CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(16.02.2014)-ZİHNİ ÇARPIKLIĞIN MUHTEŞEM MİSALİ

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(16.02.2014)-ZİHNİ ÇARPIKLIĞIN MUHTEŞEM MİSALİ

Bugün gazetesi yazarı Gültekin Avcı, 15.02.2014 tarihli, “Beddua” isimli yazısında, aramakla ele geçmeyecek bir zihni çarpıklığın misalini sunmuş. Cemaat ile ilgili bazı gerçekleri yazıyoruz ama adamlar takiyye uzmanı Şiileri de geçtikleri için, “açıkça” söylenmemiş olanı inkar ediyorlar. Tüm faaliyetlerinde görülen ama kelama açıkça dökülmemiş gerçekleri inkar konusunda zirve yaptılar. Açıkça yazmadıkları için de, inkar ettiklerinde, aklı gözünde olanları veya cemaatin akıl garibanı tabanını ikna edebiliyorlar. Allah’a hamdolsun ki, cemaat nam örgütün kalemşorları çok sığ, karşı tarafı tenkit etmek için yazdıkları yazılarda, “şecaatin arzederken sirkatini” söyleyenlerin misali “itiraflarda” bulunuyorlar.

Eski savcı Gültekin Avcı, Ergenekon soruşturmaları zamanında mesleki birikiminden dolayı meşhur olan birisi… Türkiye’de, bir konuda bilgili olmak, her konuda konuşma hakkı verdiği, böyle bir zihni çarpıklık oluştuğu için, Gültekin Avcı’da, her konuda kalem oynatmaya başlamış. İyi de etmiş, Avcı’nın itiraf mahiyetinde olan yazısı olmasa, Fethullah Gülen örgütü ile ilgili bazı gerçekleri nasıl ispatlardık?

Başlayalım;
Okumaya devam et “CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(16.02.2014)-ZİHNİ ÇARPIKLIĞIN MUHTEŞEM MİSALİ”

FETHULLAH GÜLENİ ANLAMAK-3-ALLAH ADINA KONUŞMAK…

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK-3-ALLAH ADINA KONUŞMAK…
Son zamanlarda Allah ile tehdit etmek yaygınlaştı, Allah adına konuşmak revaç buldu. Mühim ve hassas bir mevzuu…
İlahi muradın ne olduğuna dair kesin ifadeler kullanmak, kadim müktesebatımızda kerih görülmüş, usul bilmezlik olarak tarif edilmiştir. Allah Azze ve Celle, bazı meselelerde muradını sarih şekilde izhar ve beyan etmiştir. İslam’ın ahkamına dair ölçüler, emirler, nehiyler sarih şekilde beyan buyurulmuş, bu hususta müphem olmak men edilmiştir. Namaz farzdır, ikame etmeyenin mahşerdeki hesabı ve ahiretteki cezası malum ve ağırdır. Bunun gibi Allah Azze ve Celle tarafından sarahaten beyan edilmiş, emredilmiş, ölçülendirilmiş, nasıl ikame edileceği ise Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam tarafından tayin edilmiş olan mevzularda “İlahi Murad” tespit edilmiş haldedir, bunun gibi mevzularda müphemiyet itikadi maraz sebebidir.
Yukarıdan aşağıya doğru inildikçe, İslam’ın sarahatle tayin ettiği ölçülerin oluşturduğu merkezden muhite doğru gidildikçe, muhkemlik yerini müphemiyete bırakır. Sarahaten beyan edilmiş, şekil olarak da tayin edilmiş “sabitler” münakaşa dışı bırakılarak, merkezden muhite, yukarıdan aşağıya, esastan teferruata doğru gidildikçe, “İlahi Murad”ın ne olduğu hususunda net ifadeler kullanılması, İslam ıstılahında “cehalet” tarifine girer. Herhangi bir devirde (mesela bugün), Allah Azze ve Celle’nin dinini ikame etme hususunda bir yol haritası, bir güzergah haritası, bir tatbikat fikri geliştirmek, Allah Azze ve Celle’ye iltica etmekle, bu ruh halini kesintisiz muhafaza etmekle kabildir.
* Okumaya devam et “FETHULLAH GÜLENİ ANLAMAK-3-ALLAH ADINA KONUŞMAK…”

DÜNYA VE TÜRKİYE YAHUDİLERİNE ÇAĞRI

DÜNYA VE TÜRKİYE YAHUDİLERİNE ÇAĞRI
Yahudi tarihi uzundur, çok uzatmadan meselemizle ilgili birkaç noktaya temas edelim. Hıristiyan batı dünyası, Yahudileri, toplumun en aşağıdaki sınıfından daha aşağıda gören, insan sınıfında kabul etmeyen, insan ile hayvan arası bir varlık türü olarak değerlendiren, bundan dolayı da “Yahudi katliam günleri” gibi yılanlara ve akreplere bile layık görülmeyecek muamelelere tabi kılan bir kültür üretmiştir. Bu kültürün tabii neticesi olarak da Yahudi katliamları yapılmış, dahası Yahudi katliamını normal ve tabii kabul etmiş, tarih boyunca Yahudileri öldürmeyi ceza kanunu çerçevesinde “cinayet” olarak bile değerlendirmemiştir. Hitler’in Yahudi katliamına şaşıranlar, batı kültüründeki Yahudi bakışını bilmeyenlerdir. Batı da kendi içinde Hitler’i “günah keçisi” olarak seçmiş ve onun dışındaki Yahudi katliamlarını perdelemiştir. Oysa her Avrupa ülkesinde Yahudiler, tarih boyunca katledilmiş, zulme uğramıştır.
Keza tarih boyunca Yahudilerin rahat yaşadıkları, hukuklarına saygı gösterilen, insan sınıfından kabul edilen tek kültür havzası, İslam coğrafyasındadır. Tarihte, Hıristiyanların Yahudi katliamlarını engelleyenler sadece Müslümanlardır. İslam tarih ve coğrafyasında, hiçbir zaman bir Yahudi katliamına sahnelenmemiş, haklarının ihlal edildiği görülmemiş, aksine kendi hukuklarına uygun yaşama imkanı verilmiştir. Osmanlının, Endülüs katliamında Yahudileri de kurtardığı, onlara kendi ülkesinde imkanlar sağladığı tarihi bir vakadır. Okumaya devam et “DÜNYA VE TÜRKİYE YAHUDİLERİNE ÇAĞRI”

ÜZÜLEMEDİM, BU ÇOK KÖTÜ

ÜZÜLEMEDİM, BU ÇOK KÖTÜ
Balyoz davası bitti, kuvvet komutanları da dahil ağır cezalar verildi. Yüzlerce sanık, orgeneraller, kuvvet komutanları, bir sürü general, albay filan… Karar duruşması olduğu için sanıkların aileleri de yoğun olarak mevcut. Karar açıklandığında ailelerin psikolojik savruluşları, çözülmeleri görülüyor kameralarda ve feveranları kaplıyor ortalığı.
Generallere verilen cezalara üzülmedim. Suçluya verilen cezaya üzülmek adalet duygusunu kaybetmektir. Suçluya acımak, adalete acımamaktır. Suçluya acımak, adalet talebinde bulunmamaktır. Suçluya ceza verilmeyecekse adaletin tarifi nedir? İlla da merhamet göstermek gerekiyorsa, suçluya değil, mağdura, müştekiye merhamet göstermek gerekir. Suçluya verilen ceza, mağdura gösterilen merhametin ta kendisidir. Bu sebeple denmiştir ki, ceza merhamettir. Adalet ise merhametin gerçekleşmiş, tatbik edilmiş halidir.
Generallere verilen cezaya üzülmem gerekmiyor. Adalet, halkı ve hayatı ayakta tutan birinci sütundur. Bu sütunu yıkmak bize yakışmaz. Bilakis, sütunun yerli yerinde durduğunu görmek sevindirici bir haber… Çok şükür ki o mermer sütunu tüm haşmetiyle gördük. Bu bahtiyarlık bize nasip oldu.
Yazının başlığındaki “üzülemedim, bu çok kötü” ifadesi, generallere verilen cezalar için değil, onların aileleri içindir. Gerçekten ailelerin hallerine baktım, perişan olmuşlar. Üzüntülü bir durum… Kendimi yokladım, üzülüyor muyum diye, hayır, hiçbir üzüntü yok. İşte kötü olan bu… Okumaya devam et “ÜZÜLEMEDİM, BU ÇOK KÖTÜ”

ARAP BAHARI EKSENİNDEKİ ZİHNİ SAVRULUŞLAR

ARAP BAHARI EKSENİNDEKİ ZİHNİ SAVRULUŞLAR
Arap baharı başladı akıllar dehşet bir fırtınaya tutuldu. Ne oluyor, nasıl oluyor, dinamikleri nedir, kimler bu işi tahrik ve teşvik ediyor vesaire birçok soru akıllardaki tüm ezberleri yıktı. Ezberler, zihni evrenin güvenli limanlarıdır, özellikle de tefekkürle fazla işi olmayan insanlar ezberlerine dokunulmasını istemezler. Zihni evrenin güvenli limanı olan ezberler bozulduğunda ortaya çıkacak zihni boşluklar, fiziki boşluklardan çok daha dehşetengizdir. İnsanın kendi içine düşmesi, zihni evrenindeki boşluklara yuvarlanması, aklı patlatacak bir ruhi savrulmayı tetikler. Arap baharı, Arapları değil sadece tüm dünyanın aklını mayınladı. Meseleyi düşünmeye çalışan herkes, bir tarafından bu mayınlara basıyor. Ortalık patlama sesinden geçilmez oldu, zihni patlamaları fikir zanneden idrak fukaraları da kendilerinden emin şekilde piyasada cirit atıyorlar.
Büyük Arap isyanı Suriye’ye gelip çattığında, karşısında ciddi bir hinterland buldu. Hizbullah, Irak, İran şeytan üçgeni tüm güçleriyle Suriye’de sahaya indi. İkinci hinterland (ikinci savunma hattı) ise Rusya ve Çin tarafından oluşturuldu ve dünya ikiye bölündü. Okumaya devam et “ARAP BAHARI EKSENİNDEKİ ZİHNİ SAVRULUŞLAR”

ŞİA FİTNESİ

ŞİA FİTNESİ
İran-Suriye-Hizbullah hattındaki gelişmeler ve bu gelişmelerin merkezinde yer alan Şia ile ilgili yazılarımız, bazı insanlar tarafından ağır ve sert şekilde tenkit edildi. Bazı insanların içinde yakın arkadaşlarımız da var. Doğrusu üslubumuz ile ilgili “aşırılıklarımız” var mı diye yazılarımızı kontrol etmek ihtiyacı hissettik. Gördük ki üslubumuz “aşırı” değil, aksine Şia’nın tavır ve tatbikatları karşısında fevkalade yumuşak kalmış. Çok daha ağır ifadelerle tenkit etmemizi gerektiren olaylarla karşı karşıyayız.
Hakikaten daha ağır tenkitlere ihtiyaç var. Zira Tahran ve Kum şehrindeki Şia’nın ileri gelenleri (devlet ve ilim adamları) Suriye’deki çocuk, kadın, ihtiyar, hasta, yaralı ayrımı yapmadan toplu katliamlar yapanlara “devrim muhafızlarını” gönderiyor ve Suriye’deki rejimle birlikte daha büyük katliam yapıyorlar. Kılları kıpırdamıyor, vicdanları sızlamıyor, ruhları titremiyor, hiçbir rahatsızlık alameti görülmüyor. Tek rahatsızlıkları, Şam’da ikamet eden can yoldaşları “vampirin” her gün biraz daha zayıflamasıdır. Okumaya devam et “ŞİA FİTNESİ”

KADDAFİ’NİN LİNÇ GÖRÜNTÜLERİNİ İZLERKEN…

KADDAFİ’NİN LİNÇ GÖRÜNTÜLERİNİ İZLERKEN
Bir gurup insan tarafından aralarına alınmış merhametsizce dövülüyor. Hem de yaralı halde… Ne düşünmek gerekiyor? Duygularımı kontrol ediyorum ama hiçbir şey anlamıyorum. Hangi çapta bir suçlu olması gerekir insanın o muameleye layık görülmesi için? O ortam hukuk ortamı mı diye sorasım geliyor kendime… Hukuk ortamı olmadığı malum ama içimden bir ses diyor ki, zaten hukukun manası, hayatın her noktasına kadar nüfuz etmesi değil midir? İnsanlık, hukuksuz tek bir santimetre kare alan bırakmamaktır. Hukuk sadece bir noktada geri çekilebilir ve alanı boşaltabilir. Kendinden daha naif olan ahlaka bırakabilir herhangi bir alanı… Ama daha naif olduğundan emin olunan ahlaka…
Linç eden insanları anlamak gerekir mi? Bilmiyorum… Uzun dönemdir zulüm altındaki insanların psikolojik labirentlerinde nelerin kaynaştığını kim bilebilir ki? Zulmün nasıl bir psikolojik organizasyon meydana getirdiğine dair kim araştırma yaptı? Neden bu alanda hiç araştırma yok? Dünya son birkaç asırdır batı tarafından katlediliyor, zulmediliyor, hakları gaspediliyor. Batı bizzat yetişemediği coğrafyalara sadık adamlarını kral veya diktatör olarak yerleştirip, sömürmeye ve katliam yapmaya devam ediyor. Bütün bunlara rağmen zulüm psikolojisi üzerine neden araştırma yapılmıyor? Dünyanın batı hegemonyasında olmasından mı kaynaklanıyor bu alakasızlık? Batı zaten zulmetmediğini ve demokrasi götürdüğünü düşündüğü için mi bu tür araştırmalar yapılmıyor? Batıyı anladık da, dünyanın geri kalanı neden, neticeleri tüm dünyayı ateşe atacak kadar ciddi olan bir konuda araştırma yapmayı düşünmez?
Hiçbir izaha dayanmaksızın zannediliyor ki, zulme uğrayan insanın iç aleminde “adalet” yeşerir. Oysa zulüm ilk olarak adalet duygusunu imha ediyor. Zulüm, insanın psikolojik evreninde o kadar ağır bir etkidir ki, bırakın adalet gibi hassas bir duyguyu her şeyi yerle bir ediyor. Siyasi tarih, zalimlerin hiçbirinin normal bir şekilde ölmediğini gösteriyor. Çok vahşi ve insanlık dışı şekilde öldükleri tarihin kayıtlarındadır. Bu bazen halkın elinde parçalanarak ölmek şeklinde tezahür ediyor bazen ise Allah’ın bir musibet vererek aylarca “böğürerek” ölmesi şeklinde tezahür ediyor.
Dünyanın ve özellikle de batının her şeyi yeniden düşünme vakti geldi. Bunu yapmak için de fazla bir vakti yok. Hem kendi vatandaşları hem de dünyanın batı ve batılılaşmış insanlarla çok ciddi hesapları var. Müthiş bir öfke ve kin birikimi var. Bölge bölge patlamaya başlayan bu birikim, küresel dalga haline gelip batılı halkları da sokaklara dökmeye başladı. Batı dünyası yakın zamana kadar dünyanın her tarafında yaptığı büyük katliamları şimdi kendi halklarına karşı yapmak zorunda kalacak. Batı bir an önce kendini rehabilite etmez ve dünyaya “özür manifestosu” yayınlamazsa, EL-KAİDE’YE gerek kalmadan kendi halkı tarafından kafaları ezilerek katledilecekler veya kendi halklarını milyonluk kitleler halinde katledecekler.
Dünyanın hızlı bir şekilde normalleşmeye ihtiyacı var. Bunun ilk ve en önemli şartı, batının köpekler gibi kendi halkından ve dünyadan özür dileyerek kendini affettirmesidir. Normalleşme ihtiyacı ve özür dileme lüzumunu hala anladığına dair bir işaret yok. Batı, hızlı bir şekilde çok kötü bir sona doğru gidiyor.
Zulme uğramış insanlara iktidarı vermemek lazım. Fakat zulme uğrayan insanların tüm haklarını vermek ve zulmedenleri de en ağır şekilde cezalandırmak şartıyla… Böylece mazlumlar rahatlayıp, normalleşip hayata devam edebilsinler. Bu yapılmadığı takdirde mazlumlar, büyük patlamalarla kendi ülkelerini işgal edecek ve sorumlu gördükleri şahısları feci şekilde öldürecek, müesseseleri ise yakıp yıkacak. Dünya içinde bulunduğu ağır şartlardan sonra böyle bir yıkımı kaldıramaz. Batı bunu yapar mı? Asla… Öyleyse niye yazıyoruz? Tarihe kayıt düşmek için…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MAZLUM PSİKOLOJİSİ VE SURİYE İRAN HATTI

MAZLUM PSİKOLOJİSİ VE SURİYE İRAN HATTI
Bir ülkede yanlışlıklar, haksızlıklar, kanun ihlalleri olabilir. Fakat bunların telafi edilebileceği, çözülebileceği, merciler, usuller, şahıslar da olur. Haksızlığa uğrayan insanlar idarecilere başvurur, yetkililerden gerekli hassasiyet ve faaliyeti görmediklerinde mahkemelere başvurur ve haklarını alır, problemlerini çözer. Nihai çözüm mercii olan mahkemelerden haklarını alamıyorsa, orada klasik türden bir problem değil, sınırları aşmış ve mahiyeti değişmiş bir problemden bahsedilmeye başlanır. Zulüm…
Zulüm umumiyetle yanlış anlaşılır. İdarenin (iktidarın, yetkililerin) baskısı, hak ihlali, veya yanlış tatbikatı zannedilir. Oysa her ülkede ve her siyasi sistemde iktidarın keyfi uygulamalara meyledeceği bilinir. Zulüm, idarenin hak ihlallerine mahkemelerin dur diyememesidir. Mahkemeler idarenin hak ihlallerini neden önleyemezler? Bu sorunun tek bir cevabı var. Ülkedeki kanunlar, idarenin haksızlıklarına uygundur. Zulmün tarifi de zaten tam olarak burada ortaya çıkar. Zulüm, hukuk marifetiyle yapılan sistematik haksızlıklardır. Yani mevzuat zulüm üreten bir muhtevada hazırlanmıştır. Buna hukuk denmeli midir, sorusu ise ayrı bir bahistir.
Bir ülkede hak ihlalleri için müracaat edilecek mercii yoksa o ülkede zulüm vardır. Özellikle de temel hak ve hürriyetlerin ihlalleri karşısında başvurulacak merciin olmaması, zulmün derinleştiğini ve müesseseleştiğini gösterir.
*
Düşünün ki polis, babanızı bir gece yatağından kaldırıyor ve götürüyor. Sabahleyin babanızı aramaya çıkıyorsunuz fakat semt karakolundan başlamak üzere hiçbir yerde bulamıyorsunuz. Öyle ki babanızın ne dirisine ne de ölüsüne ulaşamıyorsunuz. Şikayet ediyorsunuz, fakat şikayetiniz ile ilgili hiçbir işlem yapılmıyor veya yapılan işlem babanızı bulamıyor veya sorumluları cezalandırmıyor. Bu durumun yıllarca devam ettiğini ve bu ıstırapla büyüdüğünüzü tasavvur edebiliyor musunuz?
Düşünün ki oğlunuzu çarşının ortasında vuruyorlar. Kimin vurduğu şahıs olarak görülüyor. Vuranların sivil polis veya jandarma olduğuna dair çok sayıda rivayet dinliyorsunuz. Şikayet ediyorsunuz, eşkali bile belli olan katiller bulunamıyor. Israrla katilleri aramaya devam ettiğinizde bir gece tehdit ediliyorsunuz ve o hadisenin peşini bırakmanız isteniyor. Yapabileceğiniz tek şey, çocuğunuza bir cenaze töreni düzenlemek…
Düşünün ki, bir gün birkaç tane adam geliyor ve işyerinizi elinizden alıyor. İtiraz ederseniz oğlunuzu öldüreceklerini söylüyorlar. Tecrübenizle biliyorsunuz ki dediklerini yapacak cinsten adamlar. Yine de şikayet ediyorsunuz. Fakat şikayetinizden birkaç gün sonra çocuklarınızdan birini öldürüyorlar ve işyerinizi işgal etmeye devam ediyorlar. Bir de not kapınızda; “bu işin peşini bırakmazsanız diğer çocuğunu da öldürürüz”. Ülkedeki siyasi ve hukuki düzene itimat etmenizin bedelini bir çocuğunuzun canı ile ödüyorsunuz ve diğer çocuğunuz ile işyeriniz arasında tercih yapmak durumunda kalıyorsunuz.
Binlerce çeşidi olan hak ihlalleri karşısında müracaat edeceğiniz bir mercii yok. Öyle ki siyasi (ve tabii ki hukuki) rejim, toplu katliamlar dahi yapabiliyor. Düşünün ki, bir şehri, isyancıların kimler olduğunu umursamadan ve seçmeden tanklar ve toplarla bombalıyor.
Neler hissedersiniz? Psikolojik dünyanız ne hale gelir? Gerçeklik kavrayışınız hangi merkezde oluşur? Hayatı nasıl anlamaya başlarsınız? Mesela ülkenizin bağımsızlığı hakkında ne düşünürsünüz? Ülkenin bağımsızlığı, sizin için daha fazla zulüm anlamına gelmeye başlamışsa, bağımsızlık taraftarı olmaya devam eder misiniz?
*
Zulmün sistematik şekilde tatbik edildiği ülkelerdeki halkların psikolojisi hakkında araştırmalar yapılmıyor. Bu tür araştırmalar yapılsaydı, ortaya çıkan neticeler akılları patlatırdı.
Libyalı muhaliflerin Nato müdahalesini talep etmesi karşısında emperyalizm karşıtı olduğunu iddia edenlerin yüksek perdeden tenkitleri, cahillik ve idraksizlikten başka bir şey değil. Mazlum psikolojisi, hiçbir psikolojik duruma benzemez. Hiç kimse değerlendirmelerinde mazlum psikolojisini denklemin içine katmıyor. Cahillik ve idraksizlik ağır şekilde efkar-ı umumiyeyi kaplamış durumda.
*
Mazlum psikolojisi tek gerçekliğe kilitlenir. Zulüm… Zulmün bitmesi için gereken şey ne ise onu özlemle bekler. Zaten mazlum psikolojisi ilk olarak “gerçeklik kavrayışını” kaybeder. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayamaz hale gelir. Gerçeklik kavrayışının akabinde “zaman kavrayışını” kaybeder. Orta ve uzun vadeli düşünme imkanı sıfırlanır. Kendini zulümden kurtarmak isteyen güçlerin daha büyük zalim olması bile dikkatine çarpmaz olur. Zaman kavrayışı anlık hale geldiği için, içinde bulunduğu zulümden kurtulmaktan başka bir şey düşünmez. Gerçeklik ve zaman kavrayışı çökmüş olan bir zihni evren için tüm sınırlar ehemmiyetini kaybeder. Ülke sınırlarıymış, yabancı müdahaleymiş, her şey bir anda manasızlaşır. Tek mana zulümdür, tek gerçeklik zulümden kurtulmaktır, tek an ise içinde yaşanılan andır. İdrak melekesi bunların dışındaki her şeye kapalıdır. Artık ülke dış müdahaleye ve yabancı işgaline açıktır. Bunun suçlusu ise mazlum halk ve muhalefet değil, zalim iktidarlardır.
*
İran, Suriye’de, zalim iktidarın yanında yer alıyor. İran’dan ısrarla beklediğimiz Esad rejimine karşı tepki, bir türlü gelmiyor. Aksine, gelen haberlere bakılırsa, Beşşar Esad’ın zalim rejimini devam ettirmesi için muhtelif yardımlar yapıyor. Bütün bunlardan sonra da pişkin pişkin, yabancı müdahalesine karşı olduğunu söylüyor. Suriye’de, yabancı müdahale için tüm şartların oluşmasına ve olgunlaşmasına katkıda bulunan İran, prensipli davranarak(!) yabancı müdahalenin karşısında olduğunu göstermeye çalışıyor.
Eğer İran, zalim rejime destek vermediği takdirde, Suriye’deki mevcut zulüm ve katliamlar duracak ise (yani İran desteği bu kadar önemliyse), Beşşar Esad’ın tüm suçlarından İran yönetimi de aynı oranda sorumludur. Açıktır ki İran ile Türkiye beraber hareket etse ve zalim rejime baskı yapsa, Suriye’deki bu katliamlar gerçekleşmez. Öyleyse Suriye’deki zulüm, katliam ve sair tüm suçların sanıkları olarak, Suriye yönetimi ile beraber İran yönetimi de sanık sandalyesine oturtulmalıdır.
Libya’daki Nato müdahalesinin Libya halkına siyasi, iktisadi ve askeri maliyeti göz önüne alındığında, İran’ın Suriye’deki zalim iktidara verdiği desteğin ne kadar büyük bir mesuliyet olduğu anlaşılır. İran gibi İslam Devleti olduğu iddiasındaki bir ülke, Suriye’deki zalim rejime verdiği destekle, hem oradaki katliamın mesuliyetini hem de muhtemel bir yabancı müdahalesinin mesuliyetini üstleniyor demektir. Bütün bunların İslam ile izah edilebilir bir tarafı yok. Hiçbir Müslüman, İran’ın Suriye’deki zalimi desteklemesini açıklayamıyor. İran sempatizanları dahil… Öyleyse İran, Suriye siyasetini izah etmek için İslam dışında bir kaynak bulmalıdır. Hem de acilen…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İNSAN HUKUK İSLAM

Hukukun kaynağı ile ilgili fikri/felsefi tartışmaların hiçbiri bu ülkeye gelmedi. Kaynağı ile ilgili hiçbir tartışma yaşanmamış olması, meşruiyetinin de gündeme gelmesine mani oldu. Umumiyetle meşruiyet, hukukta arandı. Fakat hukukun da bir meşruiyetinin bulunması lüzumu akla dahi gelmedi. Kendi meşruiyetini izah etmemiş olan hukuk, meşruiyet kaynağı olarak kullanıldı. Bu durum, önce hukuku, sonra kanunu tartışma dışına çıkardı. Hukukun ve kanunun tartışma dışına çıkarılması, kutsanmasına vesile oldu ve neticede bir “hukuk fetişizmi” meydana geldi. Okumaya devam et “İNSAN HUKUK İSLAM”