TAYYİP ERDOĞAN İÇ SAVAŞI ÖNLEDİ

TAYYİP ERDOĞAN İÇ SAVAŞI ÖNLEDİ
Taksim hadiselerini planlayanların hedefleri arasında birçok şey vardı, bunların içinde iç savaşın olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. İç savaş, taksim hadiseleriyle sınırlı olarak konuşulacak kadar önemsiz bir konu değil, taksim eylemlerini planlayanların hedefleri arasında olmasa bile iç savaş konusunun tetkik edilmesi şart.
Türkiye’de iç savaşın şartları var, şartlar olgunlaşmış değil ama potansiyel olarak bu ihtimali reddetmek mümkün değil.
İç savaşın birçok şartı var ama temel şart şudur; ülkede birbirinden tamamen ayrışmış en az iki halk kesiminin bulunmasıdır. İnancından kültürüne, anlayışından ahlakına, bakışından görüşüne, yaşayışından alışkanlıklarına kadar birbirinden derin uçurumla ayrışmış halk kesimleri varsa, o ülkede potansiyel olarak iç savaş şartları mevcuttur.
Türkiye’de Müslümanlar ve Batılılaşmış olanlar arasındaki uçurum kapanmaz derinliktedir. Bu iki kutup arasında farklı tonlarda taraflar var, Müslümanların muhafazakarları, Batılılaşanların liberalleri gibi iki zıt kutbun ortalarına doğru farklı halk kesimleri de mevcut ama kutupların birbirine uzaklığı, iç savaşın şartlarını bünyesinde taşıyor.
Birbirinden her bakımdan ayrışmış halk kesimleri yoksa diğer tüm şartlar gerçekleşse bile iç savaş meydana gelmez. İç savaş, halkın farklı gurupları arasında meydana gelir, halk her iki tarafta da savaşmıyorsa o, iç savaş değildir. Mesela Suriye’de halk birbiriyle savaşmıyor, halk ile rejimin paralı askerleri savaşıyor. Bu tür savaşlara iç savaş değil “kurtuluş savaşı” denir. Çünkü halk ile halk değil de, halk ile rejim savaşırsa, siyasi rejim mutlaka dışardan askeri yardım alır. Dış yardım, silah yardımını aşıp da asker yardımına dönüştüğü andan itibaren işgal vardır ve işgale karşı da kurtuluş savaşı verilir. Halkın ciddi bir kesimi siyasi rejime veya onun ordusuna destek vermiyorsa, iç savaştan değil, işgale karşı yürütülen kurtuluş savaşından bahsediyoruz. Savaşın “iç savaş” mahiyetini kazanması için, tarafların her ikisinin de dışardan savaşçı desteği almayacak kadar halk desteğine sahip olması gerekir. Dışarıdan silah yardımı alınması anlaşılabilir ama kendisine karşı savaşılan siyasi rejimin dışardan savaşçı desteği alması, savaşı, kurtuluş savaşına çevirir. Siyasi rejim, kendini savunacak kadar iç kaynaklardan savaşçı temin edemez hale geldiği andan itibaren kurtuluş savaşı başlamıştır.
Türkiye’de birbirinden ayrışmış halk kesimlerinin oranlarına bakıldığında, iç savaşın altyapısı olduğunu düşünmemiz gerekiyor. İç savaşın altyapısının olduğunu söylemek, iç savaş tahriki değil, aksine iç savaşa karşı tedbirlerin alınması için “ilk teşhis” mahiyetindedir. Bir vakıayı görmezden gelmek, büyümesine ve güçlenmesine sebep olur. Taksim hadiselerinin bir anlamı da, iç savaş için pilot uygulama ise, mesele acil hale gelmiş demektir.
*
Taksim gösterilerinin sadece hükümeti hedef almadığı, yer yer belli bir halk kesimini de hedef aldığı görüldü. Müslümanlara veya İslam’ın alametlerine dönük şiddet gösterileri, meselenin sadece hükümetten ibaret olmadığını, hükümete oy verip meşru iktidar oluşturan halk kesimlerinin de hedef aldığını gösterdi. Eylemlerdeki bu tür işaretler, iç savaş talimi yapıldığını gösteriyor.
Eylemleri planlayanlar, gösterilerin iki yakıt kaynağı olduğunu biliyorlardı, birisi resmi üniformalar (yani iktidar) diğeri karşılarında yer alan halk kesimi… Gösterilerin artarak sürmesi, bu iki yakıt kaynağının harekete geçmesi, karşılıklı etkileşim ortamı oluşturulması, karşılıklı her hamlenin birbirini beslemesi ve büyütmesi gibi bir denklem kurulmuştu. Bu felaket bir tuzak… Öyle ki tepki vermeseniz başbakanlığı basacaklar, tepki verseniz gösterileri besleyeceksiniz… Gezi parkına ilk polis müdahalesinin gösterileri ateşlediği hatırlandığında yapılan planlama daha iyi anlaşılır.
Planlama mahirane şekilde yapılmıştı, işe de yaradı. Polisin müdahalesi sürekli eylem kalabalıklarını artırdı, eylemciler, müdahaleden yakıt temin ediyor ve güçleniyorlardı. Plan başarıyla tatbik ediliyor, hedefe doğru adım adım ilerliyordu.
Bazıları bu durumu “devrim hareketi” olarak anladıysa da yanlıştı. Akparti’nin yüzde ellilik bir tabanı vardı ve bu şartlarda halk devrimi gerçekleşemezdi. Halk hareketi, karşısında başka bir halk hareketi bulduğunda devrime uzanamaz, en fazla iç savaşa gider. Meselenin tehlike arzeden noktası da tam olarak burasıydı, iç savaş için varolan potansiyel harekete geçirilebilecek miydi?
İç savaşın içtimai altyapısı olan ayrışmış halk kesimlerinden muhalif olanların cesaret katsayılarının iç savaş için kafi yükseklikte olması gerekiyor. Sokaklara dökülen muhalif hareketlerin eylemlilik hali, “illegaliteye” kadar uzanacak kadar cesaret sahibi miydi?
Bu sorunun cevabını Nurettin Saraylı, www.fikirteknesi.com sitesinde yayınladığı “Taksim Raporu” isimli yazı serisinde fevkalade isabetli şekilde verdi. Serinin ikinci yazısı olan “Eylemcilerin Cesaret Sınırları” başlığı altında yaptığı şu tespit harikuladeydi;
“Polisin müdahalesi sınırlıydı. Polisin müdahalesi tazyikli su ve biber gazı sıkmaktan ibaretti ve eylemciler de bunu biliyordu. Bu durum kontrollü bir eylem için en uygun vasattı, tehlikeyi asgariye indiriyordu ve bu sebeple de öz cesaret gerekmiyordu. Mesela polisin silah kullanmayacağı eyleme katılanların da katılmayanların da malumuydu, su, biber gazı ve en kötü ihtimalle birkaç cop yemekten ibaret bir güvenli eylemlilik haliydi. Esed gibi kalabalıklara makineli tüfeklerle ateş açılmasını emredecek bir devlet erkanı yoktu ve zaten ülkenin içinde bulunduğu şartlar buna müsaade etmezdi.
“Güvenli eylemlilik vasatı” mevcuttu, işte bu vasat insanlarda cesaret gösterisi şehvetini tahrik etti. Düşünün ki çevresine, arkadaşlarına, ailesine, ileride çocuklarına, torunlarına ve en önemlisi sevgilisine gösterecek fotoğrafları olacaktı. Cesaret gösterisi şehvetini en fazla tahrik eden ise, eylemlerin neticesinde “diktatör” olduğuna inandıkları Tayyip Erdoğan’ın düşürülmesi hatta asılması neticesini elde etme rüyasıydı. “Güvenli eylem vasatında” bu kadar tarihi bir neticenin alınması hayali (ihtimali), insana neler yaptırmaz.
Eylemlerin “halk” kesimi, artistik poz vermek isteyen, asla illegal eylemlilik halini göze almayan, cesaret sınırları “varlık-yokluk” kavgasını taşıyacak derinlikte ve güçte olmayan bir kitleydi. Varlık-yokluk kavgası bir tarafa, makamından, işinden, malından vazgeçemeyen bir kitleden ibaretti. Eylemlerin başında farkedilmesi zor olan, eylemlerin devamında anlaşılan bu özellik, eylemlerin devam etmeyeceğini, edemeyeceğini, ettirilemeyeceğini gösteren en sarih sebepti. Özellikle “beyaz yakalıların” eyleme gidebilmeleri için şirket yetkilileri tarafından izin verilmesi hatta teşvik edilmesi, cesaret katsayılarını tespit etmek bakımından önemli bir noktaydı.”
“Güvenli eylemlilik vasatı”… İşin sırrı burada… Eylemciler illegaliteyi sonuna kadar göze alabilen, eylemlerini iç savaşa kadar götürebilecek cesaret veya niyetten mahrum bir kalabalıktı. Tam bu nokta, dışarıdaki operasyon merkezleriyle içerideki operasyon merkezlerinin ayrıştığı aşamaydı. Dışarıdakiler iç savaşı arzu ediyordu ama iç savaşın bedelini ödeyecek olanlar içerdeki operasyon merkezleriydi, bunu ise göze alacak kadar güçlü, cesaretli ve niyetli değillerdi. Dış operasyon merkezleri, dış medyayı da kullanarak iç savaş provası yaptılar ama içerideki operasyon merkezleri eylemleri belli bir sınırdan öteye taşıyamadılar.
*
Eylemlerin kırılma noktası, Tayyip Erdoğan’ın tavrı ve tatbikatıydı. Önce, “yüzde elliyi evinde zor tutuyorum” diye başladı, bu açıklama operasyon merkezlerini ve eylemcileri hedef alıyordu ama daha çok kendi tabanına hitap ediyordu, mesaj ise şuydu; “Hazır olun, darbe ve iç savaş gibi oldu-bitti yapılmasına müsaade etmeyeceğiz, gerekirse sahaya çıkacaksınız”. Afrika’dan döndükten sonra da hiç taviz vermeden karşı hamleyi başlattı ve mitingleri organize etti. “Üç-beş bin kişilik gösterilerle bu iş olmaz, çok kısa sürede milyonluk kalabalıkları toplarım, eski alışkanlıklarınızı bırakın, size pahalıya patlar bu iş” dedi. Faiz lobisi gibi hedefler gösterdiğinde ise içerideki operasyon merkezlerinin üzerine yürüdü, operasyon merkezleriyle sahadaki eylemciler arasındaki bağı büyük oranda kopardı. Yerli operasyon merkezleri meselenin sahada kalmayacağını, kendilerini vuracağını, esas zararı da kendilerinin göreceğini anladı.
Halkın karşısına halk çıktığında, eylemcilerin eylemlerinin meşruiyeti kalmaz. Mesele sadece eylemcilerle polis kuvvetlerinin arbedesi olmaktan çıkar ve meşruiyet noktasına gelir. Tayyip Erdoğan, cesaret katsayıları düşük olan eylemcilerin karşısına halkı çıkarmadı ama halkı başka bir mekanda toplayıp gövde gösterisi yaptı. Böylece eylemcilerin meşruiyetini imha etti.
Netice olarak Erdoğan, kendisine karşı ilan edilen savaşı, en az beş katı büyüklükte kabul etti. Yani üzerine gönderilen müfrezeye karşı, seferberlik ilan etti. Müfrezeye karşı müfreze çıkarmadı, müfrezenin arkasındaki büyük orduyu sahaya davet etti ve buna karşı alınması gereken tedbirleri hayata geçirdi. On bin askerlik ordunun karşısına milyonluk orduyu çıkarmak, savaşmak değil aksine savaşmamak iradesini gösterir. Güç denklemini bu kadar ağır bir farklı kendi lehinize kurabiliyorsanız, savaş istemediğinizi bazen güç gösterisi yaparak açıklayabilirsiniz. Bazıları, bu tavrı her ne kadar tahrik edici ve barışa aykırı olarak gördüyse de, tam aksine barışı temin edecek olan tavır budur. Savaştan kaçarak barışı elde edemezsiniz, savaştan kaçtığınız, korktuğunuz zannedildiğinde ise alsa savaşmadan barışı temin edemezsiniz. Barış korkakların elde edebileceği bir mükafat değil, cesurların elde edeceği bir zaferdir. Korkaklara barış değil, teslimiyet ve esaret kalır.
*
Türkiye’de laiklerle Müslümanlar arasında çıkacak olan bir iç savaşı Müslümanlar Anadolu’da bir günde, büyük şehirlerde ise iki günde kazanır. Bu durum iç savaştan korkması gerekenlerin bizler değil, Batılılaşmış (yabancılaşmış) kesim olduğunu gösterir, bu sebeple iç savaşla tehdit edilmeye asla tahammülümüz yoktur, Akparti iç savaş tehdit ve şantajına asla pabuç bırakmamalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir