TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-9-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-8-RUHİ SAFHA-7-

Yeni ilimlerin kurulması ihtiyacı içinde olduğumuz aşikar. “İslam Medeniyet Tasavvuru-Terkip ve Tasavvur” isimli eserimizde tetkik ve teklif ettiğimiz üzere, insan bahsi için “insan ilmi” kurulmalı, “insan ilmi”nin “ruhiyat şubesi” bu meselelerle de meşgul olmalıdır.
Tasavvuf mehaz kıymetindedir muhakkak, bununla beraber mesele ilim mecrasına da taşınmalı, yeni ilimler kurulmalıdır. Tarih boyunca sadece tasavvufun inhisarında kalan bazı hususlar, artık ilim mecrasına da taşınmalı, kaynağı tasavvuf olmak üzere ilim mecrasında da disipline edilmelidir. Bu yapıldığında hem tasavvuf mecrasında hem de ilim mecrasında neşvü neva bulabilir, iki kaynak ve iki havzaya aidiyet, muhteşem bir eser ve netice üretir.
“İnsan ilmi”, terkip ilimlerindendir, maarif ilmi tetkik ilimlerinden, tedrisat (veya talim ve terbiye ilmi) ise tatbik ilimlerinden… Talim ve terbiye bahsinin ilmi silsilesi böyledir. Bu sebeple “insan ilmi”, insan ile ilgili tüm bilgi, fikir ve anlayışları tetkik ilmi olan “maarif ilminden”, tatbikat tecrübelerini ise tedrisat ilminden alır, onları tertip eder, tanzim ve terkip eder, gerektiğinde yeniden imal eder. Tedrisat ilmi, maarif ilminin keşif ve imal, insan ilminin ise terkip, tanzim, tertip ettiği bilgi, fikir ve tecrübeleri alır, kendi çerçevesinde, kendi maksadı için tatbik edilebilir hale getirir ve tatbik eder.
Hem yeni ilimlerin kurulması konusunda hem de mevcut ilimlerin yeniden ihyası konusunda tasavvuf mecrasına hususi bir mesuliyet düşüyor. İslam tarihinde ve medeniyetlerinde tasavvuf, bir taraftan kendi müstakil müesseseleriyle (tekke, zaviye, dergah) ilim ve tedrisatın içinde bulunmuş bir taraftan da bizzat ilim mecrasının ve tedrisat müesseselerinin içinde bulunarak katkıda bulunmuştur. On dört asırdır devam edegelen silsile ve geleneğe hürmet etmekten başka yapacağımız bir şey yok lakin artık yeni bir çağın eşiğindeyiz, tasavvufun inhisarında tuttuğu bazı alanlardaki bilgileri ilim mecrasına nakletme zamanı gelmedi mi? Başlangıç olarak bizzat başında bulunmalı, kurucu pirleri olmalı, ilimler kendi kendilerini idare edebilir, kendi kendilerine kafi gelir, kendi havzalarını oluşturur noktaya ulaştıklarında, yani rüştlerini ispat ettiklerinde serbest bırakmaları doğru olmaz mı?
Tarihteki İslam medeniyetlerinin kurucu kaynağının tasavvuf olduğunu biliyoruz, son İslam medeniyeti olan Osmanlı ise tamamen tasavvuf medeniyetidir. Tasavvuf olmadan o yüksekliğe çıkma imkanımız yok. Bu sebeple tasavvufun doğrudan ilim ve tefekkür mecralarına vaziyet etmesi şart değil midir?
Haddimizi aşmak pahasına söylüyoruz, birkaç asırlık inkıta dönemi tüm silsileleri kopardı, tüm mecraları kuruttu, tüm vahaları çöle çevirdi, baştan başlamak için devam eden tek silsileye sahip olan tasavvuftan başka bir mecra var mı? Tarihte nispeten misalleri olan bu durum, derinlik bakımından ilk defa bu kadar kötü olduğumuz bir devirde, tekrarlanmalı değil mi?
Tasavvuf doğrudan meseleye el atmalı, vaziyet etmeli, tasarrufta bulunmalı. Mevcut İslami ilimleri ihya etmeli, inkıta devrini kapatmalı, inkıta devrinde birikmiş olan problemleri çözmelidir. Hassaten tedrisat sahasında yapılacak tetkik ve tahkikleri yönetmeli, tatbikat teşebbüslerini murakabe etmeli, gerekirse yeni bir havza açmalıdır.
Mesele sadece tasavvufun konuya alakasından ibaret değil tabii ki. İlim ve tefekkür mecrasının, bu mecradaki şahsiyetlerin, “ucuz kibirlerini” bir tarafa bırakıp tasavvuf mecrasına hakettiği hürmeti göstermesi, o kaynaktan hakkıyla faydalanması, o kaynağın tarihi müktesebatından faydalanırken hali hazır mensuplarını ve temsilcilerini baş tacı yapmalıdır. Yeni ilimlerin kurulması, onların inkişaf ve tekamül ettirilmesi için tasavvuf kaynağından en ileri seviyede faydalanmalıdır.
İslami ilimlerin derinlik boyutunu “ruhi ilimler” temsil eder, ruhi ilimlerin mütehassısları ise mutasavvıflardır. Ruhi ilimler olmadan akli ve nakli ilimlerden ihtiyacımız karşılayacak hacimde faydalanma imkanımız yok çünkü anlama kudretimiz yok.
Ruhi ilimlerin bidayeti, “Bezm-i elest”e, Allah Azze ve Celle’nin ruhlara hitap etmesi (soru sorması) ve ruhların o soruya “evet” cevabını vermesiyle başlar. Allah Azze ve Celle’nin hitabına muhatap olan ruh, O’nun hitabını, kelamını anlama istidadına sahip olmuştur. Öyleyse Allah Azze ve Celle’nin bu dünyadaki hitabı olan Kur’an-ı Kerim’i anlayacak olan da ruhtur. Aklın Kur’an-ı Kerim’i doğrudan anlaması çok sathidir ve problemlerimizin kahir ekseriyetini çözecek hacme ulaşamaz. Oysa ruh bu hususta maharet ve istidat sahibidir, aklın ruhu takip etmesi, ruhun anladıklarına vakıf olmaya çalışması gerekir.
Ruhi ilimler tasavvufun inhisarında olduğuna göre, aklı ruha tabi kılmak, aynı zamanda tasavvufa tabi kılmak manasına gelmez mi? Ruhi ilimleri tasavvuf mecrasından başka herhangi bir mecranın talim, tahsil ve idrak etme imkanı olmadığına göre (varsa ortaya çıksınlar), yapılacak iş aslında çok açık değil midir?
Yeniçağın eşiğinde, tasavvuf, ilim ve tefekkür mecralarının bulunması ve buluşması gereken mevzide olmaları şarttır. Ümmetin acil ve mühim meselelerinin bulunduğu bu çağda, yanlış anlamalardan kaynaklanan küçük ihtilaflarla vakit kaybetmek mesuliyete mugayirdir. Tasavvuf ile ilgili muhalif düşüncelerin ne kadar sığ olduğu bilenlere malum olduğu için, hafifmeşrep akılların üç mecra arasında ihtilaf çıkarmalarına müsaade edilmemelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir