MEDRESE, VAROLUŞUN ÇEVRE EMNİYETİNİ SAĞLAR

MEDRESE, VAROLUŞUN ÇEVRE EMNİYETİNİ SAĞLAR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Medrese İslam’ın bilgi evrenini inşa eder, merkezini ve sınırlarını tayin eder, sınırlarına bilgi gümrükleri ve karantina merkezleri inşa kurar. Müslümanlar bu bilgi evreni (vatanı) içinde kalmalıdır, merkezini kaydırmamalı ve sınırlarını ihlal etmemelidir.
Medrese, bilgi evreninin genişlik buudunu inşa eder ve bir saha oluşturur. Tekke ise bilgi evreninin genişlik buuduyla oluşturduğu sahayı dışarıya çıkmadan, sınırları aşmadan derinleşmeye başlar. Mesele budur, yani sondajın nereden vurulacağını gösteren medrese, sondajı vuran ise tekkedir.
Şeriat, bilgi evrenimizi inşa eder, bu sebeple Şeriat’ı temsil eden medresedir. Fakat bilgi evrenimizin bir de derinlik buudu vardır ki onu medrese taşıyamaz. Bilgi evrenini iki buudlu (sadece genişliğine) kabul etmek, sığ bir bakış ve anlayıştır. Bilgi evreninin derinlik buudu olmadığında, idrak faaliyeti imkansızlaşmakta ve ezberlerin tatbikatından ibaret kalmaktadır. Bu durum ise orta zekaların işidir.
* Okumaya devam et

Share Button

MEKAN MESAFE SATIH-2-

Mekânı, zemin, satıh ve mesafe olarak kavramak hayatı yaşanabilir hale getirdiği nispette gereklidir. Hayatın pratik problemlerine karşı ciddi çözümler ürettiğini inkâr etmek gerekmez. Gerçekten mekânın müşahhaslaştırılmış halleri olan bu mefhumların dile ve hayata yerleşmiş olması, en basitinden hayatın mekân ayarını (paralelinde zaman ayarını) yapmayı mümkün hale getirmektedir. Bu yapılabildiğinde mesela insanlara tapuları dağıtılabilmektedir. Yapılamasa, insanlık yeryüzünü müşterek mülkiyet halinde kullanmak zorunda kalırdı.
Hayatın tabii seyrinin pratikteki imkânlara doğru aktığını kabul etmek yanlış değildir mutlaka. Günlük problemlerle uğraşmak zorunda kalan insanların hayatı yaşamaktan onu anlamaya zamanlarının ve imkânlarının olmadığı da doğrudur. Fakat hayatı anlamadan yaşayabileceğini zanneden insanların akıl yaşının ne olacağını (olduğunu) tahmin etmek zor olmayacaktır. Buradaki temel problem, akıl yaşları ilköğretim çağında olan insanların hayatı inşa ve tertip etmeye teşebbüs etmeleridir. Ya da tüm insanlığın nispet ettiği veya önem verdiği hayat tarzının, bu insanların ürettiği “hayatı yaşama biçimi” olmasıdır.
Bu konuda gerçekten bir temayül olduğu açıktır. Birçok alanda ve anlamda bu temayül görülüyorsa da en önemlilerinden birisi, münevverlerin hayatı anlama ve anlatma biçimlerinin halkın seviyesine uygun olması gerektiği fikridir. Bir konuyu anlamak ile anlatabilmek birbirinden farklı meselelerdir ve anlatmak muhatabın seviyesine göre birçok çeşitlilik gösterebilir. Fakat halkın anlayacağı dilin kullanılması fikri, münevverlerde alışkanlık haline gelmekte ve aslında bir zaman sonra kendileri de aynı dil ve o dilin imkânlarıyla anlamaya ve düşünmeye başlamaktadırlar. Halkın diliyle anlamaya başlandığında, halktan farklı bir şey anlamanın mümkün olmayacağını fehmedememek, ağır nazari zararları mukadder kılıyor.
Mekânı bu mefhumlarla anlayarak hayatın pratiğini üretmiş olmanın meydana getirdiği faydaların kabulü, hayatın mahiyetinin ne olduğu veya olması gerektiği yönündeki tecessüsü ortadan kaldırmamalıdır. Okumaya devam et

Share Button

UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLAR-4-

*Sistematik yanlışlar
Varoluş dairevi hareketle kabildir. Bu anlamda hareketin düz olma ihtimali kadar kâinatın düz olabilme ihtimali de yanlıştır. Hareketin düz olmadığı fizik olarak tespit edilmiş olmasına rağmen, kâinatın düz olabilme ihtimalinin hala konuşulabilmesi ilginçtir.
Hareket varoluşa doğru akıyorsa (ki öyledir) düz bir hat üzerinde gerçekleşmesi kabil değildir.
Düz bir hareket kabil olmadığı gibi anlamlı da değildir. Düz hareketin olgunlaşma ve kendini tamamlama imkânı yoktur.
Hareketin bir hedefinin olduğu veya olması gerektiği düşüncesi, hareketin düz bir hat takip etmesini ilzam eder. Kâinatta düz bir hareket yoktur. Hedef düz bir hareketin özelliği ise kâinattaki hareketin ve buna bağlı olarak varlığın bir hedefinin olmadığını kabul etmek gerekmeyecek midir?
Kâinattaki varlığın bir hedefinin olmadığı doğrudur. Fakat varlık kendi dışında bir hedefe sahip değildir ve yönelmemiştir. Hareketin hedefi vardır ve bu hedef kendisidir. Bu sebeple hareket dairevidir ve öncelikle kendi ekseninde döner.
Kendi ekseninde ve başka merkezlerin çevresinde döner zira düz bir hat takip etmesi halinde gidebileceği düşünülen hedefe götürebileceği bir şey yoktur. Okumaya devam et

Share Button

SORULARA CEVAPLAR-1- ZAMAN MESELESİ-1-

SORULARA CEVAPLAR-1-ZAMAN MESELESİ-1-
SORU
“Devam eden bir “zaman”dan bahsediliyor. İnsan zihni zamanı anlayabilir mi? Zamanın varlığının ve aktığının ispatlanması zamanı durdurarak mı mümkün olur? Yani zaman durdurulabilirse mi zamanın aktığından ya da akmadığından emin olunabilir? Peki zaman durduğunda, durmuş olduğundan, durduğu kanıtlanabilir mi? Duran bir şeyin durması durumu, esasen akan diğer bir şeye olan nispetiyle ölçülmüyor mu? Yoksa zamanın durduğu ancak zamanın aktığı esnada mı kanıtlanabilir? Ancak aktığı esnada kanıtlanabiliyorsa, zamanın durduğundan nasıl bahsedilebilir? Durduğundan bahsedilemeyen bir zamanın aktığından bahsetmek kabil olur mu?
*
CEVAP
Zaman meselesini tezahürlerinde takip ediyorsun. Sorduğun sorular “zaman” bahsinin mahiyetine geçit vermez. Zamanın akıp akmadığı sorusu, zamanı zaptedememenin, dolayısıyla da idrak edememenin neticesi… Aklımız ve idrakimiz fizik gerçekliğe ayarlı olduğu için, zamanı da fiziki varlık ve vakıaların hususiyetleri içinde anlamaya çalışıyoruz. Zamanın “akmasından” bahsettiğimiz anda yani “akma” fiilini kullandığımız anda veya “devam ettiğinden” bahsettiğimiz anda onun fizik evrende, fiziki bir vaka olarak gerçekleştiğini düşünüyoruz demektir. Fiziki varlık veya onun arazı, yani “hareket” gibi… Bu durumda zamanı fizik evrenin bir boyutu olarak anlamaktan başka çare ve yol kalmıyor. Hatırlıyorsun değil mi, zamana maddenin dördüncü boyutu dediklerini… Bu düşünceye savrulmalarının sebebi bu olsa gerek…
Yani şu; Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-21-YUSUF KAPLAN’IN VAROLUŞ YOLCULUĞU

İSLAMCILIK MESELESİ-21-YUSUF KAPLAN’IN VAROLUŞ YOLCULUĞU
Yusuf Kaplan, 30.07.2012 tarihli, “İslamcılık: Varoluş yolculuğumuz” başlıklı yazıda, yaygın fikirleri dikkat çekici dil ile ifade ediyor. Yaygın olması, “doğru” olmasına mani değil, Kaplan, doğru fikirlerden bahsediyor fakat ifade şekline bakıldığında, artık lise talebelerinin bildiği ve anladığı fikirleri (bu kadar yaygınlaşmış olanları) kendi keşfetmiş gibi yazıyor. Şu ifadedeki dil hariç muhteva tüm fikir adamları tarafından bilinmekte ve dillendirilmektedir; “Müslüman toplumlar, İslâm’la ilişkilerini, başkaları üzerinden, çağdaş seküler zeitgeist (zamanın ruhu) üzerinden kuruyorlar. Bir kendi’leri, kendi zeitgeist’ları yok çünkü.” “İslam’ı batıdan anlamayın, bizzat İslam’ın kendisinden, kendi kaynaklarından anlayın” diyecek fakat bu gerçeği herkesin bildiğini bildiği için, onu orijinal bir şekilde söylemeye çalışıyor. “Müslüman toplumlar, İslam ile ilişkilerini batı üzerinden kuruyorlar” demek isterken, kendisi bizzat İslam ile irtibatını (kullandığı dil itibariyle) batı üzerinden kuruyor.
Fikir adamlarının başına gelebilecek en kötü şey, tıkanmaktır. Hem yüksek perdeden fikir adamlığı taslamak zorundadır (pozisyonundan dolayı) hem de imali fikir istidadını kaybetmiştir. Bu durumda çok fazla ihtimal kalmaz önünde. Çoğu, orijinal bir şeyler söylemek, fikir adamlığını göstermek için “saçmalamaya” başlar. Zeki olan bazıları ise “dil” ile oynamaya başlar. Yusuf Kaplan ikincisinden, çok şükür ki saçmalamıyor. Yeni bir şey söyleyemeyeceğini farkettiği zaman dil ile oynuyor, farklı bir dil kullanıyor, herkesin bildiği ve kullandığı bir gerçeği bile başka bir dil ile ifade ederek günü kurtarıyor, kurtardığını zannediyor. Bir fikri aynıyla tekrar etmek fakat tekrar olduğunu gizlemek için dil ile oynamak, “fikir hilesidir”. Türkiye’de bu hile çok yaygın… Okuyucuların idrak zafiyetine sığınarak pervasızca kullanılan bu “hile”, artık ömrünü doldurmuş olmalıdır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-16- VARLIK TELAKKİSİ-2-

Varoluş sürecinin ikinci safhası, “hal” sahibi olmaktır, o da canlılıktır. “Hal”, bir açıdan bakıldığında hareketin başında ve sonunda, başka bir açıdan bakıldığında hareket “hal”in başında ve sonundadır. Böylece her ikisi de birbirini inkıtaa uğratır, birbirinin kesintisizliğini iptal eder ve birbirini kuşatır. Hal sahibi varlıkların hareketleri, kesik kesiktir.
“Hal” sahibi olmak, hareket sahibi olmaya nispetle, varoluş sürecinde ileri bir safhadır. Aralarındaki mesafe, aşılabilir kısalıkta değil. Hiçbir cansız varlık bu mesafeyi aşıp, “hal” sahibi olma iktidar ve istidadında değildir. Varoluş sürecinin hiçbir safhası, diğerinin devamı değil, her biri diğerlerinden müstakildir. Müstakil olduğu için, her birinin bilgisi de müstakildir ve kendi alanına aittir. Varlık evrimleşerek mesafe kat etseydi, kendinden önceki safhanın bilgisine sahip olurdu, oysa durum öyle değil. Her safhanın bilgisi, o safhaya aittir ve orada kalmaktadır. Sadece insan, ruh ve akıl ile teçhiz edildiği için, tüm varoluş safhalarına dair bilgi ve idrak sahibidir. İnsanın bu bilgisi de, evrim yoluyla değil, bizzat kendisine ait hususiyetler cihetiyledir.
Hal sahibi olmak, varlıktan hayata geçiştir. Kesintisiz hareket durumundaki varlık, hayat sahibi değildir. Bu sebeple eğitim değil, doğrudan şekillendirmeye muhataptır. Hayatın başlamasıyla birlikte eğitim de başlar.
İslam maarif anlayışı, insan ile mahdut değildir, bitki ve hayvanlara da şamildir. Bitki düşük yoğunluklu “hal sahibi”, hayvan ise ona nispetle yüksek yoğunluklu “hal sahibidir”. Okumaya devam et

Share Button

HİGGS BOZONU ETRAFINDAKİ DÜŞÜNCE HARMANI

HİGGS BOZONU ETRAFINDAKİ DÜŞÜNCE HARMANI
Higgs bozonu çevresinde oluşan ilmi heyecan çok hoş. Hoş olan tarafı, ilmi gelişmelerin sadece bilim adamları değil, daha geniş bir çevrede heyecan uyandırması… Medyanın bu işteki payını takdir etmek gerek zira doğrudan bu meseleye alaka uyanmasını beklemek zor. Temel bilimlere dönük tecessüs (merak) zafiyeti, Türkiye için çok ciddi bir problem. Umulur ki medya, temel bilimlerdeki gelişmelere karşı daha hassas olur, böylece temel bilimlere yönelik alaka, tecessüs ve heyecan artar.
Higgs bozonu nedir, hangi fonksiyona sahip olduğu düşünülüyor, varlığı neden gerekiyor? Aslında problem higgs bozonundan daha derinde. Fizik biliminin ulaştığı safha, kütlesiz varlıklar noktasıdır. Kütlesiz “madde değil”, “kütlesiz varlık”… Bu iki tabir etrafında devasa farklılıklar taşıyan teoriler geliştirmek mümkün, hafife alınacak gibi değil. Kütlesiz madde olmayacağına göre, kütlesiz varlık tabiri bir mecburiyet.
Fizik biliminin ulaştığı nokta yeni bir alan, bu alan için yeni bir teori gerekiyor. Bu alan, madde fiziği alanı değil, madde altı (yani kütlesiz madde) alanıdır. Kütlesiz varlıklar evreni de diyebileceğimiz bu alan, kütlesiz varlıklardan kütleli varlıkların oluştuğu süreçleri işletiyor. Fizik bilimi, son bir asırdır varoluş sürecini tetkik etmeye başladı. Bu safha, “ontoloji” inşasında yeni imkanlar, malzemeler, metotlar ve hatta teknolojiler üretecektir.
Anlaşılacağı üzere meselenin temeli (veya temel mesele), kütlesiz varlıkların nasıl kütleli varlıklar haline geldiği konusudur. Bu durum, sıfır ile bir arasındaki sayısal mesafenin sonsuz olmasına rağmen, bir nefeste sıfırdan bire geçiyor (sayıyor) olmamızdaki hadiseye benziyor. Sıfır ile bir arasındaki sayısal mesafeyi bir saliseye indiren ve bir çırpıda sayarak geçen kişiler bir tarafa, temel bilimler, sıfır ile bir arasındaki mesafenin sonsuz olduğu için asla katedilemeyeceğini bilir. Daha önemlisi, sıfırdan “birin”, yani “yokluktan” “varlığın” nasıl meydana geldiği, geleceği sorusu etrafında cinnet geçirir. Kütlesiz varlıklardan kütleli varlıklara geçiş, sıfır (yokluk) ile bir (varlık) arasındaki geçiş değil çünkü kütlesiz varlık “yokluk” değil. Ne var ki kütlesiz varlık, sıfıra (yokluğa) çok yakın bir mesafededir ve kütle maddenin ana tarif unsurudur. Dolayısıyla kütlesiz varlıklardan kütleli varlıkların meydana gelmesi meselesi, “yokluk”tan “varlığın” nasıl meydana geldiği konusunun pilot uygulaması gibidir. Okumaya devam et

Share Button