TEKKE, KALBİ-RUHİ TEDRİSAT MÜESSESESİDİR

TEKKE, KALBİ-RUHİ TEDRİSAT MÜESSESESİDİR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Tedrisat telakkisi, insan telakkisi ile ilim telakkisinin terkibinden ortaya çıkan en girift mevzulardan birisidir. İnsan telakkisi ile ilim telakkisi zaten kendi başlarına fevkalade çetin meselelerdir, bunların ikisini terkip etmek, ikisi arasındaki irtibatı en sıhhatli şekilde kurmak, ikisi arasındaki intikali mümkün ve müessir hale getirmek, çok daha girift ve zordur.
İnsan telakkisi; insan tabiat haritası ile teklif edilen ahlakın mütekamil kıvamdaki terkibiyle inşa edilen şahsiyeti esas almalıdır. Sadece insan tabiat haritası, “İnsan nedir?” sorusunun çıplak cevabıdır. Şahsiyet esas alındığında, insanın tabii haliyle inşai halini birlikte ifade etmiş oluruz. Tedrisat telakkisi ise; insanın tabii halini doğru teşhis etmek, onun üzerine ahlak inşa etmenin temel ilmidir. İnsan tabiat haritası doğru çıkarılamadığında ahlakla imtizacının sağlanması fevkalade zordur, şahsiyet terkip ve inşası ise imkansızlaşır.

Tedrisat, özü itibariyle ferdi sahada şahsiyet inşasıdır. Bugünün eğitim-öğretimi, öğrenciye ne kadar bilgi yüklediğiyle ilgilenen tuhaf bir meşgaledir. Tedrisat, insanın tabii hali olan micazı ile iktisabi kıymeti olan ahlakın mütekamil terkibini gerçekleştiren büyük maharettir. Şahsiyetin altyapısı, insanın tabiat haritasıdır, o harita şahsiyetin inşa edileceği arsadır. İnsanın mizacında olmayan bir kıymetin ona kazandırılması imkansızdır, mesela mizacen cömert olmayan birisini cömert hale getirmek, ancak Risalet tedrisatı ve Sahabe gibi bir talebeyle kabildir, zira iman o kadar derine indiğinde mizacın kaynağına ulaşmakta ve yeni bir mizaç inşa edebilmektedir. Tedrisat, mizacen cimri olan birisini cömert yapamaz ama içtimai hayatı ahlaki çerçevede yaşayacak kadar ikram eden bir hassasiyet ve hususiyet sahibi yapar. Keza tedrisat, mizacen cömert olan birisini cimrileştiremez ama cömertliğini müsriflikten kurtaracak bir tertip sahibi yapabilir. Bu manada şahsiyet numunesi tek değildir, mizaç çeşitliliğince şahsiyet çeşidi vardır, misali ise Sahabe-i Kiramdır.
*
İslami tedrisat telakkisi, aynı zamanda insanın zihni-akli ve kalbi-ruhi inkişafını esas alan bir güzergah çizer ve onu takip eder. İnsandaki akli ve ruhi inkişaf güzergahı, kadim zamanların hem dehaları hem de fazilet sahibi alim, arif ve mütefekkirleri tarafından şöyle ifade edilmiştir; “Şeriat, senin malın senin, benim malım benim; Tarikat, senin malın senin, benim malım da senin; Hakikat, ne senin malın senin, ne benim malım benim, mülk Allah’ındır”. İnsan için böyle bir zihni-akli ve kalbi-ruhi inkişaf güzergahı çizen İslam, bu güzergahı takip eden bir tedrisat telakkisi teklif etmemiş olamaz.
Tarikat; Şeriat ile Hakikatin berzahında duran, insanı Şeriat’tan alıp hakikat yolculuğuna çıkaran kritik noktadaki müessesenin adıdır. İnsandaki inkişaf sürecinin kritik ve zor noktası, “Senin malın senin, benim malım benim” safhasından, “Senin malın senin, benim malım da senin” seviyesine çıkarmaktır. Zor olan nokta burasıdır, bu nokta aşıldığında, “Ne senin malın senin, ne benim malım benim, mülk Allah’ındır” irtifaına çıkarmak kolaydır. Bu sebeple Tarikat; bir eli hakikatte bir eli Şeriat’ta olan merkezi müessesedir.
*
Şeriat; kadimden beri ifade edildiği üzere, “Senin malın senin, benim malım benim” demektir. Bu denklem, tüm insanlığa şamil bir nizam teklif ve tesisidir. Öyle ki bu nizam, hem cömert hem de cimri için cari ve mümkündür. İslam, önce Şeriat (İslam hukuku manasında) ile tüm insanlığı içine alacak büyük nizamı tesis etmekte, sonra bu nizamın içinde, bu nizama zarar vermeyecek şekilde derinleşmeyi mümkün kılmakta ve bunun için muhtelif usuller ve faaliyetler tavsiye etmektedir.
Şeriat, muhakkak ki imana dayanır ama nizamını zihni-akli zeminde kurmuştur. “Senin malın senin, benim malım benim” tertibi, ağır ahmaklık (mükellefiyetten düşme) hali dışındaki her “aklın” anlayabileceği ve kabul edebileceği bir nizam altyapısıdır. Bu sebeple Şeriat’ın tedrisatı, yaygın şekilde mümkündür ve kolaydır. O kadar ki medreseye bile ihtiyaç yoktur, ümmetin kadimdeki dehaları, Şeriat’ın (İslam hukuku manasında fıkhın), orta halli bir zekanın ve aklın anlayıp tatbik edebileceği bir tatbik ilmi kurmuş, adına ilm-i hal demiştir. İlm-i hal tedrisatı camide bile yapılabilir ve tatbikata sevk edilebilir.
Şeriat, hukuk nizamıdır. Hukukta (fıkıhta) haklar ve mükellefiyetler tespit ve tevzi edilmiştir. Herkese haklarını kullanmakta muhtariyet tanınmış, mükellefiyetlere riayette mecburiyet vazedilmiştir. Hukuk da zaten budur. Şeriat’ın ahlakı, haklar ve mükellefiyetlerin tatbikatındaki samimiyetten ibarettir. Şeriat (İslam hukuku) bundan ilerisiyle ilgilenmez. Yani mükellefiyet olan zekatı veren kişiyi, ayrıca neden tasadduk etmedin diye siygaya çekmez.
*
Tarikat; yine kadimden beri ifade edildiği üzere, “Senin malın senin, benim malım da senin” demektir. Bu sözü hak ederek söylemiş bir kişi gerçekten mürid olmuştur, yani irade sahibidir, zira artık mesele nefs merkezinden çıkmış ve ruh merkezine taşınmıştır. İrade, ruhun hususiyetidir, nefsin iradesi olmaz, şehveti olur.
Tarikat; mükellefiyetlerini yerine getiren müminlerin, haklarından feragat ve fedakarlık yapması üzerine kurulu ahlaki nizamdır. Mükellefiyetler sabittir, hiç kimse onlarda indirim yapamaz fakat haklardan feragat, meselenin artık zihni-akli safhayı aşıp, kalbi-ruhi safhaya ulaşıldığını, artık ahlakın esas alındığı, ahlaki nizamın tesis edildiği bir hayattır.
Haklar ve mükellefiyetlerin mahiyetinin doğru anlaşılması gerekir. Haklar dünyalıktır, mükellefiyetler ise ahiretliktir. Namaz, mükellefiyetlerdendir, kaim ve sabittir, üzerinde hiçbir sebeple tahrip, tağyir, tenkis yapılamaz. Buna mukabil mülkiyet bir haktır, dünyaya aittir, dünyadaki hayatı kolaylaştırır. Haklar ve mükellefiyetlere paralel bir mevzu da, ruh ve nefstir. Ruh, ahiretliktir, nefs ise dünyalıktır. Bu sebeple mükellefiyetler ruha aittir, haklar nefse…
Kalbi ve ruhi inkişaf, mükellefiyetlerde yoğunlaşmak ve derinleşmek, haklarda ise feragat ve fedakarlıkla kabildir. Zaten bu sebeple mükellefiyetlerden kimse vazgeçemez ama haklardan vazgeçmek (tamamen feragat etmek veya nispeten fedakarlık yapmak) insanın iradesine bırakılmıştır. Böylece ruhi ve kalbi inkişafın önü açılmış, hukuken (fıkhen) değilse de ahlaken şiddetle tavsiye edilmiştir.
Tarikat, saf ahlak nizamıdır. Hukuki mahiyet taşıyan ihtilafları bile ahlaki çerçevede ve ahlaki müesseselerle, bunun tabii neticesi olarak rızaya dayalı şekilde halletmektir. Şeriat nizamı, hukuk nizamı olduğu için keskindir, Tarikat nizamı ahlak nizamı olduğu için munistir. Münistir zira haklardan feragata dayanır.
Şeriat’ın tedrisatı ne kadar kolaysa, Tarikatın tedrisatı o kadar zor ve girifttir. Tarikatın tedrisatı, zihni ve akli tedrisatın çok ötesinde, nefsin terbiyesiyle başlar, ruhun ikamesiyle devam eder. Nefsin terbiyesi ve ruhun ikamesi, bilgi, ilim, fikirle olmaz, bunların faydası olur ama bunlardan ibaret bir tedrisat, nefsi terbiye ve ruhu insan iç aleminde ikame edemez. Zihni ve akli süreçleri, bunların nasıl işlediğini öğrenmek ve anlamak kolay, takip ve tatbikatı da aynı kolaylıkla mümkündür. Buna mukabil kalbi ve ruhi süreçler, ne kelimelerle anlaşılır, ne kelimelerle anlatılır, ne de tedrisatı kelimelerle (bilgi, ilim, fikir ila ahir) yapılabilir. Tarikat manaya taliptir, haliyle mana tedrisatı yapar.
Tarikatın tedrisatının zor ve uzun olması, tarikatla ilgili değil, insanla, insanın kalb ve ruh cihetiyle alakalıdır. Tarikatın tedrisatında, bir saniyelik fazlalık yoktur, zaten o tedrisat, “kıvam” demektir, fazlası da olmaz, eksiği de olmaz. Zihin ve akıl kolaydır, tedrisatı da kolaydır, kalb ve ruh zordur, tedrisatı da zordur.
*
Hakikat ise; “Ne senin malın senin, ne benim malım benim, mülk Allah’ındır” cümlesiyle ifade edilmiştir. Bu ifade, tevhidin lisanla tertip ve tanzim edilmiş halidir.
Hakikat; feragat ve fedakarlığın verasındadır. Feragat ve fedakarlıkla olacak iş değildir. Zira feragat ve fedakarlık, netice itibariyle bir hakkın olduğunu, bu hakkından vazgeçtiğini ifade eder. Bir hakkın olduğu iddiası, aynı zamanda bir “varlık” iddiasıdır ki, hakikat nezdinde şirktir.
Hakikat; saf mana nizamıdır. O kadar ki, tanzim edilecek hiçbir şey kalmamıştır, sadece mananın saf hali vardır.
(Hakikat mevzuunda söz söylemeye ehil ve mezun değiliz)
Hakikat tedrisatı da tasavvufun uhdesindedir. Bu tedrisata dair söylenecek söz de ehline aittir.
*
Kalbi ve ruhi tedrisat yoksa, zihni ve akli tedrisat, kaidelerden ibaret kalır. Zihni ve akli tedrisat, kaidelerin öğrenilmesi ve tatbikinden ibarettir. Bu seviye, taklit seviyesidir. Taklitte keşif ve idrak olmaz.
Hukuk nizamında maddi müeyyide vardır, ahlak nizamında içtimai müeyyide, edep nizamında ise ruhi müeyyide… Şeriat, tarikat, hakikat silsilesinin içtimai tezahür sahaları ve isimleri; hukuk, ahlak, edeptir. Hukuk Şeriat’tır, tarikat ahlaktır, hakikat edeptir.
Şeriat, hukuk nizamı olduğu için, gerekirse kılıçla tatbik ve muhafaza edilir. Mesele, kılıca yani maddi müeyyideye ihtiyaç duyulmayacak bir nizam tesisidir. Tasavvuf, kılıçsız nizam demektir. Kılıçsız nizama ihtiyaç duymayanlar, iktidar manyaklarıdır. Kılıçsız nizamı aramayanlar, iktidar sapıklarıdır. Kılıçsız nizamı anlamayanlar, gafillerdir. Kılıçsız nizama karşı çıkanlar, hainlerin ta kendileridir.
HAKİ DEMİR demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir