TELEGRAM-5-MÜSLİM GAYRİMÜSLİM ZİHİN FARKI

TELEGRAM-5-MÜSLİM GAYRİMÜSLİM ZİHİN FARKI
İnsanın derinliğini beyin olarak gören anlayış ile kalb ve ruh olarak gören anlayış arasındaki fark, havuz ile okyanus arasındaki fark gibidir. Bedeni tüm organlar, kalb ve ruhun özellikleri, güçleri ve maharetlerinin hiçbirine sahip değil. Fakat ruh ve kalbin bir işi yapması için bedeni kullanıyor olması, o özelliklerin bedende olduğu zannını besliyor. Pozitif akılla sıfırdan başlanana “insan incelemeleri” tabii ki ancak beyine kadar varacak ve orada kalacaktı.
Batının ürettiği bilgi bolluğuna boğulanlar, batının her konuda doğru düşündüğünü zannediyorlar. Batının bilgi üretmedeki kabiliyetini inkar etmek kabil değil fakat ürettiği bilginin doğruluğuna dair sahip olduğu kriterler çok sathi. Bilgileri test edecekleri kriterlerinin “doğru” olup olmadığını test etmemiz gerekiyor öncelikle.
Bol bilgi üretmenin müthiş bir etkisi olduğu doğru… Dünya birkaç asırdır batı tarafından bilgi bombardımanına tutuldu ve aklı şaştı. Bilginin bolluğu, onları kritik etme imkanını ortadan kaldırdı. Hele de batının yaşayan tek ve son medeniyet olduğu kanaati (hatta imanı) onun ürettiği bilgileri test etme ihtiyacını da ortadan kaldırdı. Netice olarak, batı tarafından dünyanın başına sağanak halinde yağdırılan bilgi, herkesi esir aldı.
Batının pozitif aklı ile Müslümanların zihni evrenlerini anlamaları beklenmez. İnsanın biyolojik gerçekliklerinin dışında bir gerçekliği anlaması da beklenmez. Dolayısıyla insanın en derinliğini beyinde araması kaçınılmaz.
Oysa insan, beden ve ruhtan oluşmuştur. Bu birlik, ikisi arasında sayısız varlık ve olay üretmiştir. Haki Demir’in ifadesiyle, “kalbi evren”, “zihni evren” ve “bedeni evren” gibi yukarıdan aşağıya doğru üç evren var. Beden apaçık ortada, zihin fark edilmeyecek gibi değil fakat kalbi evren ve dolayısıyla ruh, perde arkasında perde misali gizlenmiş durumda. İnsanı beden merkezli maddi varlık olarak tanımlayan ve ondan ibaret sayan batının varacağı nokta, zihindir ama onu da beynin ürünü olarak kabul edecektir.
Kalbi evren insanın ferdiyetinin ve istiklalinin teminatıdır. Kalbi evrene müdahale etmek imkansızdır. Kalb, kişinin rızası dışındaki tüm müdahalelere kapalıdır. Allah’ın tasarrufu altındadır ve sadece sahibi olan kişiye bırakmıştır. Hiçbir şekilde (ne ilaçla, ne telkinle ne de başka şekilde) kalbi evrene, sahibinden izin almadan girilemez. En basit insandan, dehaya kadar bu böyledir.
İnsanda münhasıran korunmuş bir alan yoksa ve her şeyine müdahale edilebiliyorsa, ortada insan yok demektir. Batılı anlayışın, insanın her şeyin müdahale edilebileceğine inanması, insanı hayvanın gelişmiş türü olarak görmesindendir ve kendi içinde tutarlıdır. Doğrusu kalbi evrenin kapısını anlayış ve yaşayışta kapattığı için o evrenden haberdar olması da mümkün değildir.
Kalbin kapısı sadece iman ile açılır, sadece imana açıktır. O kapıdan, imandan başka hiçbir şey giremez. Ne var ki, her türlü imana açıktır, sadece İslam’ın teklif ettiği imana değil. Fakat sahih iman (İslam’ın teklif ettiği iman) dışındaki hiçbir iman, kalbi temiz ve pak tutamaz.
İman, zorla olmaz. Zorla gerçekleştirilmek istenen iman, zihinde kalır ve kalbe girmez. Kalbe girmeyen iman ise iman değil, riyakarlıktır ve zorlanan kişiyi takiyye yapmak mecburiyetinde bırakır.
Sadece imanın girebileceği, onunda zorlama ile giremeyeceği kalb, nasıl bir mekandır? İnsandaki tüm faaliyetlerin nihai kaynağıdır. Farkına varılamayan fakat tüm faaliyetleri başlatan ilk kaynak. Zaten farkına varıldığında “nefsini bilen rabbini bilir” ölçüsüne mazhar olunan bir mekan. İnsanın hedefi de zaten kalbi ve ruhu keşfetmek, rabbini bilmek için.
Ruh bedene duhul ettikten sonra, yabancı olan ve kendi tabiatına da uygun bulunmayan bu meskende, kendini gizlemek için insan iç dünyasında sayısız perde oluşturuyor. Perdeler, vasıta, merkez, unsur, hadise gibi çok çeşitlidir. (Haki Demir’in görüşü bu). Yapmak istediği işleri kendisi doğrudan değil de ürettiği vasıtalar marifetiyle yapıyor. Böyle olunca biz ruhu değil vasıtalarını fark ediyoruz. Derinleşemediğimiz takdirde de vasıtalara takılıp kalıyoruz.
Akıl kanaat sahibi oluyor ama kalb iman sahibi oluyor. Akıl, kalbdeki imana aykırı kanaat sahibi oluyor ama iman yerinde durduğu müddetçe o kanaat aklın bünyesinde kalmaya mahkum oluyor. Kalb (ve ruh) ile akıl arasında çelişki meydana gelebiliyor, ikisi arasında çelişki oluştuğunda aklın imana uygun olarak kendini gözden geçirmesi gerekir. Aksi takdirde aklın ürettiği kanaatler zaman içinde iman haline gelebiliyor. Bu süreçte de zorlama ve dışarıdan irade dışı müdahale sözkonusu değil.
Netice olarak, İslam’ın teklif ettiği imana sahip insan zihinleri, dışarıdan müdahaleye açık değildir. Müslümanlar, kendi akıllarıyla meyletmedikleri müddetçe, kalblerine kimsenin müdahalesi mümkün olmaz. Kendileri (kendi akılları ile) kendilerinin gözlerini oymaları mümkün, buna fırsat tanımamalıdırlar.
Kalbe nüfuz etmenin mümkün olmadığının en büyük misali, mucizelerdir. Mucizeleri gördüğü halde Müslüman olmayanlar bulunduğuna göre, kalbe nüfuz ve müdahale imkansızdır. Üstelik o kalbler, kafir kalbidir. Müslüman kalbine nüfuz ve müdahale nasıl mümkün olabilir? En büyük mucize ise Hz. Resulü Ekrem’in (SAV) bizzat kendisidir. O, kainatta, Allah’ın ihsan ettiği en büyük tesir gücüne şahsıyla sahiptir. O’nu görüp de Müslüman olmamak, sadece kalbin müdahaleye kapalı olduğu şeklinde izah edilebilir.
Müslümanlar, kalbe müdahale edilebileceğine inanmakla, vahim ve temel bir hata yapıyorlar. Hiç kimse, hiçbir usulle, O’ndan (SAV) daha büyük bir tesir gücü üretemez, oluşturamaz, kullanamaz.
SELEHATTİN ADANALI

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir