TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-2-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-1-GİRİŞ

İslam maarif nizamı, talim ve terbiye süreçleri, ruhi-akli süreçler…
***

RUHİ-AKLİ SÜREÇLER -GİRİŞ-
İnsanı diğer varlıklardan ayıran temel hususiyet ruha sahip olmasıdır. İnsanı diğer varlıklardan ayrın hususiyetleri sayarken, düşünce, duygu, konuşma gibi özelliklerin zikredilmesi, ruhun hususiyetlerini saymak cümlesindendir. Meselenin kaynağı ruhtur ve insanı farklı kılan da ruha sahip olmasıdır. Temel farklılık olan ruh, herhangi bir farklılık değil, kainat çapında bir farklılıktır çünkü ruh, kainattaki en harikulade varlıktır.
Ruh kainattaki en harikulade varlıktır ve o çapta bir farklılıktır ama ne zamandır insanı tarifte kullanılmaz olmuştur. İnsanın tarifinde kullanılmadığı için tedrisatında da kullanılmamaktadır. Oysa insandaki esas inkişaf, bedeni alanda değil, ruhi-zihni alandadır. Bedeni gelişmenin olduğu vakidir, ruhi gelişmenin bedeni gelişmeyle paralel olduğu da varittir ama ayrı bir başlık altında tetkik edilmesi gereken bir ruhi-kalbi, zihni-akli inkişaf seyri mevcuttur.
Ruhi-akli süreçlerin tezahürleriyle ilgilenildiği malum zira mecburiyettir. Çocuğun konuşmaya ne zaman başladığı, başlayacağı, konuşmayı öğrenme hızı ve kapasitesi vesaire gibi birçok konu ruhi-akli süreçlerle ilgilidir ve bu başlıklar mevcut eğitim-öğretim tatbikatlarında da mevcuttur. Lakin konuşma gibi meseleler, ruhi-akli süreçlerin kendisi değil neticesidir, tezahürüdür. Tezahürü ile ilgilenmek, sürecin kendisiyle ilgilenildiğini göstermez. Zaten ruhi-akli süreçler kabul edilmiyor, bu süreçleri beyin fonksiyonları olarak görüyorlar. Batının insan anlayışı tamamen materyalist felsefe temelinde tesis edildiği için, insanın gelişme süreçleri de “beyin” merkezinde yani biyolojik-maddi cihetiyle ilgili görülmektedir. Bu zaviyeden bakıldığında, Müslümanların da farkında olmadan materyalist insan tezine uygun eğitim-öğretim (maarif değil, tedrisat değil, talim ve terbiye değil) anlayışına savrulduğunu görmek hüzün vericidir.
Talim ve terbiye süreçlerinde, ruhi-akli sahayı tetkik etmemek, İslam maarif anlayışının kapısında kalmak, asla içeri girememektir. Eğitim-öğretim alanındaki tüm bilgiler batıdan gelmekte, her eğitim-öğretim anlayışının temelinde bir insan telakkisi yattığı bilinmemekte, batıdan gelen bu alandaki bilgilerin ise materyalist ve evrimci insan tezine yaslandığı farkedilmemektedir. Batının bazı başarılarına bakıp gözleri kamaşan sığ idrakliler, her şeyi batıdan almak ve anlamak konusunda “fikr-i sabit” sahibi haline gelmişlerdir. İslam İrfan Müktesebatındaki insan telakkisinin ufku “miraç” yüksekliğindedir, bunu her Müslüman bir şekilde de farkeder ama İslam maarif anlayışını, bunun tatbikatı olan tedrisat kavrayışını, tamamen materyalist ve evrimci kaynaklardan devşirir. Hazin olan ise materyalizme ve evrim teorisine de öfkeli şekilde karşıdır.
*
Ruhi-akli inkişaf seyri, insanileşme sürecidir, bedeni gelişmeler, insanileşme süreçleriyle ilgili değildir. Sıhhatli bir bedene sahip olmanın kıymeti büyüktür tabii ki ama sıhhatli bir ruh ve akıl sahibi olmak ondan mukayesesiz daha kıymetlidir. Ruhi-akli inkişaf seyri inkıtaa uğrayan birisi, tüm bedeni unsurları sıhhatli olduğunda bile insanileşme sürecini tamamlayamaz ve mesela cemiyete “hukuk kişisi” olarak katılamaz. Oysa bedeni gelişmesinde bazı aksaklıklar, bazı eksiklikler, bazı hastalıklar olsa bile ruhi-akli inkişaf seyri sıhhatli olması halinde insanileşme sürecini tamamlayabilir ve “hukuk kişisi” haline gelebilir. Mesela boyu gelişmese ve cüce kalsa, mesela ayağının veya kolunun biri hiç olmasa veya daha sonra kaybetse, insanileşme sürecini aksatmaz, eksiltmez, hukuk kişisi (hak, hürriyet ve ehliyet sahibi) olmasını engellemez. Bunlar tabii ki bilinir ama konu kaynağına geldiğinde, materyalist anlayış, meseleyi “beyin” merkezinde tutar, sınırlar ve ötesine müsaade etmez. Çünkü insanın hayvandan evrimleşerek geldiğine inanır, hayvanın gelişmiş şekline insan dediği için de ruhu kabul etmesi gerekmez. Ruhu kabul etmediği için de, eğitim-öğretim süreçlerini altı yaşında başlatır.
Ruhun bir hayatı var. Bu hayat bazen bedenle birlikte bazen de bedene rağmen ve bedensiz… Bedenle beraber nasıl yaşadığını, bedene rağmen ve ondan bağımsız neler yaptığını, yapabildiğini bilmeden, anlamadan insan hakkında ne söylenebilir? Ruh bedenden ayrıldığında geriye kadavra kaldığını bildiğimiz halde, insani her hasletin kaynağının o olduğunu müşahede ettiğimiz halde, o olmadan bedenin atomlardan mürekkep bir cisim olduğuna kadimden beri şahit olduğumuz halde, onunla ilgilenmiyoruz, onun hayatını bilmiyoruz. Durum buysa, insana dair ne biliyoruz ki. Binlerce ciltlik biyoloji literatürü, ruh bedenden ayrıldığında ne işe yarıyor? Bu literatür insanın serçe parmağını kımıldatabiliyor mu? Hayır mı? Öyleyse…
Ne büyük bir cahillik… İnsanın en büyük cahilliği, kendisi hakkındadır. Batı, en büyük cahilliğinin insan konusunda olduğunu da bilmez. Binlerce ciltlik biyoloji literatürü, insanın tüm bedeni uzuv ve unsurları yerindeyken neden öldüğünü açıklayamaz, neden kalkıp yürümediğini anlayamaz. Bu derinlikte bir cahillikle dünyaya bilim satabiliyorsa, dünyanın halini ve seviyesini anlamak gerek.
Dünyanın halini ve seviyesizliğini anlamak kolay da, Müslümanların halini ve seviyesizliğini anlamak fevkalade zor… Türkiye’deki eğitim-öğretim meseleleriyle ilgili tartışmaların tek referans kaynağının batı olması, Müslümanların kendi kafalarını kayaya vura vura parçalamalarını gerektirecek çapta bir seviyesizlik ve sığlık misalidir. İslam İrfan Müktesebatı, “ruhi ilimlerde” ulaşılmaz, erişilmez zirvelere çıkmış ama Müslüman fikir ve ilim adamları tembelliklerinden midir, seviyesizliklerinden midir, (bir kısmı için) irfan müktesebatına savaş açtıklarından mıdır bilinmez, batılı kaynaklardan beri gelemiyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir