TEDRİSAT TELAKKİSİ

TEDRİSAT TELAKKİSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 17. sayı)

İslam’ın tedrisat telakkisi zorunluluk unsuru ihtiva etmez. Meselenin zaruret mebni bir tarafının olduğu sabittir ama İslam, o noktaya ihtiyaç duymamak için her türlü tedbiri almıştır. Buna rağmen insanların sahip oldukları mizaç çeşitliliği içinde kısmen zaruret sahasına ihtiyacımız olduğu doğrudur. Mesela okuma-yazma seviyesindeki tedrisat meselesinin zaruret sahasında olduğu, çocukların erken yaşlarda gönüllülük meselesini anlamasının beklenmeyeceği malumdur. Fakat İslam, zaruret sahasından, mümkün olan en erken çağda çıkmayı arzu eder.
İslam, tedrisatı zaruret sahasından çıkarmak için çok sayıda tedbir almıştır fakat bunlardan iki tanesi meselenin temellerini tayin edecek derecededir; iman ve ilmin kıymeti…
İslam’ın iman teklifi, muhakkak ki öncelikle dinin kabulünü ihtiva eder. Allah’ın dinini kabul manasından daha kıymetli ve daha mukaddem bir maksadı yoktur. Dinin kabulünden hemen sonraki kıymeti ise, idrakin muharrik kuvveti olmasıdır. Öyle ki iman ettiğimiz için öğrenmemiz ve tatbik etmemiz gereken çok sayıda bilgi ve ilim vardır. İlmin farziyyetine dair hüküm, imanın ilk neticesidir. İman gibi bir kıymete istinat eden, yine iman gibi bir muharrik kuvvete sahip olan ilim ve ilim tahsili, meseleyi zaruret sahasından alıp, iradi (gönüllü) sahaya taşır. İmandan sonraki ilk farzın ilim tahsili olması, önce imanın ne olduğu, sonra imanın tabii neticesi olan tatbikatın nasıl olacağı meselesini muhtevidir. İman, bir cümleliktir, ne var ki bu giriş kapısıdır ve girdikten sonra iman, bitmez tükenmez bir ilim külliyatıdır. Bu manada iman, insanın önüne hacimli bir külliyat koyar.

İnsandaki ruhi süreçler tetkik edildiğinde görülür ki iman, idrakin hazırlık safhasıdır. Öyle ki iman etmediğimizi idrak etme istidadımız yoktur, ancak ezberler ve öğreniriz. Bu nokta, tedrisat süreçlerinin zaruret sahası ile iradi sahayı da birbirinden tefrik eden eşiktir. İman etmediğimiz bilgileri ancak zorunlu olarak ezberlemek ve öğrenmekle meşgul oluyor, iman ettiğimiz bilgileri ise idrak sürecine mevzu ediyoruz.
İslam, alimin mürekkebini (yani ilmi) şehidin kanından (yani şehadetten) daha mübarek ve daha kıymetli kabul etmiştir. Sadece bu ölçü bile uzun izahlara girmeden ilmin ve tabii olarak tedrisatın kıymetini anlamak için kafidir. Tedrisat, ilme ulaşma, onu anlama sürecinin adı olduğuna göre, ilmin kıymetinin tedrisatı da ihtiva ediyor olması tabiidir.
Tedrisat telakkisinin gönüllülük esasına dayandığını, bunun da ihtiyaç duyulan tedbirlerinin alındığını görüyoruz. Bu zaviyeden bakıldığında, mesela çocukların erken yaşlarında (ailede) iman talimi yapılması, aynı zamanda ilim tahsiline hazırlık safhası olduğu anlaşılıyor. Öyleyse iman talimi, aynı zamanda ilim tahsilinin hazırlık safhasını teşkil edecek şekilde yapılmalıdır. İman taliminin imandan sonraki ilk mevzuu, ilmin kıymetinin ve ilim tahsilinin ehemmiyetinin anlatılmasıdır.
İman talimi, çocukları “talebe” yapacak, talebe olmayı isteyecek, ilim tahsilini irade edecek seviyeye getirmiyorsa, bir eksiklik, bir maraz var demektir. İman taliminde doğru mevzie yerleştirilemeyen ilim ve tedrisat bahsi, kaçınılmaz olarak “zorunlu eğitimin” mevzuu haline gelir. Zorunlu eğitim denilen şey ise, zihinlerin bilgi çöplüğüne çevrilmesinden başka bir mana ve kıymet ifade etmez.
*
Haki Bey, “İslam maarif anlayışı-1-Temel telakkiler” isimli eserinin “Tedrisat anlayışı” başlığı altında, İslami tedrisatın gönüllük esasına dayandığına dair şunu söyler;
“Kalp açık olmadığında bir şey almaz. Kalbin açık olması, sahibinin talepkarlığı ile ilgilidir. Sahibi talepkar olmayan kalbi açmak, hariçten mümkün değildir. Kalp açık olmaksızın yapılan tedrisat, zorakidir. Zoraki tedrisat, kalbe kadar inmez, yerleşmez, kalıcı olmaz, en önemlisi anlaşılmaz, en fazla ezberlenir. İdrak faaliyetinin kaynağı kalptir. Kalbi açmayan, hazır hale getirmeyen, idrak etmek için kıvranmayan insan, tedrisat süreçlerine dahil olmaz.”
Kalbin dışarıdan açılan bir kapısı, dışarıdan açılan bir kilidi yoktur. Bu mesele, hem İslam’ın kabulüyle ilgilidir hem de tedrisat ile… Kalbin içeriden açılmasının en hacimli şekli, iman etmektir. Zira iman eden, devasa bir külliyata karşı kalbini açmış olur. Kalbin kapısının içeriden dışarıya doğru açılmasını mümkün kılan iki anahtarı vardır; iman ve itimat… İman zaten itimadı ihtiva eder, yani iman anahtarıyla açılan kalb, aynı zamanda itimat anahtarını da kullanmış demektir. İman ile alakası olmayan durumlarda ise itimat anahtarıyla açılır. Buraya kadar ki izah her insan ve her iman çeşidi için geçerlidir, İslam ise kalbin anahtarını sadece imana vermiştir, zira iman dışında bir itimat kaynağı tespit etmemiş, mesela kafirlerden gelen bilgiye kapıyı kapatmış, hatta Müslümanların fasık olanlarından gelen bilgiyi bile “tetkik” şartına bağlamıştır.
Müslüman kalbin küfür ehline açılması yenidir. Batının bilgi ve zihin işgali, Müslümanların iman dışında itimat kaynakları edinmesine sebep olmuş bir zihni ve kalbi parçalanmadır. İslami tedrisat telakkisinin temellerini arayacağımız noktalardan birisi burasıdır. Bu nokta ihmal edildiğinde veya hakkıyla (derinliğine) anlaşılmadığında, İslami tedrisat anlayışını inşa ve tatbik etme ihtimali ortadan kalkmaktadır.
Meseleye devam etmeden bir hususu tespit edelim; Müslüman kalbinin küfür ehline açık olduğu saha var mıdır, yoksa “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır” mealindeki mukaddes ölçü nasıl anlaşılmalıdır?
Müslümanın kalbi evreni küfür ehline hiçbir şartta açık değildir, hikmetin kaynağı her bilgi çeşidinin kaynağı gibi Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Seniyye’dir. Bu manada hikmetin tarifi, çerçevesi ila ahir her boyutu kitap ve sünnetten elde edilir. Müslüman, hikmet idrakine İslam ile erdikten sonra, küfür ehlinin farkına varmadan keşfettiği hikmetleri de, kendi hikmet şuurumuz çerçevesinde, kendi hikmet süzgecimizden geçirerek alırız. Bu manada Müslümanın kalbi evreni, tarif, idrak ve süzgeç bakımından kitap ve sünnete açıktır, oradan elde ettiği şuur ile dünyanın her yerinde hikmet avcılığı yapabilir. Meseleye bu şekilde bakmayanlar, özellikle yerli oryantalistler (ve mealciler) felsefeyi hikmet mesleği kabul ediyorlar. Savrulmalarının hiçbir sınırı yok… Üstelik mealci güruh, kadimdeki alimlere kalblerini kapatıyor ama filozoflara açıyor, bunların ki savrulmak da değil, Allah muhafaza…
Müslümanların kalbini küfür ehline açan her türlü teşebbüs, hafazanallah çerçeve dışına çıkmaktır. Bunun temel sebeplerinden birisi, belki de birincisi, İslami tedrisat telakkisini tamamen unutmamız, batının eğitim-öğretim metoduna teslim olmamızdır.
*
İman, tedrisatın muharrik kuvveti, ilme verilen kıymet ise cazibe merkezidir. Nazari çerçevedeki bu iki bahsin içtimai ve siyasi sahada tedbirlerinin alınması ise ümmetin meselesidir. İslam’ın mevzu haritasında ilim ve tefekkür, alim ve mütefekkir bu kadar kıymetliyken, bunların hayattaki karşılıklarının üretilmemesi, alim ve mütefekkirin kıymet ve itibarının olmaması, iman ile amel, nazariyat ile tatbikat, fikir ile fiil arasındaki mesafenin açıldığını gösterir. Kadimde olduğu gibi ilim ve tefekkür içtimai hayatın zirvesidir, alim ve mütefekkir de o zirveye yerleşen şahsiyetlerdir. Bugün kıymet ve itibar kaynağının, ilim ve tefekkür yerine para ve makam haline gelmesinden dolayı ne tedrisatımız var ne de içtimai ve siyasi nizamımız…
Özellikle siyasi sahanın tüm kıymet ve itibarı kendi merkezinde toplamak ve diğer sahalara dağıtmamak gibi bir hasisliğine şahit olmaktayız. Siyaset, ilim ve tefekkür gerektirmeksizin makam sahibi olunabilecek şekilde düzenlendiği için, kendi iç bünyesinde de ilim ve tefekkür hiçbir kıymet taşımamakta, imanın muharrik kuvveti ve ilmin cazibe merkezi olması sağlanamamaktadır. Böyle bir siyasi ve içtimai iklim, tedrisatı ancak zoraki (zorunlu eğitim) seviyesinde yapar. Tedrisatın zorunlulukla ancak yürütülebildiği bir ülkede ilim olmaz, gelişmez.
*
Gönüllük esasına dayanan İslami tedrisat telakkisi, tabii olarak sohbeti esas alır. Haki Bey sohbet ve tartışma meselesini şu şekilde tespit eder;
Sohbet ile tartışma arasındaki farkları bilmemiz gerekiyor. Umumiyetle bu farkları bilmediğimiz için tartışmadan kurtulup, sohbet meclisini oluşturamıyoruz.
Tartışma aklın, dolayısıyla nefsin meşgalesi. Sohbet ise akl-ı selimin, dolayısıyla ruhun faaliyeti. Meseleye bu şekilde bakıldığında, sohbet de akıl ile yapılıyor. Zaten ruh, faaliyetlerinin kahir ekseriyetini vasıtalarla yapıyor. Bir müminin doğrudan ruhi faaliyetleri gerçekleştirecek ve hayatı doğrudan ruhi hayat olarak yaşayabilecek seviyeye gelmesi, “insan inkişaf sürecinin” müntehasına ulaştığını gösterir. Mesele de zaten bu noktaya ulaşmanın yolunu, güzergahını, istikametini, vasıtalarını, malzemelerini temin etmektir çünkü bu nokta müminin hedefidir.
Bu teşhis, aynı zamanda insan telakkisi olmadan tedrisat telakkisinin olmayacağını gösterir. İnsanın ne olduğunu bilmediğimizde, meselenin ruh veya nefs merkezinde cereyan ettiğini nasıl tespit edeceğiz? Nefsin tasarrufuna teslim olacaksak, zaten tedrisattan bahsetmiyoruz demektir. İslami tedrisatın temellerinden birisi, meseleyi nefsin tasallutundan kurtarıp, ruhun tasarrufuna vermek değil midir? Tartışma ile sohbet arasındaki bu temel farkı anlamadığımızda, tedrisat faaliyeti olarak yaptığımız her iş nefsi beslemekten ibaret hale gelmez mi? İslami tedrisatın maksatlarından birisi nefsin terbiyesi değil miydi? Batıdan alınan metotlarla nefsi terbiye etmek ne mümkün, batı kaskatı nefs uygarlığı değil midir?
Aslında meselenin özü, İslami tedrisatı konuşmuyor olmamız. İslami tedrisatın ne olduğuna dair hiçbir tefekkür cehdine girmediğimiz için, batıdan kopyaladığımız tartışmayı tek usul olarak kabul ediyoruz. Oysa İslami tedrisat bahsini konuşsak, mesela asla tartışma mevzuuna varmaz, varacağı mevzu sohbettir.
ABDULLAH TATLI abdullahtatli1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir