallaktır. Okumaya devam et “İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ”

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-
“Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” ölçüsü, her mevzuu gibi müktesebattaki çerçevesinden koparılınca kafi derecede anlaşılmaz oldu. Oysa bu ölçü, İslam’ın insan fikrinin zirvesiydi. İslam ilim mecrasında harikulade bir mikyas var; “İnsana (mesela kafire, günahkara) değil, fiile (mesela küfre, günaha) karşıyız”. Her varlık gibi insan da (kafir de), Allah Azze ve Celle’nin yaratma iradesinin tecellisidir, O’nun yaratması ise misilsiz bir sanatkarlık ihtiva eder. Müslümanlar, her varlıktaki harikuladeliğe meftundur. Varlığa düşmanlık etmek, haddi aşmaktır. Kafire düşmanlık, Müslüman olmasına mani olmaktır veya Müslüman olma ihtimalini yok etmektir, yok saymaktır.
İnsan ile fiilini birbirinden tefrik etmek, nazari çerçevede kolay olsa da, ameli sahada fevkalade zor. Çok zaman, küfür fiiline karşı göstereceğimiz tepkiyi, o fiilin failine gösteriyor ve İslam’ın yolunu kapatıyoruz. Nazari çerçevede sathi kalan anlayışlar, hayatın içinde (pratikte) derinlik boyutunu zaten yakalayamıyor. Fikri derinlik yoksa, fiili derinliğin gerçekleşmesi fevkalade zor. Birçok illete maruz kalan akıl bünyemiz, Yahudilerin dinlerini tüm insanlığa kapatmasındaki gibi, gayrimüslim insanların bizzat kendilerini düşman edinmekle, dinimizi onlara kapatmış olmuyor muyuz? Bir Müslümanı böyle bir şey yapmakla itham etmekten Allah’a iltica ederiz fakat meselenin ehemmiyetinden dolayı Müslümanların, böyle bir tehlikeyle karşı karşıya oldukları ikazını da yapmak gerekiyor. Gerçekten de insan ile Müslüman arasındaki farkı anlamış gibi görünmüyoruz. Bir tarafa Müslümanı koyunca, diğer tarafa mutlaka gayrimüslimi koyuyoruz. Oysa bu denklem eksik, önce Müslüman ve insan denklemi kurulmalı, sonra Müslüman ve gayrimüslim denklemi kurulmalıdır. Müslüman ve insan denklemini kurmadığımızda, tamamını gayrimüslim olarak gördüğümüz insanlığa hitap edemeyiz, onlarla ancak savaşmak durumunda kalırız. Oysa cihattan önce insanlara İslam’ı götürmemiz gerekiyor. “İnsan” olarak görmediğimiz birine İslam’ı götürmekte fevkalade zorlanırız. Cihat, insanlarla değil, belli bir sınıra kadar gayrimüslimlerle de değil, İslam düşmanları ile yapılır. İslam düşmanlarına (İslam’a savaş açanlara) karşı cihattan başka bir yol arayanlar ne kadar yanılıyorlarsa, insanlara karşı cihattan başka bir yol olmadığını zannedenler de en az o kadar yanılıyorlar. Okumaya devam et “BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-“

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-yayınlandı-
Tevhide tecrit ve tenzih ile ulaşmak kabildir. Namütenahi tenzih güzergahı, Allah Azze ve Celle’nin lütuf ve ihsanı dışında katedilmesi muhal bir mesafedir. Öyleyse Müslümanların tevhide ulaşma cehd ve gayreti yanında, dünyada, birlik ihtiyacını karşılayacak bir müessese gerekir. Tevhidden hemen sonra vahdet meselesini konuşuyor olmamızın temel sebebi bu değil midir? Vahdet bahsi, tevhid bahsine bitişiktir ve arasındaki münasebet zorlu sırlardan biridir.
Müslümanlar tevhidden bahsetmeden vahdetten bahsedemezler ama vahdetten bahsetmeden de tevhidden bahsedemezler. Vahdet, ikamesi, inşası, gerçekleştirilmesi mümkün olan bir menzilde bulunduğu için, kalbi-ruhi süreçlerinde tevhid ile meşgul oldukları kadar, zihni-akli süreçlerinde ve tatbikatta vahdet ile meşgul olmalıdırlar.
Aynı dine mensup olanlara ümmet diyorsak, ümmetin (ve tabii ki dinin) tek mümessili olmalıdır. Tevhid münhasıran Allah Azze ve Celle içindir, vahdet ise kainattaki her varlık ve vakıada müşahede edilebilen, hayatın her alanında inşa ve ikamesi mümkün olan bir kıymettir. Yeryüzünde vahdeti gerçekleştiremeyen Müslümanların, tevhid güzergahında mesafe aldıkları iddiası ham hayaldir. Vahdeti bozan unsurların olması, hatta vahdete kasteden gurup ve anlayışların bulunması mümkündür, aslolan, her Müslümanın kendi kalbi ve zihni evreninde, ruhi ve akli mecrasında vahdeti inşa etmesi, yeryüzünde de ikamesi için çalışmasıdır. Okumaya devam et “İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-“

AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

TAKDİM
İslam irfanı, insan, hayat ve medeniyeti üç esas üzerine bina eder. Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim…
Müslüman şahsiyeti, kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selimin mütekamil terkip kıvamında meydana gelir. Kalp insandaki her şeyin kaynağı olan vahadır çünkü ruhun aranılacağı yer orasıdır. Ruhun meskun mahallini temiz tutmamak, insandaki tüm inşa faaliyetlerini akamete uğratır. Akıl, insanın tefekkür, karar ve tatbik merkezidir ki onun selamete kavuşamamış olması, nefse teslim olması manasına gelir. Duygu insandaki en güçlü enfüsi akıştır ki, kaynağı ta ruhta (ve kalpte) olduğu için önüne geçilmez bir seldir. Eğer sıhhatli bir mecra inşa edilemez, akış istikameti ve üslubu tayin edilemezse, zevk-i selim meydana gelmez. Zevk-i Selim, kalbin (ruhun) zevk almasıdır, nefsin değil… İnsanda imandan sonraki en büyük inkılâp, nefsin arzularından değil, ruhun arzularından zevk alabilir hale gelmektir.
İslam insanda bu üç hedefi gerçekleştirmek ister. Fakat bunların bir insanda, mütekamil kıvamda terkip olması enderdir. Bu üç hedef, Müslüman şahsiyetinin ufkudur. Hem üçünün bir arada gerçekleşmesi ufuktur hem de her birinin gerçekleşmesi…
Üçünün bir insanda gerçekleşmesi, o insanın mürşit olduğuna delalettir. Sadece Kalb-i Selimin bir insanda gerçekleşmesi o insanın velayetine kafi delildir. Lakin velayet tabii olarak Zevk-i Selimi de ilzam eder. Zevk-i Selim ile Akl-ı Selim bir insanda gerçekleşirse, o kişi alim olur. Sadece Akl-ı Selimin bir insanda gerçekleşmesi, o kişinin akil (mütefekkir) olduğuna işarettir. Galiba tüm bunlar böyledir ama en doğrusunu Allah bilir.
Kalb-i Selim, imanın, istikamette sübuta ermesi, Akl-ı Selim, aklın, güzergahı tayinde isabet kaydetmesi, Zevk-i Selim ise hayatın hakikati olan “ruhi hayatın” galip gelmesidir. Okumaya devam et “AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR”

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-

İNSAN TELAKKİSİ-1-
Maarif, insan inşasıdır. İslam Maarif Anlayışı ise Müslüman şahsiyet inşasının irfan yekunudur. Öyleyse mesele şu sacayağını takip eder; İslam nedir, İnsan nedir, Müslüman şahsiyet nedir. “İnsan tabiatı”, “İslam’ın insan telakkisi”, “İslam’ın inşa etmeyi istediği şahsiyet numunesi” başlıkları birbirinden farklıdır. Günümüzde birçok konu birbirine karıştırıldığı için, sıhhatli tetkikler yapılamıyor, sıhhatli fikir ve ilim üretilemiyor. Müslüman ilim ve fikir adamları, “insan nedir?” sorusu ile hiç ilgilenmeksizin, doğrudan doğruya İslam’ın istediği şahsiyet numunesinden bahsediyorlar. İnsanı anlamadan, İslam’ın arzu ettiği insanı anlayacaklarına dair bir vehim içindedirler. Madenin ne olduğunu bilmeden eşya (alet) imal etmeye benzeyen bu durum, hem İslam’ı anlamayı engelliyor, hem insanı anlamayı, hem de İslam’ın istediği şahsiyet terkibini…
İnsan bahsinde onlarca kitap telif ettiğimiz için, burada, insanı, maarif cihetiyle ele alacağız. İnsanın ne olduğu, İslam’ın insanı nasıl teşhis ettiği, inşa etmek istediği şahsiyet numunesinin ne olduğu hususlarını takip ederek, “İslam’ın insan telakkisini” kısaca tetkik edeceğiz.
*
İnsan tabiat havuzu, kainattaki tüm varlık çeşitlerinin tabiat hususiyetlerini ihtiva etmekte, ek olarak da sadece insana has ve ait olan ruhu, toplam varlığının merkezi unsuru olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bu sebeple insan tabiat haritasını çıkarmak fevkalade zordur, kolay olan yolu ise, insanlık tarihinde mevcut olan her insan fiilinin, tabiat haritasına dahil olduğunu bilmektir. İslam, varlık çeşitlerinin her birinin müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken aynı zamanda her varlık çeşidinin kendi tabiat sınırlarını aşamayacağını da tescil eder. Varlık, kendi tabiat sınırlarını aşamayacağı için, “evrim” yoktur. Evrim, bir varlık çeşidinin kendi tabiat sınırını aşarak başka bir varlık çeşidi haline gelmesidir. Evrim, sadece insan telakkisi ile ilgili değil, aynı zamanda tüm varlık telakkisi (ontoloji) ile de ilgilidir. Dolayısıyla İslam, her varlık çeşidinin (ve tabii ki insanın) müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken, varlık telakkisinin de çerçevesini tayin eder. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-“

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-U SÜLUKU

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-Ü SÜLUKU
Hakikat, her insana ve her bakışa (usule) farklı görünür, her safha ve her mertebede farklı tecelli eder, her mecra ve her güzergâhta farklı akar. Fakat hakikat “gerçek” gibi çok değildir, tektir. Çünkü “hakikat” tevhidin mevzuu, “gerçek” ise kesretin mevzuudur.
İnsanın iç âleminde iki temel mecra var. Ruhi-kalbi mecra ve zihni-akli mecra… Bahsimiz, zihni-akli mecradır.
Zihni-akli mecradaki hakikat seyrinin istikameti tek, güzergahı çifttir. İstikamet vahdettir ve tektir. Güzergah ise, yukarıya doğru inşa ve terkip, aşağıya doğru idrak ve tahlildir.
Zihni-akli mecranın istikameti vahdettir. Müntehası da vahdettir. Tevhit, ruhi-kalbi mecranın istikametidir. Akıl, tevhide değil ancak vahdete ulaşabilir. Çünkü vahdet, kesretin terkibi ile vücut bulmuştur ve vahdet tahlil edilerek kesrete ulaşılabilir. Akıl, tahlil ve terkip edemediğini ihata edemez ve anlayamaz. Tevhid, bir değil, tektir. Tek, bölünmez, toplanmaz, çarpılmaz, çıkarılmaz. Yani tahlil ve terkibe konu olmaz.
*
Varlık ve hayatın ortasında bulunuyoruz. Ne bidayetini yaşadık ne de nihayetini yaşayacağız. Ne kainatın merkezindeyiz ne de kenarında… Ne merkezine ulaşabileceğiz ne de ufkuna… Bu durum, varlığı ve hayatı anlamayı fevkalade zorlaştırıyor. Ortasında olmamızdan dolayıdır ki, hakikat seyrinin iki güzergahı var. Biri merkeze diğeri ufka doğru, biri bidayetine diğeri nihayetine doğru… Biri külli vahdete diğeri cüz’i vahdete doğru…
Hiçbir varlık, bidayetine veya nihayetine ulaşmadan anlaşılamaz. Nasıl var olduğunu (yani bidayetini) ve nasıl yok olacağını (yani nihayetini) bilmeden ve anlamadan varlığı anlamak nasıl mümkün olacak ki? Doğumunu bilmeden, ölümünü görmeden anlama iddiasında bulunmak, gevezelikten ibaret değil mi? Kainatın varoluşunu (yaratılışını) aklın bilme imkanı var mı? Akıl ile Allah’ın zatını (tevhidi) idrak etmek bu sebeple (ve daha sayısız sebeple) muhaldir.
*
İnşa ve terkip güzergahında, varlık, zihni evrende vücut bulur. Yeniden inşa ve terkip edilmesine ihtiyaç yoktur. Kainattaki her varlık çeşidinin diğerleriyle ve yekunuyla olan “inşa” ve “terkip” sırrına nüfuz etmek kafidir. Fakat zihni-akli mecrada varlık yekununu anlamanın yolu, inşa ve terkip temrinleri yapmaktır. Her inşa ve terkip teşebbüsü, aynı zamanda bir varlık telakkisi (ontoloji) tecrübesidir. Ne var ki kainatın (varlık yekununun) ne kadarı insanın zihni evrenine intikal edebilir ki? Akıl nereye kadar giderse gitsin, varlık yekununun bir parçasına ulaşabilir. Ulaştıklarıyla bir “varlık telakkisi” kurar. İnsanın hakikat ile arasındaki mesafe, sahip olduğu varlık telakkisi ile varlık yekununun aslına olan mesafenin sonsuz katıdır.
Bu kadar uzak mesafedeysek neden uğraşıyoruz? Bu mesafe asla ulaşamayacağımız manasına gelmez mi? Hem evet hem de hayır. Evet kısmı bizim hakikate uzaklığımızdandır. Hayır kısmı ise, Allah’ın bize, bizim kendimize olan yakınlığımızdan daha yakın olmasıdır. Bu sebeple çalışmakla olmaz, olsa olsa lütuf ile olur. Öyleyse çalışmak neden? Lütufa mazhar olmak için…
İnşa ve terkip güzergahının müntehası, hakikatin vahdetteki tecelline ulaştırır. Hayatın ve varlığın ortasından bakan göz “büyük terkibi” görmezse, varlık parçalarında kaybolur. Varlık yekununu (büyük terkibi) görmeyen göz için, “parça bütünün habercisi” değildir. Parçanın tüm kıymeti ise bütünün habercisi olmasındadır. Parçada bütünü göremeyen veya parçadan bütüne sıçrayamayan göz (idrak), kesrette boğulur. Kesrette boğulana adam mı denir?
Hakikatin kainat çapındaki vahdetini (terkibini) seyredemeyen ve kesrette boğulan idrak, şirkten nasıl kurtulur?
Aklın müntehası, vahdettir, akıl ile tevhide ulaşılmaz. Akıl ile tevhidden bahsedenler, farkında olsunlar veya olmasınlar vahdetten bahsediyorlar. Vahdeti tevhid yerine ikame etmek, haşyet duygusundan mahrum “küçük hacimli akılların” hususiyetidir. Vahdet bahsinde akla ihtiyacımız yok mu? Elbette var. Tevhidin lüzumlu olduğunu ve tevhidin “ne olmadığını” akıl anlayabilir. Tevhid bahsinde akla olan ihtiyacımız bu çerçevededir. Aklın bu vazifesini yerine getirmesi, şirke düşme tehlikesini bertaraf eder.
*
İnşa ve terkibin müntehasında, yaratma fiilinin çapı müşahede edilir. İdrak ve tahlil güzergahının müntehasında ise yaratma fiilinin “ne olduğuna” yaklaşılır. Yaratma fiilinin ihtişamına (çapına) ve “ne olduğu hususuna” birazcık nüfuz etmeden, en azından onu “sezer gibi” olmadan, ne uluhiyet ne de ubudiyet bahisleri anlaşılır. Dolayısıyla ne hakikat (tevhid) ne de vahdet fark edilir. İdrakin serhattında seyahat etmeyenler hakikat (tevhid) meselesini siyasi kavgalarda arıyorlar. Oysa siyaset vahdetin tecelli sahalarından biridir, tevhidin değil… Akla konu her şey, mesela kainat ve içindekiler vahdetin mevzuudur. Dünyaya kadar indiğinizde artık sadece vahdetten bahsedebilirsiniz. Özellikle hayata ait her mesele, vahdet bahsine dairdir. Tevhid, içtimai gerçekliklerle ulaşılabilir bir mertebe değil ancak ferdi “varoluşlarla” müşahede edilebilir. Bu sebeple tevhid, ruhi-kalbi mecranın konusudur.
*
Zihni-akli mecra ile ancak hakikatin vahdetteki tecellisine ulaşılabilir. Tevhit ise hakikatin ta kendisidir. Zihni-akli mecra ile ancak tevhidin “ağyarına mani” olunabilir, kendisine vasıl olmak ise muhal… Tevhide vasıl olmak, ruhi-kalbi mecranın inhisarındadır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com