TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-14-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-13-NEFS (BENLİK) SAFHASI-2-

“Ben hassasının” kuvvetli olması, kuvvetli kalması, istiklalini muhafaza etmesi gerekiyor. Ruha bağlı “ben hassası” muhafaza edilemezse, ruhi çizgi muhafaza edilemez, zihni evreni erken ve güçlü şekilde nefsin işgal etmesinin önü açılmış olur. Bu nokta çok hassastır, “ben hassası”, “benlik hassası” ve “nefs” arasındaki geçiş süreçleri doğru yönetilemezse, nefs ile başetmek fevkalade zorlaşır. Özellikle ruhi safhadaki talim unutulduğundan beri (yani birkaç asırdan beri) “ben hassası” ile nefsin birbirinden farklı olduğu bile unutuldu, artık insanlar “saf nefs” haliyle yetişiyor, büyüyor ve yaşıyor. Bundan birkaç asır önceki İslami tatbikatların bu gün hayal gibi görünmesinin mühim sebeplerinden birisi de bu. İslami tatbikatlar, nefs merkezinde değil ruh merkezinde gerçekleştiriliyordu, bu gün nefs merkezinde yoğunlaşan insan iç dünyası, o tatbikatların mümkün olduğuna inanmıyor bile.
“Ben hassası” ile ilgili talim ve terbiye, ruhi safhada, Kur’an-ı Kerim talimi ile başlar, lisan talimi ile biter. Ruhi safha bitip de nefs safhasına girildiğinde “ben hassası” ile ilgili talim, lisan taliminde yoğunlaşır. Lisan talimi, ruhi safhada başlayıp biten bir süreç değildir. Ruhi safhada lisanın öğrenilmiş olması, lisan ile ilgili tüm talimin bittiği manasına gelmez. Ruhi safhadaki lisan talimi, her ne kadar ruhi derinliğe sahip olsa da, zihni evrenin inşasını tamamlayamaz, zaten zihni evren inşası, kişi vazgeçmediği müddetçe ömür boyu sürer. Ruhi safhada lisanın öğrenilmesiyle başlayan zihni evren inşası, lisan bilgisinin çoğalmasına paralel olarak devam eder.
“Ben hassası”, ruhun, dış dünya ile dış dünyanın lisanını kullanarak münasebet kurmaya başladığında, kendi dışında kendine benzeyen fakat kendinden farklı varlıkların olduğunu görmesiyle zuhur eder. Buradaki farklılık, “benlik” iddiasını besleyecek çapa ulaşmamış, sadece farklılığı görecek seviyeye varmış halidir. Bu sebeple benlik veya nefs değil, “ben hassası” diyoruz.
“Ben hassası”, çok kısa sürer, hızlı şekilde “benlik hassasına” tahvil olur. Bu durum, kendi haline bırakılmış, o yaşlarda herhangi bir talim ve terbiyeye tabi tutulmamış çocuklardaki süreçtir. Dış dünya ile temas eden ruh, kendini perdeler ve derinlere doğru çekilir. Zihni evrende yeni bir merkez doğduğunda ruh iktidarı ona devreder ve kendi asil makamına çekilir.
Ruhun iktidarı devretmemesi, “ben hassasını” devam ettirmesi talim ve terbiyenin başlıca hedeflerindendir. Çünkü ruh kendini perdelemeye, derinlere çekilmeye başladığında, bir daha onu keşfetmek, ona ulaşmak, onun merkezi bir mevkie getirmek zordur. Doğru (ve aslında kolay) olan ruhun derinlere çekilmesine müsaade etmemektir. Bunun yolu da “ruhi talim”dir.
Ruhi safhadaki Kur’an-ı Kerim tilaveti ve tevhid zikrinin, ikinci safha olan “nefs safhasında” da devam etmesi gerekir. Ruh, dilini anladığı, hayatının evvelki devrinde anladığı için unutmadığı Kelamullah’ı dinlemeye devam etmelidir, yani Kur’an-ı Kerim tilaveti ve tevhid zikri kesintisiz sürdürülmelidir. Ruhun derinlere kaçmasının temel sebeplerinden biri, dış dünyanın masiva, fena (yokluk), madde olmasındandır. Kalp evreni, masiva ile mavera arasındaki berzahtır, zihni evren ise masivanın insan iç dünyasındaki karşılığıdır. Bu sebeple ruh zihni evrenden hızla geri çekilir, kalbi evrene demir atar ki kalbi evrenin de derinlerinde yerleşir. Kur’an-ı Kerim tilaveti ve tevhid (ve Lafza-i Celal) zikri, dış dünyanın da beka alemine ait olduğunu, beka alemine ait hususiyetler taşıdığını görmesine sebep olur, beka alemine ait seslerin ve manaların dış dünyadan geldiğini gören ve işiten ruh, hem kalbi evrende hem de zihni evrende tasarrufunu sürdürür.
Zaten insanın dünyadaki “hilafet” vazifesi, beka alemi ile fena aleminin berzahı olan dünyayı, baki alemin hususiyetleriyle doldurması, tezyin etmesi, ona uygun bir hayat yaşamasıdır. Dünya, ne kadar baki alemin izini taşırsa ruh dünyada o kadar rahat eder, bu durumda doğrudan zuhuru kolaylaşır.
Hakikatin dünyaya inzal edilmesinin hikmetlerinden birisi (belki de temel sebebi), ruhun dünyada yaşayabilmesini mümkün kılmaktır. Tabiatı itibariyle fani olan dünya, aslında hakikati taşıyamaz, madde hakikati taşıyacak kudrette değildir. Bu sebeple olsa gerek, “emanet” insana teslim edilirken, insanın bedenine, bedeni özelliklerine değil, ruhuna teslim edilmiş olmalıdır. Çünkü dünyada iki tane “baki” olan kıymet, yani hakikat bulunur, birisi inzal edilmiş “Kelamullah” diğeri de ona muhatap olan ruh… Dünya iki hakikate ev sahipliği yaptığına göre, bu iki hakikat birbiri içindir.
Ruh, diğer hakikati bulduğu, gördüğü, işittiği müddetçe huzur bulur, zuhur eder, zevk alır. Dış dünyada hakikati göremez, duyamaz, yaşayamazsa, kendi derununa çekilir, sayısız perdeyle kendini görünmez, farkedilmez, hissedilmez hale getirir. Bu durum, insanın “emanet”i sahiplenmemesine karşı ruhun bir çeşit intikamıdır, insan emaneti sahiplenmediğinde, kendisi olan, kendisinin özü olan ruhu da kaybeder. Kısaca dünyada iki hakikate birden sahip olunabilir, yalnızca birine sahip olunamaz.
Kur’an-ı Kerimi sadece mealinden okuyanlar, ruhlarıyla değil, nefisleriyle ve akıllarıyla okurlar. Nefisle okunan Kur’an-ı Kerim, ruha değil nefse ve akla hitap eder, Kur’an-ı Kerim ile muhatap olup da, hakikate bu kadar uzak olmak anlaşılır gibi değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir