TASNİF YOKSA “İTİMAT MERCİİ” YOKTUR

TASNİF YOKSA “İTİMAT MERCİİ” YOKTUR

(Terkip ve İnşa dergisi 5. sayı)

İlimlerin tasnifinin bize kazandıracağı mühim meselelerden birisi de “itimat mercii” bahsinin tespitidir. Malum olduğu üzere tasnif üstü tasnif olarak tespit ettiğimiz ana mikyasımız, “Mutlak İlim-Nispi İlim” meselesidir. Mutlak İlim bahsi aynı zamanda “iman mevzuu”, Nispi İlim bahsi ise “itimat mevzuu”dur.
Üst tasnif olarak tespit ettiğimiz Mutlak İlim-Nispi İlim mikyası, iman ve itimat mevzuunun ana tertibini göstermekle birlikte, itimat mevzuunun daha teferruatlı tasnif ve tespitlere ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır.
*

Madde ile meşgul olan “Müspet İlimler Mecrası”, bundan birkaç asır öncesine kadar tüm dünyada ilerlemiş değildi ve bu alandaki bilgi müktesebatı doğusu ve batısıyla fevkalade azdı. Hal böyle olunca ilimlerin tasnifinde mesela fizik bilimi çok ciddi bir yer tutmuyordu ve bu bilim dinin esasına dair hiçbir şey söylemiyordu. Bugün ise ateizm (materyalizm) fizik bilimi üzerinden ilerliyor ve kendini izah etmeye çalışıyor. Batıda fizikçiler (özellikle teorik fizikçiler) “her şeyin teorisini” kurmak gibi büyük iddialardan bahsediyorlar ve o teorinin içinde, kendi ifadeleriyle “Tanrı” bahsi geçmiyor. Hal böyle olunca, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin varlığı meselesi, “Kelam İlmi”nin çerçevesinden çıkıp, batıda pozitif bilim mecrasının ana konularından birisi haline geldi.
Batının bilim telakkisi dünyayı işgal edince, “mevzu haritası”nın ana tasnifleri değişti. Bizim tarihi müktesebatımızdaki mevzu haritası, ilimlerin tasnifi gibi altyapılarımızın dışında bir dünya gelişti, hayat da bu altyapıya göre yeniden inşa edildi. Bu altüst oluştan itimat merkezleri de payını aldı ve “bilgi mutemetleri” din alimleri olmaktan çıktı ve pozitif bilim mütehassısları haline geldi. İnsanlar (Müslümanların ciddi bir kısmı da), mutemet bilginin mevcut ve batı kaynaklı bilimler, bilgi mutemetlerinin de o bilim dallarındaki ihtisas sahipleri olduğuna kanaat getirdi. Bir fizik profesörü, fizik bilimine dair meselelerde “mutlak otorite” kabul edildi, hitabı böyle dinlendi, yazıları böyle okundu. Fizik, batıda, felsefenin de krize girmesinden sonra “ontoloji” inşasını üstlenen bilgi disiplini oldu. Ontoloji (varlık telakkisi) ise, bizim mevzu haritamızda “tevhid” bahsinin mütemmimidir. Umumi manada mahlukatın, hususi manada maddenin hakikatini ve hududunu doğru tespit edemediğimiz her ihtimalde tevhid bahsi zedelenmektedir. Zira tevhid bahsinin ana mikyası, Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile “mahlukat” arasındaki hudut ve münasebet meselesidir. Materyalist ontoloji inşasının temel aleti haline gelen fizik bilimini mutemet bilgi ve fizikçiyi bilgi mutemedi olarak görmek bir Müslüman için, İslam’ın temeli olan tevhidi imha etmenin en sinsi ve en derin manevrasına teslim olmaktır. Tabii ki mesele bu misalden ibaret değil. Fizik misali üzerinden anlatmaya çalıştığımız husus, ilimlerin tasnifini yapamadığımız takdirde “itimat mercii” meselesini halledemeyeceğimizdir.
*
Medresenin sıhhatli şekilde vazifesini sürdürdüğü eski devirlerde bilinen birçok mevzu şimdi meçhule karıştı. Bir taraftan usul ilimlerine dönük cahillik ve hassasiyetsizlik diğer taraftan ilim dallarının tasnif ve tariflerine dönük bilgisizlik, hangi ilmin ne ile meşgul olduğunu, hangi alimin salahiyet hududunun nerede bulunduğunu unutturdu. Eskiden “Müfessir”, “Muhaddis” gibi her ilmin alimi o ilim ile zikredilirken, şimdi sadece “alim” kelimesi kullanılmaya başlandı. Alim kelimesinin bile unutulduğu ve yerine akademik unvanlar olan profesör, doçent, doktor gibi kelimelerin kullanılmasından bahsetmiyoruz bile. Bu sebeple, tarifi olmayan, çerçevesi çizilmeyen, sınırları tespit edilmeyen “alim” kelimesi, “Nispi İlimler”in tamamında salahiyet sahibiymiş gibi görünüyor. Her ne kadar “hadis profesörü” gibi isimlendirmeler kullanılsa da, herkes her mevzuu konuştuğu gibi, herkesin her mevzuu konuşması normalmiş gibi dinlendiği görülüyor. Bu durum, itimat mercilerimizi kaybettiğimizi gösterir, bu sebeple de bilgi kaosunda debelenmekten bir türlü kurtulamadığımız bir vasata mahkum olduk.
İtimat mercilerimizi kaybettiğimiz için, nevzuhur ve merkezkaç düşünceler, mesela mealciler zuhur etti. Mealciler, bilgi, bilgi telakkisi, ilim, ilimlerin tasnifi, itimat mercii gibi temel meselelerin tamamının mutlak cahili oldukları için, itimat merkezlerimizi (ve mercilerimizi) tamamen imha etmekle meşgul bir ihanet hareketidir. Ne var ki Müslümanların elinde “büyük harita” olmadığı, kalmadığı, yenisi de çizilemediği için mealci cahillerin tesirine açık hale gelindi.
*
“Kişi bilmediğinin cahilidir” hikmetince, ne kadar büyük alim veya mütefekkir olunsa da, hem iktisap edilen bilgi miktarının sınırlı olması hem de idrak istidat ve imkanlarının sınırlı olması cihetiyle, hiç kimse her mevzuda ve mutlak mutemet değildir. Hiçbir ilim ve fikir adamı, mutlak itimat mercii değildir, zira iman mevzuu mutlak, itimat mevzuu zaten nispidir. Bu sebepledir ki “itimat mercii” bahsi, Mutlak İlim içinde değil, Nispi İlimler çerçevesinde mevzuu edilmektedir. İlimlerin tasnifini yapamadığımızda “itimat merci” yoktur, “kime, nasıl ve ne kadar itimat edileceğine” dair sorular muallakta kalır ve insanların müfekkiresinde değil muhayyilesinde yer bulur.
İtimat mercii bahsi fevkalade mühimdir. İtimat mercii, bir yerde alimdir, bir yerde mütefekkirdir, bir yerde müderristir. Özellikle tedrisat bahsinde müderrisin itimat mercii olması kaçınılmazdır zira müderris itimat mercii değilse, böyle görülmezse ilim tahsili imkansızdır. Talebenin yaşı kaç olursa olsun, bir ilmin tahsiline yeni başlıyorsa o kişi müderrisine teslim olmalıdır. Teslim olmak, “itimat mercii”ne itimat etmektir. İman mevzuu ile itimat mevzuu, bunlara bağlı olarak itimat mercii meselesi izah edilmez, ana tasnifte yerine oturtulmazsa, hem ilim ve tedrisat imkansızlaşacaktır hem de itimat ile iman birbirine karışacaktır.
“Mürid şeyhinin elinde, gassalın elindeki ölü gibi olmalıdır” hikmeti, sadece tasavvufun adabından zannedilir. İlmin ne olduğu, tedrisatın nasıl mümkün olacağı gibi meseleler unutulunca, müderris ile talebe arasındaki münasebet de meçhule gömüldü. Hadis ilminin tahsiline yeni başlayan bir Müslüman, elli yaşında bile olsa, o ilmin müderrisiyle tartışabilir mi, tartışmalı mıdır? O ilimde bir seviyeye çıkana kadar müderrise teslim olmaktan başka bir yol var mıdır? Medreseler kaldırıldığı için görünmez hale geldi, tasavvuf merkezleri hala devam ettiği için görünür halde. Bu sebeple aslında medresedeki tedrisatta cari olan “Üstad-talebe” münasebeti ile tasavvuftaki “Şeyh-mürid” münasebeti aynıdır ama mesele tasavvuf üzerinden tenkit edilir oldu. Medreseler devam etseydi veya yeniden kurulsa aynı tatbikat orada görülecek, dolayısıyla bazı Müslümanlar medreseye de gitmeyecektir. Kaldı ki bu mesele sadece İslami tedrisatta değil, mesela batıdaki matematik tedrisatında da aynıdır. Müderris-talebe münasebetini bilmeyenler talebe olma ehliyetinde bile değildir ama onlara sorarsanız en büyük alimlerden bile daha iyi anlıyor ve daha fazla biliyorlar. Komedinin bu kadarı da fazla…
AHMET SELÇUKİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir