Etiket arşivi: yağmur

Yangında İlk Unutulacak Yazı

YANGINDA İLK UNUTULACAK YAZI

Çatık kaşlı bir suretin fotoğrafı. Hepsi hepsi bu mu yaşadığın? Sabahın altısına en uygun cümle bu mu?
Neler hatırlanacak senden? Seni neler hatırlatacak başkalarına? Sen demek, ne demek?
"Çok sigara içer, çok acır, çok sever, çok susardı. Bu dünyaya fazlaydı." Oldu mu bu?
Yırt bu fotoğrafı… Senden bu da kalmasın.

En çok yaptığı şey acımaktı… kendine ve herkese. Bütün kötü yanlarına ve zaafına da katlanırdı onların. Tahammül eder, sabreder ve acırdı.
En iyi bildiği şeyse sevmek. Uğrun uğrun sevmek. Uğruna feda olmak sevdiğinin, sevdiği buna değmese de. Sen seviyorsun ya onu, o buna lâyık olmasa da ne gam. Aşk ki pazarlıksızdır, bedel ister, mükâfat vermez. Sevilenin liyakatini boş ver, sen onu sevmeye lâyık mısın bakalım?
Aşk kendini silmek demek değil miydi?
Yırt bu fotoğrafı.. unut.

Ne kalacak senden? Bir zamanlar var olduğunun belgesi ne? Nedir seni kayda değer kılan?
Bu yağmur herkesin üzerinden geçti. Ama kimse ıslanmadı senin kadar.
Bu yağmur dinecek bir gün, gök açılacak. Bu belâ-boran sona erecek. Bir miş'li geçmiş olacak bütün yaşadıkların. En çok özlediklerinden, en çok özlendiğin anlardan eser bile kalmayacak.
Yağmurun kaderi bu; iner ve diner.

Senden ne kalacak geriye, benden, bizden? Bir efsane olunca, yalana bulaşınca yaşadıklarımız.
Bu hayatın alt yazısına en uygun cümlen hangisi? Çiz üstünü bu cümlenin!… Yırt bu fotoğrafı!…
Nasılsa unutulacak!…

O KASIMLARDA BEN

O KASIMLARDA BEN

Kasımdı. Şehre puslu gri bir hava çöker, soğuk bir yağmur yağardı. Ben kül rengi denize yüzümü döner, oradan iskelenin ucuna dek yürürdüm. Ellerimi yağmurluğumun ceplerine sokar, kaybolmuş ufku gözlerdim. Sanki gelecek, gelmesi beklenen birine bakar gibi. Sorardım sonra içimden ; "Tıkanan bir şehri açmıyorsa, yağmur ne işe yarar ?"
"Beklenen gelmese de, beklemek bir eylemdir." derdim ve eklerdim ; "Kapanan bir kalbi açmıyorsa, sözler neye yarar ?"

Cevabını içinde taşıyan sorular arar, sorusunu içinde biriktiren cevaplar bulurdum durmadan.

Mavnalar susmuş, dalyanlar bırakılmış, yazlık çay bahçeleri çoktan terkedilmiş olurdu. Masaların üzerine ters çevrilmiş sandalyelerde, artık kimselerin uğramadığı yazlık sinemaların buruk yalnızlığına benzer bir şeyler okurdum. Boynum beynimi taşımaz olurdu hafızamın ağırlığından. Bir takım sesler çarpıp dönerdi içimde, martı çığlıklarına benzer. İçimin neresini adımladığımı bilmezdim. İçim neresiydi sahi? Belli belirsiz kımıldayan kalbim mi, başıma hep olmadık işler saran, varlığı belli belirsiz aklım mı?

Cümleleri bir sona bağlayamaz, susar ve kalbimi yağmurlardım. Başa sarardım.

"Gittin ha ?" Bu bir cümleyse eğer, kurması hiç de zor değil. Zor olan anlaması…

Kasımdı. "Kopan yol uçları eklenmez olur, rüzgârda bir kadın saçını yolar ve artık bu yollarda beklenmez olurdu." Ben beklerdim. Bekler ve başa sarardım. Bu öykünün ta en başına. İçimi ısıtacak, güzel, eski günlere gidebilmek, hiç olmazsa onlardan -kırık dökük de olsa- birkaç parçayı avuçlamak, belkilerden yola çıkarak avunacak, umacak bahaneler arardım, bulamazdım. "Şimdi bir şiire tutunmanın tam sırası…" derdim. "Bir şiiri koltuk değneği yapmalı kendine, bir mısraya abanmalı, derin bir nefes gibi çekmeli ciğerlerine…" diye düşünürdüm; ama duruma uygun tek bir söz bile hatırlayamazdım. Gözlerimin önünde bir cümle parlar, sonra kaybolurdu. "Senin içini dolduran bir şiir yoksa hayatının içini neyle dolduracaksın?"Azarlardım kendimi sonra;"Kırılan bir hayatı onarmıyorsa şiir neye yarar ?"

Demek bir hayat kırılabiliyordu, yaşadıkların kırılabilen bir şeydi ve seninki tam da ortasından kırılmıştı. Kırılan neyse..her neyse…

Yoksun ha? Bu cümleye alışamadım.

Kasımdı. Denize yağmur yağar, yağmurun denizi öptüğü noktada giderek genişleyen ve kaybolan halkalar olurdu. Bu haliyle denizin bulanık yüzü tıpkı bir nişangâha benzerdi, yağmur denizi hep on ikiden vururdu. Yağmur yağar, ben üşürdüm. Bir bardak çayım olsa muhakkak soğuturdum. Binecek bir sandalım olsa batırırdım. Bir atım olsa gözlerine acıyarak bakar, yelesini okşar ve şakağından vururdum, sonra oturup ağlardım başında. İçimdeki ağırlığı denize döker, parça parça dağılır, lime lime ıslanır, rıhtımdan şehre kapanan meydana doğru yürürdüm…

Yağmur

Yağmur

Akşamın pay someone to write my paper geceye dönen yüzü… yüzüme döne döne inen yağmur.

Yağmurlar yağmasaydı bu taşra kasabasını sevmeyecektim belki. Yağmurlar yıkamasaydı içimi, nicedir aynalarda bulanıklaşan zihnimi, zihnimin solgun fotoğraflarını bu denli berrak bulmayacaktım karşımda.

Bileğime çevirdiğim usturayı kırmayacaktım belki.

Rüzgârın sırtına aldığı kömür kokuları, sanki derin bir sarhoşluktan artakalan geceyi kovan bir kahve gibi ayıktırmayacaktı beni.

Ben ki aynada her sabah annemle yüz yüze. Ne kadar da benziyorum anneme günden güne…

Yıllar önce o bakır leğende kendi çocukluğunu mu yıkamaktaydı bilmeden. Ellerinin kına kokusu vardı.. ellerimde şimdi tütün kokusu.

Bir halk türküsüdür annem, sabah namazlarından sonra kalbimi tarar. Aynaların buğusunu tülbendiyle aralar.
Ve ayrı şehirlerde üstümüze biriken bu yağmur aramızda esneyen bir kapıdır.

Ben hep gurbet şehirlerinde gün bitiminin bir tılsımı olduğuna inanırım. Akşam, aya sırmalar giydirerek sunar geceyi. Geceler beni hep kendi yüzüme çevirir. Orada hayatın iki ucu vardır; yaşamak ve ölmek.

Yaşam ve ölüm arasında sarkaçlanan kalbimi akşamın tılsımı ölüme dirençli kılar. Ve akşamın tılsımıyla ölüme tahammül edebilirim.

Ve ben şimdi, şu anda, şu yağmur yağmasa belki kendi yağmurumu tanımlayabilirim…

ömer karayılan