Etiket arşivi: yaşama biçimi

İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI –4-

İSLAM KENDİ HAYATINI İNŞA EDER

İslam, başlangıç olarak insanı bulduğu noktada, hayatı ise mevcut gerçekliği ile muhatap alır. Fakat bulduğu nokta kendisinin (İslam’ın) yaşanılması için lüzumlu olan ferdi ve içtimai gerçeklik altyapısına genellikle sahip değildir. İslami hayat, kendi ferdi ve içtimai gerçeklik altyapısı ile mümkün olduğuna göre, İslam’ın kendi hayatını üretmesi elzemdir. İslam’ın kendi hayatını üretmesi için lüzumlu olan, “temel anlayışı”, “malzemeleri” ve “vasıtaları” nelerdir? Hangi “mimari anlayış” ile kendine ait hayatı inşa edecektir? İnsan ve hayatı bulduğu ve muhatap aldığı noktadan, kendi hayat çerçevesine, seviyesine ve mecrasına nasıl taşıyacaktır? Bu soru hassaten bu gün için (yani konjonktürel olarak) fevkalade önemlidir.

*Mevcut gerçeklik kompozisyonu içinde İslam’ın yaşanması imkânsızdır.

Öncelikle tespit edilmesi gereken nokta, bu günün gerçeklik altyapısının İslam tarafından üretilmediği için İslam’ın yaşanmasının imkânsız olduğu vakasıdır. Bu nokta Müslümanların en büyük handikaplarıdır. Handikap, sadece fiili bir durum olmayıp aynı zamanda zihni-fikri bir mahiyet de arz etmektedir. Başka bir ifadeyle İslam’ın anlaşılmasında da problemler oluşturmaktadır. Mevcut şartlar çerçevesinde İslam’ın yaşanmasının imkânsız olması, İslam’ın “hiçbir zaman yaşanmasının mümkün olmadığı” manasında anlaşılmaktadır.

Bu günün hayat gerçekliklerinde İslam’ın yaşanamaz olmasından, İslam’ın hiçbir zaman yaşanamaz olduğu manasının çıkarılması, İslam ile ilgili bir hadise olmayıp, bugünün hayat gerçekliklerinin “değişmez gerçeklikler” olduğu vehmiyle ilgilidir. Veya bu günün hayat gerçekliklerinin “tabi hayat gerçeklikleri” olduğu zannı ile ilgilidir.

Bu günün hayat gerçekliklerinin, üretilmiş hayat gerçeklikleri olduğu ve bu üretimi de batının yaptığı fark edilmediği takdirde “mevcut gerçekliğin” mütemadi olacağı veya tabi olduğu zannı galip gelmekte ve İslam’ın “yaşanabilir bir hayat” sunmadığı neticesi doğmaktadır. Öyle ya, mevcut gerçeklikte doğrulanmayan İslam, mevcut gerçeklik daimi ise bugünden sonra hiçbir zaman doğrulanamayacaktır. Bu ihtimalde İslam, tarihi bir vakadır ve devrini tamamlamıştır. Yaygın olan anlayışın bu olduğu görülmekte ve kahredici olan nokta ise bu anlayışın Müslümanlarda da yerleşmeye başladığıdır.

*

Müslümanlarda da yerleşmeye başlamış olan bu anlayış, Müslümanların siyasi savrulmalarından kültürel savrulmalarına kadar “temel anlayış zafiyeti” meydana getirmektedir. Müstakil her dünya görüşünün farklı bir hayat ve hayat anlayışı teklif ettiği, dolayısıyla farklı bir “hassasiyet” sahibi olduğu, bunların tabi neticesi olarak “farklı hayat gerçekliklerine” malik olduğu temel fikri unutulmuş veya idrak edilememiş görünmektedir.

Paranın tek değer veya “merkezi değer” olduğu kapitalist ekonomik sistemlerde, fedakârlığın, yardımseverliğin, âlicenaplığın, cömertliğin ve diğerkâmlığın şahsiyet veya hayat gerçekliği olmaktan çıkacağı malumdur. Bu meyanda ahlakın da eksenini paranın oluşturacağını söylemek kabil değil midir? Paranın tek merkez olduğu ekonomik gerçeklik altyapısında, komşu esnafların birbirinin tabi ve mecburi rakip olmaktan çıkması kabil midir? Öyleyse iktisadi kalkınma formülünün rekabet yerine tesanüt (dayanışma ve yardımlaşma) ile kurulması nasıl kabil olabilir? İşte hayat gerçeklikleri dediğimiz bahsin misalleri… Hakikaten iktisadi gerçeklik zeminine kapitalist anlayışın tohumları savrularak, İslam iktisat sisteminin kurulması veya gerçekleştirilmesi (tatbik edilmesi) beklenmemelidir.

Paranın tedavül istasyonlarını banka olarak kurmak, tabi olarak faizi şart kılar. Zira banka hem paranın tedavül istasyonu ve hem de ticari bir müessesedir. Sermayesi para ve ticari faaliyeti ise sadece para ticareti olan bir ticari müessesenin faizsiz çalışamayacağı vakadır. Böyle bir iktisadi altyapı üretildiğinde faiz, ticaretin kaçınılmaz vakası haline gelmekte ve İslam’ın hayatta doğrulanması imkânsız hale gelmektedir. Fakat problem, İslam’ın yaşanabilir bir hayat sunamadığı noktasında değil, bu sistemi tek gerçeklik olarak kabul eden anlayışlardadır.

Müslümanlarda da bu anlayışın yerleşmeye başlamasının göstergesi, İslam iktisat sisteminin teorik olarak kurulması ile beraber bunun tatbik şartları olan “iktisadi gerçeklik zemininin” oluşturulması lüzumunun anlaşılmamış olmasıdır. Bu nokta anlaşılmayınca, Müslümanlar, faiz ile ilgili “içtihat” arayışına girmeye başlamaktadır. Faiz ile ilgili içtihat arayışı, özünde, mevcut gerçekliğin kalıcı olduğu ve farklı bir gerçekliğin üretilemeyeceği düşüncesini barındırır. Bu düşünceye savrulan zihni organizasyonların İslam ile bir alakası yoktur. Zira zaten bu düşünce, İslam’ın artık yaşanamayacağı ve dolayısıyla reforme edilmesi gerektiği neticesine kolayca ulaşabilir.

Yeri gelmişken bir tespiti yapmak gerekiyor. Müslümanların yeni içtihat, yeni tefsir ve yeni açılımlar türünden arayışları, tefekkür zafiyetinin derinliğini ve müzminleştiğini göstermektedir. Burada söylemek istediğimiz şey, Müslümanların yeni içtihatlara ihtiyacının olmayacağı ve daha önceki içtihatlarla hayatlarına devam etmek mecburiyetinde bulundukları bahsi değil. Yeni içtihatlara her zaman ihtiyaç hasıl olabilir. Fakat yeni içtihatlara ihtiyacımız olduğu bahsi, günümüze kadar gelmiş içtihatların mevcut problemleri çözemediğini tam manasıyla anlamamızı şart kılmaktadır. Mesele, İslami hayatın altyapısı olan, her alandaki gerçeklik zeminlerinin oluşturulmasıdır. İslami hayatın gerçeklik altyapısı oluşturulduğunda, yeni içtihatlara ihtiyacımız olup olmadığını ve varsa hangi konularda/noktalarda olduğunu tam olarak anlayabileceğiz.

İslam’ın hayatı mütemadiyen yeniden izah etmesi gereği açıktır. Zira hayat mütemadiyen değişmekte ve yenilenmektedir. İslam’ın kadınlara verdiği hak ve sunduğu hayat bakımından hala 14 asır önceki izahı, yani kız çocuklarının diri diri gömülmesine mani olduğu vakası üzerinde durulması ve tekrar edilmesi, İslami tefekkür zafiyetinden başka bir şey değildir. Bugün kadınlar (veya kız çocukları) diri diri gömülmüyor ki hala o izahı tekrar edelim. Bu günün dünyasında kadınların yaşadığı problemlerin neler olduğunu doğru teşhis etmek ve yeni bir şahsiyet ve hayat teklif etmek tabi ki zaruridir. Ne var ki bu lüzum, feraiz’in değiştirilmesine dönük yeni bir içtihat arayışına kapı açacak kadar zihni savrulmaları getirmemelidir. Temel hukuk metinlerini de tartışacaksak neden Müslüman olalım ki?

*

İslam’ın kendi ahlakını teklif ediyor olması, farklı bir hayat teklifinde bulunduğunu gösterir. Farklı hayat teklifi, farklı bir hayat gerçekliğidir. İşte problem tam bu noktadadır. Farklı bir ahlak ile bu ahlakın hayattaki karşılıklarının (hayat gerçekliklerinin) bir arada bulunması mecburidir. İslam’ı anlamak ve yaşamakta patinaj yaptığımız nokta burasıdır.

Ahlak, en geniş manasıyla insani gerçekliklerin form toplamıdır. Hayatın ilk gerçeklikleri, insanlardaki ahlaki gerçekleşmelerdir. Ferdi manada ahlaki gerçeklikler üretilemeden hayatın girift tabiatında feri aşan gerçekliklerin üretilebilmesi kabil olmaz. Doğru söylemeyen insanlardan müteşekkil bir cemiyette, hukuk asla adaleti gerçekleştiremez. Bu o kadar önemlidir ki, hangi hukuku tatbik ederseniz edin, mahkemede taraflar ve şahitler doğru söylemiyorsa eğer, adaletin gerçekleşme imkânı kalmamış demektir.

Kendi ahlakını (dolayısıyla hayat anlayışını) insanların kalbine/ruhuna ve zihnine/aklına yerleştirememiş olan herhangi bir dünya görüşü, kendini o cemiyette ve hayatta doğrulayamaz. İslam’ın imandan sonra gerçekleştirmek için çaba gösterdiği ilk hamle, kendi ahlakını kuşanmış fertler yetiştirmektir.

*

Fertlerin İslam ahlakına sahip olmaları, İslami hayat için ilk şarttır ama nihai ve tek şart değildir. Ferdi gerçekliklerin üretilmesinden sonra, içtimai gerçekliklerin üretilmesi gerekir. İçtimai organizasyonun hem şekli hem de muhtevası İslami kıymet hükümleri ile doldurulmalıdır. Cemiyetin ve hayatın İslam’ın kıymet hükümlerini muhtevi müesseselerle dokunmuş olması, İslami hayat için son derece elzemdir. İktisadi alanda para tedavülünün istasyonlarını, mecralarını ve müesseselerini İslami anlayışla oluşturmadan, “ahlaklı Müslümanların” İslami hayatı yaşamasının mümkün olmayacağı vakadır. Ahlak, ferdi gerçeklik halinde kalır ve içtimai gerçeklik haline gelmezse, nihai fonksiyonunu ifa etmiş olmaz.

*

Müslümanların birkaç asırdır hayata müdahale edemedikleri ve dolayısıyla hayatın peşinden koşmaktan başka bir şey yapamadıkları vakadır. Hayata vaziyet edememek, hayatın altyapısını oluşturamamak, hayat gerçeklikleri üretememek şeklinde zuhur eden zafiyet, İslam’ın sadece hayatın peşinden koşan aciz bir dünya görüşü görüntüsü oluşturmasına sebep olmuştur. Hayatın peşinden koşmak, bağımsız bir dünya görüşü için çok vahim bir durumdur. İslam’ın hayat anlayışının ne olduğu sorusunun sıhhatli bir cevabı verilmediği takdirde, hayata müdahale etmek, hayatı dönüştürmek, hayatın altyapısını oluşturmak, hayatı yeniden üretmek mümkün olmayacaktır.

İslam’ın kendi hayatını üretmesi için öncelikle “mimari anlayışı”nı ortaya koyması şarttır. Mimari anlayış, kendi vasıtalarını, malzemelerini ve bu meyanda öncelikle kendi “aklını” üretecektir. Aklın birçok fonksiyonu ve özelliği olduğu vakadır ama buradaki ilgili özelliği, fikri gerçekleştiren manivela olmasıdır. Aklın bağımsız tarifleri bir tarafa, İslam’ın inşasını talep ettiği akıl, “akl-ı selim”dir ki, muhtevası, kuralları, metotları, değerleri ve malzemeleri (mesela bilgileri) İslam tarafından oluşturulmuş bir akıldır.

Hayat anlayışının birçok şartının içinde en önemlilerinden biri olan akıl, İslam tarafından inşa edilmeden, İslami hayatın üretilmesi havanda su dövmektir. Hayatın altyapısını batının oluşturduğu günümüz dünyasında, aklın da batılı anlayışla inşa ve tarif edildiği nedense gözlerden uzak tutulmaktadır. Batılı anlayışlarla inşa edilmiş olan akıl ile İslam’ı anlamaya ve hayatı üretmeye çalışmak, en kısa ifade ile komiktir. Aklın faaliyet metotları filozofik kavrayışlarla oluşturulduğunda o aklın İslam’a muhatap olmaya ve anlamaya çalışması ancak İslam’ın sağını solunu çekiştirmeye yarar.

*İslam, farklı hayat gerçeklikleri arasında “mümkün olan” ile “tavsiye edilen” arasında ikincisine doğru mütemadi bir akış talep eder.

İslam farklı hayat gerçeklikleri arasında üç safhalı süreç öngörür. Birincisi, hayatı bulduğu mevcut halidir, ikincisi, şeriatın çerçevesini belirlediği hayat seviyesidir, üçüncüsü, şeriatın içinde bulunmak kaydıyla tavsiye edilen hayat gerçeklikleridir. Birincisinden başlayarak sonuncusuna doğru mütemadiyen bir akış halinde bir hayatı talep eder. Bunun için gerekli tüm imkânların ve şartların oluşturulmasını emir ve tavsiye eder.

“Mümkün olan”, “Şer’i olan” ve “tavsiye edilen” hayat gerçeklikleri arasında sonuncuya doğru kesintisiz bir akış, İslam’ın hayat ile ilgili temel anlayışıdır. Hayatın bu safhalardan birinde durması ve donması, İslam’ın hakikatine aykırıdır. Bu manada Müslüman hayatı mütemadiyen inkılâpçı ve inkişafçıdır. Her kim mevcut yerinden memnun ise İslam’ı hayatının merkezinden çıkarmıştır. İslam’ın kendi hayatını üretme seyrinde bu safhalar veya süreçler unutulmamalıdır. Mümkün olanı reddetmek, inkişafı, bidayetinde imha etmektir. Şer’i olanla iktifa etmek, inkişafı reddetmektir. Tavsiye edilenin derinliğinin ise namütenahi olduğunu idrak edememek, İslam’ı anlamamak demektir.

* İslam birden çok hayat gerçekliği üretilmesine müsaade ettiği gibi tavsiye de eder.

İslam, Şeriatın (İslam hukukunun) muhafazası ve o çerçeve içinde kalınması şartıyla mümkün olacak her çeşit hayat gerçekliğine müsaade etmiştir. Şeriatın tek hayat gerçekliğine müsaade ettiği vehmine kapılanlar, hem İslam’ı anlamamışlardır hem de insan ve hayatı anlamamışlardır.

Şeriatın özel mülkiyeti hak olarak tanıdığı vakadır. Fakat bu durum özel mülkiyet edinmeyi emir ve mecburiyet haline getirmez. Özel mülkiyet edinmeyen Müslümanlar şeriatın dışına çıkmış olmazlar. Öyleyse özel mülkiyeti hak olmaktan çıkarmamak ve isteyenin bu imkâna sahip olmasını engellememek şartıyla, gönüllü olarak müşterek mülkiyet esasına dayanan bir hayat gerçekliği (mesela bir kasaba) kurmasına mani bir hal yoktur. Kaldı ki İslam, insanın ruhi-kalbi mecrasında dünya sevgisini son noktasına kadar azaltmasını tavsiye (dikkat tavsiye) etmektedir.

İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI –II-

İslam ile hayatın temas noktası

*Hayatın mahiyeti

Hayatın mahiyeti temelde iki kaynak kabul eder. Birisi kendi tabiatından kaynaklanır ve tabi mecralar halinde ortaya çıkar. Diğeri ise akli ve iradi müdahalelerdir ki bunlar başlangıçta suni mecralar açar fakat bir müddet sonra farklı sebeplerle tabileşebilir. Akli/iradi müdahalelerin oluşturduğu suni mecralar ile tabi mecralar arasında zıt ilişki vardır. Suni mecraların işgal ettiği hacim ne kadar büyürse tabi mecraların hacmi o derecede küçülür. Fakat hayatın öyle bir dönüştürücü özelliği vardır ki, bir suni mecra kendi alanındaki tabi mecradan daha büyük hacme ulaşır ve daha güçlü hale gelirse, hayat o mecrayı bir müddet sonra tabi mecra haline getirebilir. Eğer hacmi büyüyen suni mecra, tabi mecra haline gelmezse hayatta dayanılmaz bir gerilim meydana gelir. Hayatın kırılma noktalarından biri budur.

Hayatın tabi mecraları, insanın tabiatında bulunan temel özelliklerin karşılıklarıdır. İnsanın temel mizaç hususiyetlerinin yok edilebileceği düşüncesi yanlıştır. Buna rağmen suni mecraların büyümesi ile tabi mecraların küçüleceği düşüncesi nasıl doğrulanabilir? Bir suni mecra insan tabiatından beslenmediği takdirde tabi mecraların aleyhine büyüyebilir mi? Bu sorunun cevabı, aynı zamanda, hayatın mahiyetinin ne olduğu ile hayata müdahalenin muhteva ve sınırının ne olması gerektiği sorularının da cevabıdır.

İnsan tabiatından beslenmeyen hiçbir düşüncenin hayat mecrası açabilme kudreti yoktur. Zaten dünya tarihinde zuhur etmiş olan tüm düşünce disiplinlerinin az veya çok insan tabiatından kaynaklandığı vakadır. Bu sebeple yukarda çıplak halde sorulmuş soruyu geliştirerek şu şekilde sormak daha doğrudur. Her düşünce sistemi insan tabiatından kaynaklanıyorsa, suni mecralar ne demektir? Suni mecra, düşünce sistemlerinin, beslendiği mizaç hususiyetine lüzumundan daha fazla önem atfederek bir mecra açma çabasına girmesi halinde meydana gelir. Sosyalizm/Komünizmin, işçi sınıfının patronlar/burjuvazi tarafından sömürüldüğü, bu sömürünün ortadan kaldırılması düşüncesi ve eşitlikçi bir paylaşım yaklaşımı mutlaka insan mizacından kaynaklanır. Fakat bu düşüncenin mülkiyeti iptal etmeye kadar varması, insandaki başka bir mizaç hususiyeti ile çelişir. Bu çelişkiye rağmen kendi yolunu tek hayat mecrası haline getirme çabası, suni mecra açma teşebbüsünden öteye gidemez ve hayatı gerer. Buradaki gerilim çok ağırdır ve hayatı taşıyamamıştır. Hayatı taşıyamaması, tabi mecra haline gelmesine mani olur. Ve hayat tarafından yakın veya uzak vadede ortadan kaldırılır. Öyle olmamış mıdır?

*

Hayatın, kendi haline bırakıldığında ürettiği gerçeklikler ile hayata fikri/ideolojik müdahaleler yapıldığında üretilen gerçeklikler birbirinden farklıdır. Hayatın mutlak anlamda tabi mecralarında akmasını mümkün kılacak kadar müdahaleden azade tutulması kabil değildir. Gerekli de değildir. İnsanın akıl ve irade sahibi olması, hayata müdahaleyi gerçekleştirmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Zaten sıfır müdahale demek, aklın ve zekanın müdahalesini de yok saymak demektir ki, bu durumda hayvani içgüdülerin oluşturacağı iptidai ve vahşi bir hayattan başka bir şey kalmayacağı aşikardır. Hayata müdahalenin lüzumu, tartışılması gereken bir bahis değildir. Kişinin doğumdan başlayarak “insanileşme” sürecine girmesi ve hayvandan farklı bir varlık haline gelmesi zaten en derin müdahaledir. Ki bu müdahale (insanileşmeyi gerçekleştiren müdahale) olmadığı takdirde insanın konuşmayı dahi öğrenmesi mümkün değildir.

*

Hayatın müdahale edilebilir olduğu nokta ile müdahale edilemez olduğu nokta doğru teşhis edilmelidir. Bu nokta tüm felsefi cereyanlar için fevkalade önemlidir. Hayata müdahale edilemeyecek (hayatın yerinden kımıldatılamayacağı) noktanın kabulü, dünya görüşünün “insanilik” derecesini gösterir. Başka bir ifadeyle bir dünya görüşü, hayatın yerinden kımıldayamacağı noktayı umursamıyor veya bu noktayı yanlış teşhis ediyor ve kendini mutlaka hayata empoze etmeye çalışıyorsa, “insanı” umursamıyor demektir.

Hayatın müdahale edilebilir alanlarını veya noktalarını doğru teşhis etmek şartıyla hayata müdahale etmek, dünya görüşünün hüviyeti gereğidir. Hayata müdahale etmeyen dünya görüşü olmadığı gibi hayata müdahale etmeyi düşünmüyorsa bir düşünce sisteminin varlık iddiasında bulunması zaten komiktir.

*

Dünyanın içinde yaşadığı konjonktür, hayatın batı medeniyeti/vahşeti tarafından üretildiğini ve temel kodlarına kadar batılı hayat kavrayışının unsurlarını, malzemelerini ve vasıtalarını barındıran bir mahiyet arzettiğini göstermektedir. Hayatın tabi seyrinde bugünkü mevcut noktaya geleceği vehmi, batının kendi müdahalesini gizlemek maksadına matuf dezenformasyondur. Bu manada mevcut hayat, batı tarafından teşkil olunmuştur. Batı kavrayışının üretmiş olduğu hayat gerçekliklerini hayatın zaruretleri olarak kabul etmek, hayatın tabiatını anlamamış olmaktır. Batı anlayışının ürettiği ve aklın kaynaklarını oluşturan “gerçeklikler” sabit ve daim zannedilmemelidir. Özet olarak başka “hayat gerçeklikleri” üretilebilir ve akıl yeniden organize edilebilir.

İslam ile hayat arasındaki temas noktası, “doğru” ile “gerçek” arasındaki kesişme noktasıdır.

İslam ile hayat arasındaki temas noktası doğru tespit edilmelidir. Kasabın eline neşter alıp ameliyat masasına geçmesi gibi, İslam’ı hayata hoyratça savurmak, “İslami hayat” için doğru değildir. İslam’ın tekliflerinin hayat ile nasıl ve hangi şartlarda buluşacağı doğru anlaşılamadığında ortaya çıkacak insan tipi, kaba softa ve ham yobazdır. İslam’ın “doğru”ları ile hayatın “gerçek”lerinin kesişme noktası, İslam’ın hayat ile kurduğu temas noktasıdır. İslam’ın hayatı bulduğu noktada muhatap alması, bu başlangıç noktasını kabule zorlamaktadır. Fakat bu nokta sadece başlangıçtır ve asla orada kalmaması veya oraya kilitlenmemesi gerekir.

*

İslam, hayatı sanal gerçekliklerle tarif etmez. Nerde ve hangi şartlarda bulmuşsa o haliyle muhatap alır. Mevcut gerçekliği teşhis eder ve o haliyle yapılması gerekenleri teklif eder. Başka bir ifadeyle İslam, hayatı nerde ve nasıl bulduysa ona o haliyle ulaşır. Yani önce hayatın ayağına gider. Bu manada her insan bulunduğu hal üzere İslam’a muhatap olabilir. İslam’ın kendi doğruları vardır. Fakat hayatın ne olduğu ve elan ne durumda olduğu sorusu fevkalade önemlidir. Bu soruyu umursamaksızın hayata kaba bir müdahale ile toslamaz. İslam, kendi doğrularının “doğrulanabilecek” şartlarının olduğunu bilir. Farklı medeniyetlerin veya dünya görüşlerinin ürettiği “hayat gerçeklikleri”nde kendi doğrularını test etmez. Hayatı mevcut gerçekliği içinde muhatap almasının diğer manası budur. Hayatı, bulduğu yerden alıp kendi gerçekliğine doğru taşır.

*

Her İslami kuralın tatbik şartları vardır. Tatbik şartları bulunamadığında mevcut şartlara göre tatbik edilir. Bu durumun geçicidir ve tatbik şartlarını oluşturma çabası gereklidir ama kendi has şartları bulunmadığında hayatı kırıp dökmez. Kıyam namazın rükünlerindendir. Kıyam olmadan namaz sahih olmaz. Fakat felç veya hasta bir insan için kıyam şart değildir. İslam hayatı kendine yaklaştırmak için çalışır fakat hayat yerinden kımıldayamadığında hayata yaklaşır. İslami hayat, “doğru”, yani İslami kaide ile “gerçek”, yani mevcut şartların kesişme noktasında ortaya çıkar.

* İslam hayatı bulduğu yerde muhatap aldıktan sonra onu kendine doğru çeker.

İslam hayatı bulduğu yere kadar gittikten sonra, mevcut hayatın kendi tekliflerine uygun olmadığını teşhis ederse, hayatı kendi eksenine doğru çekmeye başlar. İslam’ın hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, dünya görüşü olmasındandır. Hayata müdahale etme hakkını kendinde görmesi, bir hayat anlayışına sahip olacak çapta hayat ile ilgilenmesinden kaynaklanmaktadır. İslam’ın hayatı kendi merkezine çekme çabası, kendi çerçevesinde “doğru”, “iyi” ve “güzel” anlayışına sahip olduğunu gösterir. Hayatı, “doğru-iyi-güzel” anlayışı ile izah ve inşa çabası, “yaşanabilir hayat” teklifinin olduğu iddiasıdır.

*

İslam’ın hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, kendi doğrularının ferdi ve içtimai çerçevede “gerçeklik” kazanması ile paraleldir. Hayatın içinde bulunduğu iklim, İslam’ın değerlerini doğrulamıyor olabilir. Başka kültürlerin oluşturduğu hayat gerçekliklerinin kendi doğrularını teyit etmeyeceğini bilir İslam. Hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, mevcut gerçekliklerin müsaadesi nispetindedir. Bu durum, siyasi/askeri baskılarla ilgili bir teşhis değildir. İslam’ın hayatı kendi merkezine çekme çabası, Müslümanlar marifetiyledir. Başka bir ifadeyle kendine iman edilmiş olması halinde bu çaba zuhur eder. İslam’ın kendine iman etmeyenlere kendi hayat anlayışını (mesela hukukunu) tatbik etmeyeceği vakası, hayatın kendi merkezine taşınmasını icbar etmeyeceğini gösterir.

*

İslam’ın bu çağda yaşanamayacağını ifade edenler, içinde bulundukları hayat gerçekliğinin başka bir medeniyet tarafından üretildiğini, hiçbir dünya görüşünün kendi üretmediği hayat gerçeklikleri içinde tam manasıyla doğrulanamayacağını ve yaşanamayacağını, her dünya görüşünün kendi hayatını ve hayat gerçekliklerini üreteceğini bilmeyen, anlamayan idrak fukaraları veya mevcut hayatı üreten medeniyetin gönüllü veya ücretli ajanlarıdır.

Hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklikler ile müdahale edilmesinden kaynaklanan gerçeklikleri birbirinden tefrik etmek gerekir. Hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklikleri İslam olduğu gibi kabul eder ve o gerçekliklere çare üretir ve teklif getirir. Mesela hastalık hayatın tabiatından kaynaklanan bir gerçekliktir ve İslam, hasta insanın namazı kıyam rüknünü yerine getirmeden kılmasına cevaz verir. Kıyamın namazın rüknü olması ve kıyamsız namazın geçerli olmaması, hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklik karşısında İslam’ın geri çekilme ve onu olduğu gibi kabul etme esnekliğini gösterir. Fakat kız öğrencilerin üniversiteye başörtü ile alınmaması, hayata müdahalenin oluşturduğu bir gerçekliktir ve İslam buna razı olmaz ve o gerçekliği nihai anlamda tanımaz.

İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI -I-

İslam, temel anlayış olarak kendini merkeze alan ve bu merkez çevresinde bir sacayağı kuran usule sahiptir. Sacayağının ayakları, varlık, insan ve hayat bahisleridir. Hayat bu sacayağından koparılıp alındığında (müstakilleştirildiğinde) bir mana ifade etmez hale gelmektedir. Varlık, insan ve hayat bahislerinin birbirinden müstakilleştirilememesi, İslam’ın temel yaklaşımıyla beraber aynı zamanda bu konuların mahiyetleri gereğidir.

Aşağıda İslam’ın hayat anlayışını dokuyan temel esasların her birini birkaç paragrafla özetlemeye çalıştık. Fakat bunların her biri ayrı bir veya birkaç yazı konusudur ve müstakil yazı olarak yayınlanacaktır. Bu yazı, başlığından da anlaşılacağı üzere giriş mahiyetindedir.

*

İslam ile hayat arasındaki temas noktası doğru tespit edilmelidir. Kasabın eline neşter alıp ameliyat masasına geçmesi gibi, İslam’ı hayata hoyratça savurmak, “İslami hayat” için doğru değildir. İslam’ın tekliflerinin hayat ile nasıl ve hangi şartlarda buluşacağı doğru anlaşılamadığında ortaya çıkacak insan tipi, kaba softa ve ham yobazdır. İslam’ın “doğru”ları ile hayatın “gerçek”lerinin kesişme noktası, İslam’ın hayat ile kurduğu temas noktasıdır. İslam’ın hayatı bulduğu noktada muhatap alması bu başlangıç noktasını kabule zorlamaktadır. Fakat bu nokta sadece başlangıçtır ve asla orada kalmaması veya oraya kilitlenmemesi gerekir.

*

İslam’ın hayattan geri çekilme payı var mıdır? Varsa geri çekilmenin nihai hattı nedir? İslam hayattan hiçbir şekilde geri çekilmeyecek kadar sert ve kaba mıdır? Eğer böyleyse hayatı yaşamak (İslam’ı yaşamak) nasıl mümkün olabilir? İslam’ın hayattan geri çekilmesi, kendini hayattan tecrit etmesi ve temel esasını reddi değildir. Geri çekilmenin ölçülerden vazgeçmek şeklinde anlaşılması zaten yobaz anlayışıdır. İslam, hayattan “tatbik şartları” cihetiyle geri çekilir. Mesela su olmadığında teyemmümün caiz olması veya hastanın oruç tutmayabilmesi veya canın tehlikeye girmesi halinde dil ile inkâra cevaz vermesi gibi. Sistematik bir anlayışla İslam’ın hayattan geri çekilme hattının tespiti fevkalade önemlidir.

*

İslam, hayatı ve insanı bulduğu noktada muhatap alır. Fakat bulduğu nokta İslam’ın yaşanılması için gerekli olan ferdi ve içtimai “gerçeklik” altyapısını oluşturmaz. Bulduğu noktada muhatap alması, insanı ve hayatı o noktada muhafaza etmeyi gerektirmez. İslami hayat kendi “ferdi ve içtimai gerçeklik altyapısı” ile mümkün olduğuna göre, İslam’ın kendi hayatını üretmesi elzemdir. İslam’ın kendi hayatını üretmesinin temel anlayışı, malzemeleri ve vasıtaları nelerdir? Hangi “mimari anlayış” ile kendine mahsus hayatı inşa edecektir? İnsan ve hayatı bulduğu ve muhatap aldığı noktadan, kendi hayat alanına nasıl taşıyacaktır? Bu soru konjonktürel olarak fevkalade önemlidir.

*

İslam, insan tabiatında ve hayatın mahiyetinde mevcut temel özellikleri ve mecraları reddetmez. İnsan tabiatında mevcut olan ve hayatı yaşamayı ve devam ettirmeyi mümkün kılacak “arzular” ile hayatın içine döküldüğü ve akışını temin ettiği mecralar, İslam için yok hükmünde değildir. Mülkiyetten cinselliğe kadar hayatı üreten ve yaşanmasını mümkün kılan temel arzular ve bu arzuların hayatta açtığı mecralar kabul edilmeksizin, “yaşanmaya değer hayat”ın inşası kabil değildir. İslam, Katolikler gibi evlenmeyi, komünistler gibi mülkiyeti reddetmek basiretsizliğine düşmemiştir. Kabul etmek, tanzim etmemeyi gerektirmez. İslam, insan ve hayatın zaruretlerini kabul etmiş fakat onları tanzim ederek “insanileştirmiştir”. Cinsel arzuyu kabul etmiş fakat yolunu evlilik olarak göstermiştir.

*

Hayat ve insan çok girifttir ve adaletsizlik eşitsizlikten doğduğu gibi eşitlikten de doğabilir. Aslolan muvazenenin kurulmasıdır. Zengin ile fakirin eşitlenmesi, zengin lehine neticeler doğurmaktadır. Muvazene, iki unsurun bir arada yaşayabilmesini mümkün kılan denge halidir. Muvazenenin kurulabilmesi için genellikle zayıf lehine düzenlemeler yapılması gerektiği anlaşılmalıdır. Aylık geliri 100.000.00 YTL olan fabrikatörle, aylık geliri 500,00 YTL olan işçisi kavga ettiğinde ve her ikisi de onar ay hapis cezası aldığında ve hapis cezalarının günlüğü 10.00 YTL den paraya çevrildiğinde, toplam ceza 3.000.00 YTL olmaktadır. Fakat bu miktar fabrikatörün (zenginin) bir günlük geliri bile değilken, işçinin altı aylık maaşıdır. İşte eşitlikten doğan bir adaletsizlik

. Muvazene, hakların yerli yerine oturtulması ve kullanılabilir hale getirilmesidir. Kâinatta her şey muvazene üzerindedir ve muvazene bozulduğunda hayat ve varlık dağılmaktadır. Mesela su, iki hidrojen ve bir oksijen atomunun belli bir kıvamda bir araya gelmesiyle oluşur. Suda hidrojen ve oksijen atomları var diye her ikisinden de birer atom alarak su meydana getirmeye çalışmak ahmakça bir çabadan başka bir şey değildir.

*

Hayat alanlarının tamamı (genel anlamda) kabul görmüştür. Her alanın kendi merkezinde bulunması esastır. Hayat alanlarından bir diğerine geçmeyi gerektirecek manevi lüzum yoktur. Fikir-ilim, iktisat-ticaret, askerlik-cihat ve siyaset-devlet hayatın içinde aktığı dört temel mecradır. Bu mecraların içinde bulunan sayısız hayat alanı (meşru çerçevede) muteberdir. Müslüman insanın temel hedefi olan tevhide ulaşmak her hayat alanında kabildir. Aslolan her insanın yaşadığı hayat alanının hakkını vermesidir.

*

İnsanlardaki mizaç çeşitliliği vakadır. Hiçbir insanın mizaç hususiyetlerinin tamamı başka bir insanda mevcut değildir. Mizaç hususiyetlerinin tamamı sayılabilir veya tespit edilebilir. Bu manada milyarlarca insanın sayılabilir olan mizaç hususiyetleri içinde aynısına sahip olamaması imkânsız gibi görünüyor. Fakat aynı mizaç hususiyetlerinin farklı dozlarda meydana gelmesinden kaynaklanan “mizaç terkibi” sayısı milyarlarca insandan daha fazladır. Farklı mizaç terkiplerine sahip olan insanların, aynı ahlak anlayışına muhatap olmalarına rağmen, aynı ahlaki donanımı edinmelerini gerektirmez. Başka bir ifade ile muhatap olunan aynı ahlaktan mizaçlarındaki farklılığa göre farklı nispetlerde edinmeleri gerekir. Böylece mizaç ile ahlakın mütekâmil terkibine ulaşmak ve orada şahsiyeti inşa etmek, doğru yoldur.

Mizaç ve ahlak toplamına bir de yaşanılacak hayat alanını katmak lazımdır. Hangi hayat alanında nasıl bir hayat yaşanacaksa ona göre mevcut mizaç hususiyetlerine lüzumlu olan ahlaki katkıyı yapmak gerekir. Farklı mizaç ve ahlak toplamından meydana gelecek olan şahsiyet terkiplerinin farklı olabileceği, hatta farklı olması gerektiği temel bir kabuldür.

*

İslam’da hayatın ahlak tarafından inşa edilmesi esastır. Hukuk, hayatı muhafaza altına almak içindir. Ahlakı inşa unsuru kabul etmek, hayata müdahaleyi esas olarak “gönüllülük” üzerine bina etmektir. Ahlakın (ve zaten hukukun da) kaynağı imandır. İman ise icbardan azade kılınmıştır. İslam, kendinin yaşanmasını Müslüman’dan talep eder. Müslüman ise iman etmiştir. İman etmişse eğer irade etmelidir. Hukuk, iradeyi sakatlayan ve engelleyen vakaları temizler. İrade olmadan imtihan olmayacağı için, irade esastır. İrade esas ise ahlak temel kurucu unsurdur.

*

İslam, özel hayatı kabul etmez. Zira Müslüman’ın tüm hayatını tanzim etmiştir. Fakat her alanın tanzimi farklı kaynaklar ve usullerledir. Farklı kaynaklardan kastımız, edep, ahlak ve hukuktur. Edep, kişinin yalnız başına bulunduğunda insan (ve Müslüman) olmanın gereğini yapmasıdır. Ahlak, hayatın içtimaileşmiş alanında vardır ve müdahildir. Nizamın tesisi söz konusu olduğunda hukuk kendini gösterir

Özel hayatın olmaması, İslam’ın teorik müdahalesi cihetiyledir. Fakat mahrem hayat vardır. Mahrem hayat, özel hayatın içtimai ve siyasi müdahalelerine karşı korunmasıdır. Mahrem hayata müdahale mutlak olarak men edilmiştir. Zira mahrem hayat, saf iradi olan hayattır. İçtimai ve siyasi hayat ise irade dışında etkilerin de söz konusu olabildiği alandır.

*

İslam, hayatı doğum-ölüm parantezinde kabul etmez. Doğumdan önce “âlem-i ervah”tan başlayan hayat, ölümden sonra kabir hayatı ve cennet-cehennem uzantısında devam eder. Bu durum hayatın gerekçelerinin sadece “dünya gerçekliğinden” alınmasına manidir. Hayatın gerekçeleri arasında dünya gerçekliğinin de olduğu vakadır ama bundan ibaret değildir. Hayat kompozisyonu bu hacimde olduğunda, Müslüman insanın zihni-akli organizasyonunun da farklı olacağı vakadır. Aklın inşasında İslam’ın hayat kompozisyonunu bu çapta dikkate almayan anlayış ve eğitimler, felsefi manada “salt rasyonalist” olurlar. Hayatın tüm gerekçelerini sadece dünyadan almak, İslam’a ne kadar uygun görünürse görünsün “ladini” bir anlayıştır.

*

Hayat alanlarının birbirinden tamamen bağımsızlaştırılması, hayatın dağılmasıdır. Tevhit, hayatta da vakidir. Fakat hayattaki tevhidin gerçekleştirilmesi usulü, tecrit ve tenzih değil, illiyet rabıtası ve maksat unsuru marifetiyledir. Hayat alanlarının tamamı, maksat unsuru marifetiyle aynı merkeze doğru hareket halindedir. İlliyet rabıtası takip edildiğinde ise zaten o merkezden geldiği görülür. Hayat illiyet irtibatıyla geldiği merkeze, istikamet (maksat) güzergâhıyla avdet eder.

*

İnsanda iki temel mecra vardır. Zihni-akli mecra ve ruhi-kalbi mecra… İslam, sonsuz hayat anlayışına sahip olduğu ve bu anlayışın merkezine vahyi (metafizik gerçekliği) yerleştirdiği için sadece zihni-akli mecra ve bu mecradaki akış ile iktifa etmez. İman, akli bir tavır değil, kalbi-ruhi bir temayüldür. Bu manada kalbi-ruhi mecra insanda gerçekleşmelidir. Şeriat, akla hitap eder ve onu mesul tutarken, şeriata riayetin esası olan samimiyet ve takva, zihni mecrada aklın gerçekleştirebileceği bir hamle değildir.

*

İslam, hayatın inşasını ahlaka, muhafazasını da hukuka emanet etmiştir. Hukuk hayat inşa etmez. Hayat inşası, zor ve büyük bir insani hamledir. Bu sebeple gönüllülük esastır. İnsanları icbar etmek, hayatın inşasını değil hile-i şer’iyyeye sevk eder. Bu yaklaşım İslam hukukunu (şeriatı) asla gereksiz ve gerekçesiz bırakmaz. Burada temas edilmek istenen nokta, ahlaki kaynakları harekete geçirilemeyen Müslüman’ların hayat ve medeniyet inşa edemeyeceği hususudur.

*

İslam’daki önem sırası şudur; fert, cemiyet, devlet… Bu sıralama aynı zamanda; iman, ahlak, siyasettir. İman hayatı ilzam eder, hayat ahlaki şart kılar, ahlak cemiyeti gerektirir, cemiyet siyaseti üretir, siyaset devleti kaçınılmaz kılar. Veya iman eden fert imanını yaşamalıdır, imanını yaşamak için ahlaka ihtiyaç duyar, ahlak ve hayat cemiyetsiz olmaz, cemiyet teşkil olunduğunda siyaset vücut bulmuştur, siyaset zuhur ettiğinde devlet kaçınılmaz olur.

*

Haklar ve salahiyetler devlet ve onun müesseselerinden alınmaz. Devlet de hak ve yetkilerini, ferdin ve cemiyetin aldığı kaynaktan alır. Yani İslam’dan alır. Bu durum, devleti veya başka bir müesseseyi kutsallaştırmayı gerektirmez. Devlet için fert feda edilmediği gibi cemiyet hiç feda edilmez. Devlet ve onun müesseselerinin de kaynağı her hak gibi İslam olduğu için, hiçbir şahıs veya kuruluş imtiyaz sahibi olamaz. İmtiyaz, sadece hayatta muvazene kurulması için zayıflar lehine düzenlemeler yapılması gerektiğinde söz konusu olabilir. Güçlülerin imtiyaz sahibi olması, zinhar menedilmiştir.

*

Müslümanlar kardeştir. Bu ölçü, Müslümanlar eşittir ölçüsünden çok daha ileridedir. Eşitliği ihtiva ettiği gibi fedakârlığı, vefayı, hürmeti vesaire tüm ahlaki unsurları da ihtiva eder. Eşitlikteki “sen sensen, ben de benim” anlayışının ilgililer arasında aşılmaz mesafeler ürettiği vakadır. Bu anlayış, yardımlaşmayı, vefayı, fedakârlığı vesaire üretmez. Kardeşlik ise, “seninki senin fakat ihtiyacın varsa eğer benimki de senin” anlayışına kadar uzanan bir âlicenaplığa teşne olmaktadır.

*

İslam, kendi ölçülerini kendini kabul etmemiş olanlara tatbik etmez. İslam, teklif ettiği edep, ahlak ve hukuku Müslümanlara tatbik eder. Gayrimüslimler, İslam ahlak ve hukuku ile bağlı değillerdir. İslam siyasi hakimiyetinde de böyle davranır. Yani İslam devletinde gayrimüslimler kendi hukuklarına tabidir.

İman edilmemiş (kabul edilmemiş) olan hukuka riayet talebi, zulümdür. Çünkü bu durumda tatbikat ancak silahla gerçekleşir. Bu günün dünyasında temel hak ve hürriyetler bahsinde hiçbir siyasi sistem bu noktaya kadar uzanan bir çerçeve oluşturamamıştır. İslam tarihinde (Medine dönemi dahil) 14 asırdır tatbik edilen bu anlayış, günümüzün gelişmiş siyasi sistemleri tarafından hayal dahi edilememiştir.