TEFEKKÜR ADABINA DAİR BİR HUSUS

TEFEKKÜR ADABINA DAİR BİR HUSUS
Tefekkür faaliyeti, umumiyetle meçhul ile malum arasındaki “müphem alan”da cereyan eder. Müphem alan bazı meseleler için kalıcı ve daimidir, bazı meseleler için geçici bir ara bölgedir. Mahiyeti gereği müphem olan ruh bahsi için “müphem alan” daimidir. Buna mukabil herhangi bir bahiste müphem alan, sabit ve daimi değil, geçici ve geçiş bölgedir. İlim ve tefekkür alanı burasıdır ve ilim ve fikir bu alandaki çabalarıyla inkişaf eder.
Akıl doğrudan doğruya meçhul alana girip de orada faaliyet gösteremez. Meçhul alan, tabir-i caizse, zifiri karanlıktır, orada faaliyet göstermek imkansız, faaliyet göstermeye çalışmak da ahmaklıktır. Bazı kimselerin müphem alan yokmuş gibi malum alandan meçhul alana sıçramaya çalıştığı görülüyor, bu tavır tehlikelidir. Doğrudan meçhul alana sıçramak, nereye düşeceğimizi kestiremeyeceğimiz, düştüğümüz yerine neresi olduğunu anlamayacağımız, çevremizi göremeyeceğimiz bir hale işaret eder.
Müphem alan, keşif sahasıdır. Hem malum alandan işaretler mevcuttur hem de meçhul alandan… Malum alandan sızan ışıkla belli belirsiz saha görülebilir, taranabilir, keşif yapılabilir. Fikir burada mayalanır, malum alana taşınma hazırlıkları burada yapılır.
İslami ilimlerden müspet ilimlere kadar her mevzuda bu üçlü tasnif vardır. Müspet ilimler (mesela fizik bile) aynı güzergahı takip eder, meçhul ile malumun birleştiği, temas ettiği, birbirine nüfuz etmiş halde bulunduğu müphem alan, yolların şaşırıldığı, güzergahların kaybedildiği, istikametlerin belirsizleştiği bir yerdir. Dikkat ve hassasiyetin azami noktada bulunması gereken, küçük bir dikkatsizlikte istikametin kaybedileceği, küçük bir hassasiyetsizlikte maksadın yok olacağı bir alandır.
Ortalama bir zeka seviyesi ve akıl hacmi meçhul ve malum alanda yolunu kaybetmez. Malum alanda yolunu kaybedenler cahil, meçhul alanda istikametini kaybedenler ahmaktır. Malum alan, “bilinmiş” alandır ve bilgisi büyük miktarlarda mevcuttur, bu alanda istikametini kaybeden insanlar, mevcut bilgiyi öğrenmeyen, öğrenmekten imtina edenlerdir, bu sebeple cahillerdir. Meçhul alan ise “bilinebilir” hale gelmemiş, keşfini bekleyen, ne olduğu tayin edilememiş, nasıl hareket edileceği kestirilememiş bölgedir, burada istikametini kaybetmek için “bilmediği halde biliyor gibi davranmak” yani ahmak olmak gerekir. Meçhul alan keşfedilene kadar Allah’a havale etmek, “her ne ise o haliyle” inanmak şarttır.
Meçhul alan (gayb alanı) iman, malum alan bilgi, müphem alan ise ilim ve tefekkür sahasıdır. Müphem alan, ilim ve tefekkürün, çabalarını yoğunlaştırdığı, faaliyetlerini yığdığı, terakki ve inkişafını gerçekleştirdiği sahadır. Bu sahanın bir adabı olmalıdır.
*
Müphem alandaki herhangi bir mevzu, meçhul boyutuyla belirsizleştirilmiş, malum boyutuyla hafiften aydınlatılmış halde idrak ve tefekkürü bekler. İlim ve tefekkür erbabı, kalbi ve zihni faaliyetlerinin zirvesine bu alanda ulaşır. Bir fikir adamının tefekkür zirvesi, kendinin müphem alanıdır. Fikir adamının tefekkürde ulaştığı zirve, o şahsın “mahrem” hayatıdır.
Fikir adamının mahrem hayatı, aile hayatından bile daha öncelikli olarak tefekkür zirvesidir. Fakat aynı ailede olduğu gibi, bu mahrem hayatını da paylaşabileceği mahrem dostları olmalıdır. Başka bir ifadeyle fikir adamları “fikir ailesi” kurmalıdır. Aksi takdirde tefekkürün zirvesinde (tabii ki kendi tefekkür zirvesinde) yalnız kalır. Fikir ailesine sahip olanlar, “tefekkür meclisi” kurabilmekte, müphem alandaki tefekkür faaliyetlerini bu mecliste “sohbet” halinde paylaşabilmekte, yanlışları ve doğruları birlikte tespit edebilmektedirler. Bu mümkün olmadığında, zirvede yalnız kalan fikir adamları, “tefekkür çilesini” yalnız yaşamaktadır.
Türkiye’de, “saf tefekkür” ile meşgul olan bir avuç insan, ne hazindir ki “fikir ailesi” oluşturamamakta, birbirinden müstakil hayatlar yaşamakta, birbirleriyle tartışma yoluyla temas kurmaktadır. Oysa tefekkürün zirvesindeki usul, istisnasız “sohbet”tir.
İstisnasız sohbettir çünkü;
Müphem alan keşif sahasıdır, tefekkürün patinaj yaptığı yerdir, fikrin mayalandığı mahaldir. Müphem alan, fikir adamının tefekkür zirvesi olduğu için, ufkudur. Ufuk, düşmeye müsait bir yerdir, emniyet tedbiri gerekir. Bir mesele, fikir adamının ufkundaysa, o mesele hakkında kesin kanaat ve fikir sahibi olmak uzun bir zaman ve tefekkür süreci ister. Müphem alandaki mevzu bir anda anlaşılmaz, meçhul alandan nakledilmeye çalışılan mana hacmi, müphem alanda uzunca bir dönem nazlanır. Bu noktada fikir adamının ihtiyacı, sohbettir, en azından muadil fikir adamlarıyla sohbet etmelidir. Fikir adamı bu noktada (tefekkür zirvesinde) tartışırsa, hala mayalanma, demlenme, dinlenme safhasında olan, dolayısıyla da doğru mu yanlış mı olduğu netleşmeyen “fikir mayasını” iddia olarak ortaya atmak gibi bir tavra savrulur. Müphem alandaki bir mevzuu, netleştiğinde, sarahat kesbettiğinde malum alana taşınır. İddia haline geldiği nokta burasıdır. Müphem alandayken tartışmak, yanlışa “doğru” muamelesi yapma ihtimalini üretir, tehlikelidir.
Müphem alandaki tefekkür çabaları fikir adamının aile hayatından daha öncelikli ve daha mühim olan mahremiyetidir. Bu noktada, fikrin mayalanma zamanında ancak fikir ailesine (yani dostlara) açılır, dost meclisinde sohbete konu edilir. O konu, aynı zamanda dostlar için de mahremdir, dost meclisi mahremiyet ahlakının en sert kaideleriyle muhafaza altına alınmıştır. Zira fikir adamlarının ufkunda gerçekleşen tefekkür çabaları, “doğru” veya “yanlış” olduğu tespit edilememiştir. Doğru veya yanlış olduğu hususunda nihai karar verilememiş olan “fikir özleri” piyasaya sunulamaz, sürülemez, bu türden ham hareketler ağır mesuliyetlere muhataptır.
İslam ahlak ve adabı, müphem alanda iddiayı temelden men eder. Hüküm cümleleri kurulmasına asla müsaade etmez. Fikir ve ilim adamları o sahada ancak “zan” sahibidir ve üzerinde çalışmaya devam etmektedir, bu sebeple fikir beyanı, ancak “zan beyanı” seviyesinde, çerçevesinde, üslubunda mümkündür.
*
Diğer İslam ülkelerindeki durum nedir bilmiyoruz ama Türkiye’deki hal, “fikir ailesi” kurmanın gündemde bile olmadığı, “tefekkür mahremiyeti”nin isminin bile bilinmediği, bunlara bağlı olarak “dost meclisinin” oluşturulamadığı bir vasattır. Hal böyle olunca fikirlerin mayalanamadığı, demlenemediği, dinlenemediği, sohbete konu olamadığı, yanlış ve doğru taraflarının konuşulamadığı, kemaline erdirilemediği bir tefekkür hayatı(!) yaşanıyor. Bu gayritabii halin tabii neticesi ise, “ham fikirlerin” iddia olarak ortaya atılmasına sebep oluyor. Ham fikrin beyan edilmesi, sahibinin hamlığına işarettir aynı zamanda lakin kimse bunu umursamıyor. Üstelik, ham fikrini “iddia” olarak beyan eden fikir adamı bilmiyor ki, “mahremiyetini ifşa” ediyor. Fakat adamın “tefekkür mahremiyetinden” haberi yok, insan şüphelenmeden edemiyor, yoksa bunlar tefekkür adamı değil mi diye…
İşin en ağır ve ıstıraplı tarafı ise, bu piyasada tefekkür çilesi çeken bir avuç insanın yalnız başına kalması… Tefekkür çilesini yalnız yaşamak ne dehşet iştir. Piyasadaki bazı savrulmaların sebebi bu olmasın, özellikle de “istidat” sahibi insanların savrulmaları…

TEFEKKÜR ADABINA DAİR BİR HUSUS” hakkında 1 yorum

  1. “Ve yalnızlık… Sigara külü kadar yalnızlık…” diyordu Sezai Karakoç.
    Ama üstad, yalnızlık insanı seçmez çoğu zaman, insan yalnızlığı seçer.
    Neresinden baksanız yalnızlık hazin. Bazen, bazı büyük kafalar vardır, öylesine uzaktır ki, yanına yaklaşamazsınız. Bir yıldıza gözünüzü diktiğinizde kaybolması gibi o yıldızın, asla çevreleyemez, kuşatamazsınız. O hiç bir zaman size ait değildir. İçinde bulunduğu zaman ve mekana da ait değildir. O insanla en yakın temasınız o yıldızla olan yakınlığınız kadardır aslında. Bunu bilirsiniz, fakat yönünüzü tayin etmek için o yıldıza da ihtiyacınız vardır.
    Bütün bunlarla beraber, bunları anlamakla beraber, gündemimi meşgul eden soru şu:Bu büyük kafalar kendini, duygularını dolaysız anlatamadıkça, kendiliğinden anlaşılmayı nasıl beklerler ? Hayat yanlış anlaşılmaya, dolayıyla anlaşılmamaya o kadar müsait yorumlar içeriyor ki…
    Ve belki en can yakıcı soru şu: Terk eden hangisidir gerçekte üstad, giden mi, gönderen mi ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir