TATBİK İLİMLERİ NEDİR?

TATBİK İLİMLERİ NEDİR?

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayısı)

Öncelikle “ilim”, saf manaya verilen isimdir. Bu sebeple tüm ilimlerin kaynağı olan Mutlak İlim (Kitap ve Sünnet), saf manadır. Mutlak İlmin kendi içindeki tasnifi bakımından Kur’an-ı Kerim, Allah Azze ve Celle’nin kelamı olduğu için hakikattir, yani saf manadır. Sünnet-i Seniyye ise, Mutlak İlmin kendisine inzal edildiği ve ancak O’nun taşıyabileceği hakikatin, O’nun tarafından tatbikatı, Risalet tatbikatıdır, yani saf tatbikattır. Saf mananın saf tatbikatı da, mutlak ilme dahildir.
Mutlak İlmin tatbikatı mevkiinde olan Sünnet-i Seniyye, ilimlerin dikey tasnif haritasındaki tatbik ilimlerinden değildir. Sünnet-i Seniyye, değiştirilmesi muhal olduğu, kendisinde en küçük şüphe bulunmadığı için “Mutlak İlim” çerçevesindedir. Böylece Kitap ile hakikatin muhtevası, Sünnet ile hakikatin doğrudan tatbikatı sübut bulmuştur ki, İslam bu ikisinden ibarettir.

Sünnet-i Seniyye’nin tatbikat cümlesinden olması, onu Mutlak İlim dairesinden çıkarmaz. Nazari manada bakıldığında, tatbikat değişebilir, değiştirilebilir, yerine başka şekiller ikame edilebilir. Nazariyat ile tatbikat arasındaki bu tasnif ve tatbikatın bu hususiyeti, Kitap ve Sünnet bahsinde cari değildir. Hadis-i Şeriflerin ve Sünnet-i Seniyye’nin, sonraki nesillere intikalindeki sıhhat meselelerinin ilmi tahkike mevzu edinilmesi bahsi mahfuz olmak üzere, Sünnet-i Seniyye’ye dair en küçük bir tahfif tavrı bile “Peygamberlere iman” esasını ihlal eder ki küfürdür.
*
Mutlak İlimden hareketle; varlık, insan ve hayat bahislerinde keşif, telif ve tertip edilen tüm ilimler, nispi ilimler mahiyetinde ve kıymetindedir. Mutlak İlim mevcut ve sabit olduğu halde nispi ilimlere neden ihtiyacımız var? Özellikle de, Mutlak İlim aynı zamanda Risalet seviyesinde tatbik edilmiş, böylece tatbikatı da gösterilmiş olmasına rağmen, nispi ilimlere ve onun dikey tasnifi içinde bulunan tatbik ilimlerine neden ihtiyacımız var? İşte tefekkürün sıkıştığı, zihin ve aklın patinaj yaptığı, herhangi bir bilgi vahidini Mutlak İlme tercih etme şeklinde sığ idraklere mevzu olan mesele…
Kitap ve Sünnet dışındaki ilimlere neden ihtiyacımız olduğu ciltlerce kitapla izah edilebilir muhakkak, burada meselenin esasına dair bazı hususlara temas etmekle iktifa edelim.
*
Nispi ilimlere, öncelikle Mutlak İlmi idrak etmek için ihtiyacımız var. Mutlak İlmi doğrudan (özellikle de mealinden) okuyarak anlayabileceğimiz vehmi, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın kırk yıllık hayatını izahsız bırakır. Resul olarak yaratılmış olana, Risalet vazifesinin tevdi edildiği tarihe kadar geçen kırk yıllık süre tetkik edildiğinde görülecektir ki, Mutlak İlmin inzal mahalli olan kalb çok hususi şekilde hazırlanmıştır. Öyle ki, vahiy ancak o kalbe inebilirdi ve o kalbden başka hiçbir mahal vahyi taşıyamazdı. Bu manada Mutlak İlim olan Kitab-ı Kerim, ancak O’nun tarafından taşınabilir, ancak O’nun tarafından idrak edilebilirdi. Sahabe-i Kiramın, vahiy geldiğinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın haline dair yaptığı tasvirler tetkik edildiğinde görülecektir ki kainatta hiçbir varlık o manayı taşıma iktidarında değildir.
Vahiy, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın mübarek kalbinden dış dünyaya zuhur ettiğinde, insanlar tarafından taşınabilir, muhatap olunabilir, idrak edilebilir hale gelmiştir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın, Kitab-ı Kerime ait her Ayet-i Kerimeyi beyan ve tatbik etmesindeki en küçük bir edası bile Sünnettir, ancak ve sadece o hal üzere beyan ve tatbiki mümkündür. Bu sebepledir ki; vahyin muhafazası için vahiy-sünnet tefriki mahfuz olmak üzere, vahiy ve sünnet arasına mesafe koymak, vahyi ilelebet anlamamakla neticelenir. Sünnet-i Seniyye, Kitab-ı Kerimin tatbikatı olmak cihetiyle onu muhtevidir, buna mukabil, Kitab-ı Kerim, Risalet seviyesinde başka bir tatbikat misali olmadığı için, Sünnet reddedildiğinde kendi tatbikatını muhtevi değildir. Bu sebeple sünnetsiz tatbikat teşebbüsü, Risalet iddiasıdır. Mevzuun bu kadar mühim olması, Hadis-i Şeriflerin ve Sünnet-i Seniyye’nin muhafaza edildiğini, Sahabe-i Kiramdan başlamak üzere ümmetin alimlerinin Sünnet-i Seniyye’nin muhafazasına memur ve vesile kılındığı bedahet derecesinde sarih ve vazıhtır.
Sünnet-i Seniyye’nin ilim kaynağı olarak ihtiva ettiği mana ve hikmet, müntehasına ulaşılabilir bir hacim değildir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, Kitab-ı Kerimi tebliğ ve tatbik ederken, mesela aynı zamanda tedrisatını da yapmıştır. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın, teferruatıyla birlikte hazırlanmış bir maarif nizamı ve müfredat bırakmamış olması; maarif, tedrisat, talim ve terbiye sahasında bir ilim dalının Sünnet-i Seniyye’nin muhtevasında mahfuz olmadığı manasına gelmez. Maarif anlayışı, usulü ve nizamı, mümin ile Mutlak İlim arasındaki irtibat ve münasebeti kuracak olan temel ilimlerdendir. Maarif, tedrisat, talim ve terbiye üzerinde tek kelimelik müktesebatı olmayanların Kitab-ı Kerimi mealinden okuyup anlama iddiası, Risalet müessesesini bile lüzumsuz hale getirecek kadar ağır bir fecaattir.
*
Mutlak İlim olan Kur’an-ı Kerim’in muhtevası sonsuzdur. Muhtevası sonsuz olanın, tatbikatı da uçsuz bucaksızdır. Bununla birlikte Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam tektir. Tek şahsiyetin sonsuz mana ve hikmetin tüm tatbikat ihtimallerini göstermiş olması beklenmez. Bu nokta, çok hassas ve idraki zor bir meseleye tekabül eder.
Mesela her Müslüman için bir şahsiyet inşası gerekir. Şahsiyet terkibinin sayısız unsuru olduğu malumdur fakat bunların tamamını iki temel mevzua irca etmek kabildir; mizaç ve ahlak… Mizaç, insanın doğumunda sahip olduğu, doğumunda yanında getirdiği ruhi hususiyetler toplamıdır. Ahlak ise İslam’ın, hayatı “nasıl” yaşayacağımıza dair vazettiği temel esaslardır. Ferdi hususiyetler toplamı olan mizaç ile ahlaki esasların toplamını, insanın ruh ve akıl bünyesinde terkip ederek şahsiyeti inşa etmiş oluruz. Nazari çerçevedeki bu ifade, tatbikatta fevkalade girift ve çetin bir meseledir.
İnsanların mizaç yekunu, menfi ve müspet hususiyetlerden oluşur. Her insanda hem müspet mizaç hususiyeti hem de menfi mizaç hususiyeti mevcuttur. Böyle olduğu içindir ki imtihana tabii tutulmuştur. Tüm mizaç haritası müspet hususiyetlerden oluşan bir insanın imtihana tabii tutulması gerekmez, zira o zaten günah işlemez. İnsanda menfi mizaç hususiyetleri olduğu, bu sebeple menfi hal ve hareketlere meylettiği için irade gerekir, irade ise önce ahlak iktisabı sonra da o ahlak ile mizacını terkip etme ihtiyacı içindir. Ahlak, insanın menfi mizaç hususiyetlerini zapt altına almak, onları ölçü ihlalinden vazgeçirmek, müspet mizaç hususiyetlerini ise güçlendirmek ve mizaç ile ahlak arasındaki terkip kıvamını yakalamak için lazımdır. Bu sebeple şahsiyet terkibi ve terkip kıvamı her insanda farklıdır.
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın mizacı kendine münhasırdır ve muhteşemdir. Mizacında bir tane bile menfi mizaç hususiyeti yoktur, tamamı müspet mizaç hususiyetlerindendir. Müspet mizaç hususiyetleri ise, her biri ne kadar lazımsa o kadardır, yani müstesna bir mizaç terkibi mevcuttur. Zaten bu sebeple Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın şahsiyet terkibi mizaç hususiyetlerinden müteşekkildir ve şahsiyet terkibi için ayrıca ahlaka ihtiyacı yoktur. İhtiyacı yoktur, zira İslam ahlakı, O’nun mizaç hususiyetlerinin mütekamil terkip kıvamının ta kendisidir. O, dışarıdan ahlak iktisap etmek ihtiyacı içinde değil, aksine dışarıya ahlak ihraç etmekle memurdur.
Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin mizacı müstesna, ahlakı ise kesbi değil mizacı gibi vehbidir, bu sebeple şahsiyet terkibi, Resul olmasından dolayı zaten müstesnadır ama “insan” olması cihetiyle de tektir ve misilsizdir. Hal böyle olunca, O’nun mizaç, ahlak ve şahsiyet terkibi, insanlarla mukayese edilmeyecek bir zirvedir. Zirve olması cihetiyle mutlak misaldir. Ne var ki her ferdin nihai menzilini gösteren o zirve, hiçbir insanın (ve Müslümanın) asla ulaşamayacağı bir mertebedir.
Müslümanlar, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselamı doğrudan emsal alamazlar, “O’nun gibi olmak” muhaldir. O’nun emsal olması, ölçü kaynağı olmak cihetiyledir. O’ndan sadır olan ölçüleri her Müslümanın kendinde şahsiyet haline getirmesi için sayısız ilme ihtiyacımız var.
Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “bir insan” olması, “Hakikat-i Muhammediye” ve “Hakikat-i Ferdiye” cihetiyle tüm insanlığı kendinde cem etmesine mani değildir. O, lif lif açılsa Hz. Adem babamızdan başlayarak kıyamete kadar gelecek tüm insanların mizaç haritalarındaki ve ahlaki yapılarındaki tüm menfi meyillere çare, müspet meyillere izah getirmek kabildir. Ne var ki; zaman, mekan, ömür gibi sınırlar, milyarlarca insanın tek tek nasıl yapacağını göstermesine manidir. O, her insanın ulaşması gereken menzili ve ona nasıl ulaşacağına dair ana caddeyi teklif ve izah etmiştir. Her insanın kendi mizaç haritasını ve şahsiyet terkibini, o menzile giden ana caddeye paralel güzergahlarla gerçekleştirir.
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, hiçbir menfi mizaç hususiyetine sahip olmadığı için, mesela cimrinin, korkağın, kıskancın nasıl davranması gerektiğini göstermez. O, bunlardan kurtulmanın, temel şahsiyet hususiyetlerine sahip olmanın yolunu gösterir. İşte bu ve benzeri sayısız mesele için nispi ilimler ve onun içinde mevcut olan tatbik ilimlerini keşfetmek ve inşa etmek gerekir.
*
Netice olarak tatbik ilimleri, ilim telakkimizi oluşturan terkip ilimleri ile terkip ilimlerindeki mana ve hikmeti keşif ve tertip eden tetkik ilimlerimizi hayata nasıl nakledeceğimizi, nasıl yaşayacağımızı gösteren ilmi disiplinlerdir.

İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir