TEDRİSAT SÜRECİ OLARAK TEFEKKÜR VE SALİH AMEL

TEDRİSAT SÜRECİ OLARAK TEFEKKÜR VE SALİH AMEL

(Terkip ve İnşa dergisi 18. sayı)

Yazar arkadaşların bahsettiği İslami tedrisatın maksatları ve tedrisat süreçlerinin temeli olan kalbin tasfiyesi ve nefsin terbiyesi meselesi, tefekkür ve amelle kabil ve kaimdir. Tefekkür ve salih amel meselesi, İslam’ın insan ve hayat telakkilerinde birbirinden ayrı kıymetler değildir, tefekkür de ameldir, amel de tefekkür… Başka bir ifadeyle tefekkür, amellerin şahıdır ve bizzat faaliyettir, salih amel ise tefekkürün tezahürüdür, yani tefekkürün gerçekleştirilmesidir, yani bizzat tefekkürdür. Bu sebeple tefekkür ile amel birbirinden müstakil olmayıp, birbirinin mütemmim cüzü veya tek sürecin iki safhasıdır.

Tefekkür ile fiil (amel) birbirinden tefrik edilmeye, birisi için diğerine ihtiyaç hissedilmemeye başlandığı günden beri tefekkür kısırlaştı, amelin muhtevası boşaldı. Daha vahim olanı ise bunların birbirine alternatif olduğu vehminin doğmasıdır, insanların iki meseleyi birbirinin alternatifi gibi tartışacak derekeye düşmesidir.
Tezekkür, tefekkürün dışında ve ondan ayrı bir bahis olmayıp, bir tefekkür çeşididir, bu sebeple tefekkür üst başlığı altında ifade ve izah edilmelidir, zira tefekkür daha hacimlidir. Tefekkürle amelin birbirinden müstakil hale gelmesindeki marazi durum, tefekkürle tezekkür bahsinde de ortaya çıkmıştır. Tefekkürsüz tezekkür, kemiksiz dilin dolaşıp durmasıdır, tezekkürsüz tefekkür ise idrak menziline ulaşamamış çabadan ibarettir.
*
Hususi mesele ahlaktır. Ahlak; şahsiyet meselesinden tefekküre, tezekkürden ve amele kadar insani her mevzuu cami olan kaideler manzumesidir. Ahlak, fikir ile fiili cem etmesi cihetiyle ikisi arasındaki irtibat ve geçişi de mümkün kılan muhteva yekunudur. Zaten ahlaktır ki, fikrin muhtevasının muharrik kuvvetidir. Müslüman şahsiyette iradenin kaynağı iman, iradenin muhtevası ve istikameti ise ahlaktır.
“Din, güzel ahlaktır” mealindeki mukaddes ölçü, ahlakın hacmi dikkate alındığında aynı zamanda şu manayı da ihtiva etse gerektir; “Ahlak insandır”. Ahlak kıvamını bulur ve kafi derecede derinleşirse (edebi de ihtiva eder hale gelirse), insanın her hali ve fiili, hem tefekkür ve tezekkür hem de salih ameldir. Ahlakın cem edici muhtevası ve mahiyeti, meselelerin birbirine karşı istiklaline mani olduğu gibi irtibat ve terkibine sebeptir.
*
İnsan iç aleminde fikir ile fiil arasına bariyer ören, bunları birbirinden müstakil hale getiren merkez, nefstir. Ruhi hamleler, tefekkür ve ameli birlikte ihtiva eder. Nefs ise hem ataletin kaynağıdır hem de ilahlık iddiasının sahibidir. İlahlık iddiası, çalışmadan malik olma çabasıdır. Ruh uluhiyeti bilir ve Allah Azze ve Celle’yi tanır, bu sebeple ilahlık iddiasında bulunmaz ve cehdinin muhtevasında, tefekkür, hissiyat, fiil cem olmuştur.
İslam’ın ilahi din olduğunun delillerinden birisi de, ahlak ile alakalı beyanıdır. Ahlak; ruhun tefekkür, hissiyat ve fiiliyatı cem eden hamlesinin munzam halidir. Ahlak; his, tefekkür ve faaliyeti cem ettiği için insanı parçalara bölmeden izah ve idare eder. Bu sebepledir ki psikoloji, sosyoloji gibi batılı disiplinler, ruhi hamle ve hareketin bilimi değil, nefsin dağınık ve tezat kumkuması çabalarının neticesidir. Haki Beyin ilimlerin tasnifinde terkip ilmi olarak bahsettiği “insan ilmi”ni, derinliğine doğru ruhiyat, tezahür cihetiyle de ahlak olarak tasnif ve tavsif etmesi isabetlidir.
*
İnsanlara (talebelere) sadece bilgi yüklemek, modern batının eğitim-öğretim anlayışıdır. Bilgi kolay, hele de bu günün dünyasında çok kolay. Mesele ruhi süreçleri takip etmek, ruhi süreçlerin oluşturduğu zihni süreçleri takip etmek, istikametinde yürüdüğünden emin olmak…
Müderris, talebenin bir edasından onun ruh haritasına ulaşacak kadar insan ilmine sahip değilse, insan iç aleminde ruhun hakimiyetini inşa ve tahkim etmekle, nefsin beslenmesi arasındaki farkı bilmiyor demektir. Bilgi yüklenmeyi müderrislik, bilgi yüklemeyi tedrisat zanneden insanların elindeki talebeler, başkalarından daha fazla bilgiye sahip olmalarının nefslerinde ortaya çıkardığı marazları tabii ki anlayamayacaktır.
Salih amel meselesini, ahlak ve edep derinliğinden müstakil hale getiren ve sadece fiillere hasreden yaklaşımlara, İslami ilimlerin tahsili için talebe emanet etmek bir tarafa, gütmesi için hayvan bile emanet edilmez. Oryantalistlerin İslam ile ilgili bilgisi, günümüzün alim ve müderris müddeilerinden fazladır, hatırda bulunsun… Meselenin bilgiyle sınırlı olmadığının anlaşılması zamanı gelmedi mi hala…
*
Müderris, talebenin tedrisat süreçlerindeki terakki ve tekamülünü, bilgi miktarıyla ölçer mi? İlim ve tefekkürün amel, amelin ilim ve tefekkür üzerindeki tesirini, bu deveranın kalbi-ruhi alemdeki inkişafını takip ve tarassut edemeyen insanlardan müderris değil, medrese talebesi bile olmaz. “Bildiğiyle amel edene, bilmediğinin öğretilmesi” mealindeki mukaddes ölçü, bilgiyle sınırlı bir muhtevaya mı sahiptir yoksa aynı zamanda “yakin” güzergahında mesafe almaya da işaret eder mi? Keza bu mukaddes ölçü, bilgi öğretilmesinden mi ibarettir yoksa idrak derecesinin artmasını da ihtiva eder mi? Zira idrak, mevcut bilgilerden yeni bilgi keşif ve imalini mümkün kılan tefekkür çeşidi ve derinliği değil midir?
*
Müderris, emirler (farzlar, vacipler) haricindeki amelleri talebelerine nasıl tavsiye eder? Talebenin mizacını bilmiyorsa, menfi ve müspet mizaç hususiyetlerini teşhis etmemişse, menfi mizaç hususiyetlerini zapt altına alacak ve müspet mizaç hususiyetlerini tahkim edecek amelin hangisi olduğunu nasıl anlar? Hangi sahada tefekkür, hangi ismi tezekkür, hangi ameli tahakkuk ettireceğini talebenin bilmesi kabil olmadığına göre, talebenin iç alemindeki muvazeneyi ruh merkezinde inşa etmek, o muvazeneyi muhafaza ederek inkişafı mümkün kılmak müderrisin işi değil midir? Yoksa günümüzdeki müderrislerin böyle meseleleri yok mudur?
EBUBEKİR SIDDIK KARATAŞ ebubekirsiddik2000@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir