TAM İSTİHDAM MÜMKÜN-2-SİVİL TOPLUMUN ORGANİZASYONU

TAM İSTİHDAM MÜMKÜN-2-SİVİL TOPLUMUN ORGANİZASYONU
İslam cemiyetinde, tarih boyunca, iktisadi alandaki faaliyetlerin ciddi bir kısmı, vakıflar tarafından gerçekleştirilmiştir. Vakıfların faaliyetleri, özü itibariyle iktisadi faaliyet değil, amme hizmetidir. Bu günkü dünyanın iktisat anlayışına göre, vakıfların faaliyetlerinin ciddi bir kısmı iktisadi faaliyet çeşidindendir. Oysa İslam hukuk ve ahlak anlayışı, vakıfları, iktisadi faaliyet değil, insanlara hizmet için kurmuştur. Anlaşılması gereken nokta, bu günkü hayat altyapısı ve kavrayışı, birçok faaliyeti iktisadi faaliyet çeşidi içine almıştır.
İslam hukuk ve ahlakının vakıflara yüklediği vazife yekunu bu gün iktisadi ve ticari mahiyet kazanmıştır. Problemin kaynaklarından birisi de budur. Birçok amme hizmeti, ticari faaliyetin konusu haline gelmiştir. Hayatın bu kadar yoğun şekilde iktisadi çerçeveye taşınması veya iktisadi çerçevenin bu kadar genişletilmesi, batıdan esen materyalist rüzgarın neticelerindendir.
Tarihteki İslam cemiyet ve medeniyetlerinde, bu günün iktisadi faaliyetlerinin ciddi bir kısmı ile devletin kamu hizmet faaliyetlerinin ciddi bir kısmı vakıflar tarafından karşılanmaktadır. Hayatın altyapısı, vakıflar tarafından kurulmuştur. Sayamayacağımız kadar geniş ve çeşitli alan, vakıflar tarafından işgal edilmiş, hayatın zaruri ihtiyaçlarının büyük kısmı vakıflar tarafından karşılanmış, iktisadi ve içtimai mağduriyet, hayatın altyapısını imha edecek noktalara kadar düşmemiştir.
Mesela Osmanlı-İslam medeniyetinde, yol, yolculuk, konaklama gibi ihtiyaçların tamamına yakını vakıflar tarafından karşılanmış, kervansaraylar vakıflar tarafından işletilmiş, yolcuların üç günlük konaklama ve gıda ihtiyaçları ücretsiz karşılanmıştır. Mesela medreselerin kahir ekseriyeti vakıflar tarafından kurulmuş, idare edilmiş, öğrencilerine maaş bile verilmiştir. Vakıfların işgal ettiği alanların temel özelliği hayatın zaruri altyapısıdır. Böylece hayatın zaruretleri iktisadi alanın dışına çıkarılmış, iktisadi hayatın çalkantılarına karşı korunmuş, buhran dönemlerinde hayatın altyapısı muhafaza edilebilmiştir.
*
Bugünkü adıyla sivil toplum kuruluşları, doğrudan cemiyet tarafından teşkil, tesis ve idare olunmuştur. Cemiyet, kendi problemlerini ve ihtiyaçlarını doğrudan tespit etmiş ve bunları karşılamak için doğrudan müesseseler kurmuştur. Problemler devlete kadar ulaşmadan, ihtiyaçlar devletin organize olmasını beklemeden, meseleler devlet bürokrasisinin hantal yapısına takılmadan cemiyetin sivil organizasyonlarının faaliyet konusu yapılmıştır.
Osmanlı-İslam medeniyetinde “inşa fikri” zirvededir. Cemiyet ve hayatta herhangi bir boşluk görülür görülmez, mevcut vakıflardan biri tarafından veya yeni bir vakıf ihdası ile derhal lüzumlu müessese inşa edilivermiştir.
Hayatın altyapısının iktisadi mahiyet taşımayan müesseseler tarafından inşa edilmesi, iktisadi buhranları “maişet sıkıntısı” sınırında tutar. Maişet sıkıntısının, endişesinin ortadan kaldırıldığı bir cemiyet ve hayat, kaostan korunmuş ve sakin bir mecraya kavuşturulmuştur. Dikkat edilirse problemlerin kahir ekseriyeti, maişet endişesi ve sıkıntısından kaynaklanmaktadır.
*
Hukuk, mecburiyet alanıdır. Ahlak, iradi alan, yani cemiyetin “rüşt” alanıdır. Cemiyetin kendi kendini ve hayatı inşa edebileceği, kendi kendini idare edebileceği, kendi problemlerini çözebileceği, kendi ihtiyaçlarını karşılayabileceği alan… Bu nokta mühimdir. Ahlak alanı, hukuk alanından kat be kat daha geniştir, geniş olmalıdır. Her alanın hukuk ile tanzim ve zapt altına alınması, ferd ve cemiyete rüştünü ikmal ve ispat fırsatı tanınmamasıdır. Rüştünü ispat etmemiş cemiyetlerin devlet kurması da mümkün değildir. Reşit olmayan cemiyetlerin tepesine dikilen ve adına devlet denilen büyük teşkilat, baskı aracı olmaktan kurtulamaz. Devlet, ahlak alanını hukukla tanzim edemez, hukuki müeyyide ile icbar edemez, etmemelidir. Ki cemiyet, kendi içinde devinebilsin, kendi kendine inkişaf edebilsin… Devlet her alanı işgal ederek halkın problemlerini çözemez, çünkü yetişemez. Her problemi çözecek, her ihtiyacı karşılayacak, her mesele ile ilgilenecek bir devlet teşkilatı asla kurulamaz. Devlet böyle bir iddiayla ortaya çıkarsa, hayatın girift yapısı karşısına tökezler ve hayatı da kırar döker. Devletin ahlaki alanda (sivil alanda) yapması gereken iş, o alanın çerçevesini hukuki müeyyide ile muhafaza altına almak, bu yolla istismar ve suiistimalleri önlemektir.
Tam istihdam ve sivil toplum kuruluşlarının planlanması ile ilgili konular, hukuk ile tanzim edilmemeli ve hukuki müeyyideye muhatap kılınmamalıdır. Hukuk ve devlet, bu alanda, teşvik için kanun çıkarabilir, ana mecraları açmak için hukuki düzenlemeleri yapabilir ama asla zorlamaz, zorlamamalıdır. Bahsini ettiğimiz ve edeceğimiz hususların tamamı bu çerçevede anlaşılmalıdır.
*
Vakıflar ve dernekler, içtimai (sosyal) hayatın boşluklarını doldurmak, cemiyetin ihtiyaçlarını karşılamak, insanların meseleleri ile ilgilenmek için teşkilatlanırken, hayatın yekununu görmek ve gözetebilmek istidadına sahip olamaması kabildir. Tüm hayatı tarassut altında tutacak, hayatın herhangi bir noktasındaki problemi anında tespit edip alarm zillerini çalacak, oradaki ihtiyacın ne olduğunu ve nasıl karşılanacağını tespit edecek bir kamu müessesesi gerekiyor. Bu müesseseyi, elindeki imkanlar dikkate alındığında ancak devletin yapabileceği malum. Tabii ki devletin yapması şart değil ve sivil toplum kuruluşları “çatı teşkilatlar” marifetiyle de bunu yapabilirler. Fakat başlangıç olarak devletin böyle bir müessese ile anlayış ve kültürü tetiklemesi doğru olur.
Bu müessese, il ili, ilçe ilçe ve köy köy, içtimai zafiyetlerin, hastalıkların, problemlerin, ihtiyaçların, boşlukların tespitini yapmalı, listelemeli, arşivlemelidir. Sivil toplum kuruluşları bu ana hazneden (dökümantasyon merkezinden), faaliyet gösterecekleri alanı seçmeli, o alanda faaliyet göstermelidir. Dernek ve vakıflar, hangi hacimde faaliyet göstereceklerini, kaç kişiye ulaşacaklarını, hangi yoğunlukta hizmet üretebileceklerini ila ahir bu müesseseye rapor etmelidir. Müessese, sivil toplum kuruluşlarının çalışmaların takip etmeli ve verimlerini tespit etmeli, bu neticelere göre o alanı kapatmalı veya hala ihtiyaç varsa başka bir kuruluş için açık tutmalıdır. Bütün bunlar, yukarıda izah edildiği gibi hukuki müeyyide ile değil, tavsiye, teklif, teşvik gibi düzenlemelerle yapılmalıdır. Tüm sivil toplum kuruluşlarının bu şekilde çalışmasını şart koşmak, onları kamu kuruluşu haline getirir. İsteyen sivil toplum kuruluşu bu sisteme tabi olmadan ve kendi istediği gibi faaliyetlerine devam edebilmelidir.
*
Bu millet, hamurunu İslam ile yoğurduğu tarihten beri, diğerkamdır, fedakardır, iyilikseverdir, başkaları (cemiyet) için çalışmaktan şeref duyar. İki asırlık batılılaşma macerası, millete nüfuz ettiği oranda mayası bozulmaya başlamıştır ama bin yıllık İman ve İslam mayası, iki asırda sökülüp atılamamıştır. Milyonlarca insan emeği, sadece teşvik, teşkilat ve mecra bekliyor. Zaten mevcut haliyle milyonlarca insan sivil toplum kuruluşlarında “gönüllü” olarak çalışıyor. Yapılacak iş, bu alanı yeni bir anlayış ile beslemek, desteklemek, düzenlemek, teşvik etmek, sevketmektir. Hassas bir anlayış, naif bir tanzim, yönlendirici bir teşvik, mevcut emeğe milyonlarcasını daha katacaktır. Kısa sürede sayısız problemin çözüldüğü, birçok ihtiyacın karşılandığı görülecektir. Ülkenin kalkınması ve gelişmesi istikametinde büyük bir hamle meydana gelecek, ilerleme hızı ivme kazanacak, devletin yetişemediği birçok alanda imar ve inşa faaliyeti başlayacaktır. Ortaya çıkacak olan servet ve refah yine millete dönecek, şikayet, yerini, üretime terkedecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir