TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-6-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-5-RUHİ SAFHA-4-

*Ruhi safhadaki talim bahsi için yapılacak çalışmalar…
Mesele ile ilgili İslam İrfan Müktesebatı üzerinde çalışılmalı, hikmet deposundaki fikir, ilim, tertip, tanzim, taksim ve tatbikat misalleri dikkatle tetkik edilmelidir. On dört asırlık İslam Tarihi, on binlerce “deha” ile dev bir müktesebat üretmiştir. On dört asırlık emek ve birikimi yok saymak, her şeye baştan ve sıfırdan başlamak, izahsız bir akıl fukaralığıdır, asla “akl-ı selim” tezahürü değildir. Her şeye rağmen baştan başlanırsa, İslam İrfan Müktesebatının bu günkü hacmine ulaşmak için on dört asır geçmesi gerekir, bunun olabilmesi için de, tarihteki “idrak devleri”ne muadil insanların gelmesi gerekir. Yani en iyi ihtimalle bu günkü müktesebatı üretmek on dört asır sürer. Böyle bir teşebbüs, asırlarca önce Amerika kıtasının keşfedilmesini yok sayıp, o zamanın gemileri (yelkenlileri) ile okyanusa açılmak olur, o tarihten bu güne kadar ki müktesebatı yok sayarak…
İslam tarihinde yaşamış olan “idrak devleri”, sadece zeka seviyeleriyle o hale gelmiş değillerdir. O büyük şahsiyetler, yüksek zekalarına muadil bir talim ve terbiyeden geçmişlerdi, bu sebepledir ki batıdaki filozoflardan fersahlarca ileridedirler. Çünkü filozoflar sadece saf zeka halindedirler ve hala batı dünyasında “deha eğitim modeli” geliştirilemediği hatırlanırsa, dehaların yetişmesinde batı dünyasındaki eğitimin katkısı yoktur. Oysa İslam İrfanı, hem deha talim ve terbiye usulünü bulmuş hem de çocuğu doğumdan önceki hayatında (hamilelikte) başlamak üzere talim ve terbiye süreçlerine almıştır. Batı dünyasında yetişen filozoflar altı-yedi yaşına gelene kadar sıfır eğitime tabidir, İslam tarihindeki alim, veli, mütefekkirler ise altı-yedi yaşına gelene kadar çok büyük mesafeler almıştır.
Ruhi safha, kuru (pozitif) akla kapalı olduğu için, bu dönemin talim bilgileri tasavvuf mecrası tarafından keşfedilmekte, bilinmekte, kullanılabilir hale getirilmektedir. Bu dönemin bilgi ve hikmeti, tasavvuf mecrasında aranmalı, o mecradaki salahiyet sahiplerinin talimatları istikametinde tatbik edilmelidir. Bu hususta tasavvuf mecrası neredeyse münhasıran ehliyet ve salahiyet sahibidir.
Meselenin tasavvuf mecrası dışına taşan kısmı, “akl-ı selim” sahiplerine malumdur. Alim veya mütefekkirlerin “akl-ı selim” sahibi olanları (aslında bunlar zaten akl-ı selim sahibidir, aksi durumda alim veya mütefekkir olamaz lakin sahtelerinden tefrik etmek için bu ifadeyi kullanıyoruz), bu meseleye nispeten vakıftırlar. Keşif güçleri olmasa da, anlama ve vakıf olma istidatları mevcuttur ki bu bile çok kıymetlidir.
*
Tasavvuftaki yetişkinler için tatbik edilen talim ve terbiye usulü, büyük nispette “ruhi safhada” da tatbik edilebilir. Hususiyetle ruhi talim kısmının, sıfır yaşındaki bebekler için tatbiki kabildir. Zira ruhun yaşı, bebeklerle büyükler arasında pek farketmez, misal vermek gerekirse milyonlarca yıl (ne kadar önce olduğunu Allah bilir) önce yaratılan ruhun yaşına, dünyaya geldikten sonra kırk elli yıl daha eklenmiş olması ne kadar büyük bir değişiklik oluşturur ki. Bir farklılık varsa eğer, büyük ihtimalle zamanüstü bir hayat sürdüğü “alem-i ervah”tan, zaman ile kayıtlı bir varlık olan bedene (maddeye) taalluk etmesiyle oluşmaktadır. Bu durum ise ruhun tabiatına müessir olmasa gerek…
Tasavvuftaki nefs terbiyesi usulünün, büyük ihtimalle, “ruhi safhada” tatbik edilmesi gerekmez çünkü bu safhada “ruhi talim” ihtiyacı mevcuttur. Bu çerçevede tasavvufun talim tertip ve tatbikatı faydalanılacak ana kaynaktır.
Tasavvuftaki zikir tertip ve usulü, sıfır yaşındaki bebek için, ehliyet ve liyakat sahipleri tarafından terkip ve tertip edilmeli, aileler tarafından tatbik edilmelidir. Tasavvufa aşina olanlarca bilindiği üzere, Allah’ın esmasından birini zikretmek, zikrine devam etmek, o isimdeki mananın, zikredende tecelli etmesine vesile olur. Hangi ismin manasının hangi insanda tecelli etmesi gerektiği bahsi, birçok bilinmeyene bağlıdır ve cevabı zor bir sorudur. Özellikle sıfır yaşında bir bebek için bu soruyu cevaplandırmak, ancak “keşif” ehline münhasırdır.
Tasavvuf mecrasına uzak olanlar, teferruatlı bir talim müfredatı takip etme imkanları yoktur, bunların yapması gereken iş, mutlak zararsız, mutlak faydalı olan Kur’an-ı Kerim tilaveti, Allah’ın tüm isimlerindeki manayı cem eden lafza-i celali (Allah lafzını) zikretmeleri, kainatın hakikati ve tevhidin esası olan tevhid lafzını zikretmeleridir. Bu üçü, hassas denklemler gerektirmeyen muhkem müfredattır.
İslam İrfan Müktesebatı ve hususiyetle de tasavvuf mecrası, ruhi safha için baştan ele alınmalıdır. Tasavvuf her ne kadar mehaz kabul edilecek olsa da, ayrıca “ilim” haline getirilmeli, ilmi hassasiyet ve nizam içinde tetkik edilmeli, her türlü hasılası ilmi çerçevede muhafaza edilmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir