TERKİP İLİMLERİ YOKSA EKLEKTİZM KAÇINILMAZDIR

TERKİP İLİMLERİ YOKSA EKLEKTİZM KAÇINILMAZDIR

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

Yaşadığımız çağın derin ve girift kaosu eklektizmi kaçınılmaz hale getirmiştir. Kaosun en büyük kısmı bilgi dünyamızda yaşanmakta, zaten diğer kısımları da bilgide yaşadığımız kaostan kaynaklanmaktadır. Bilgide yakalandığımız kaos, hayatımızı altüst etmiş, hayat kaosa sürüklenince bilgideki kaos daha da derinleşmiştir.
Bilgi kaosunun hem sebepleri çoktur hem de neticeleri… En mühim neticelerinden birisi ise, eklektik düşünce dünyasını üretmesi ve kesintisiz şekilde de beslemeye devam etmesidir. Ümmetin eklektik düşünce girdabına yakalanmasının en mühim neticelerinden birisi ise, en sapık anlayışların bile kendilerini “Sahih İslam” olarak pazara sürebilme vasatının oluşmasıdır. Mesele, bir saniye bile ihmal edilemeyecek kadar mühimdir.
*

Önce bilgi ve ilim üretemez hale geldik. Mevcut bilgi ve ilmin hayat için kafi geleceğini vehmettik ve olduğumuz yerde durmaya başladık. Muhatap olduğumuz ve iman ettiğimiz Mutlak İlim vardı, onda ne eksikti ki, başka bir kültür coğrafyası bizi geçebilsindi. Hakikate iman etmiş tek ümmet olmamız bizi rehavete sevk etti, oysa kesintisiz hamle iştiyakına sahip olmalıydık.
Mutlak İlmin yanında insanların ürettiği bilginin ne kıymeti olabilirdi ki. Bu nokta çok dikkat çekicidir, gerçekten de Mutlak İlim ile beşeri ilim arasındaki kıymet farkı sonsuzdur. Bununla beraber, Mutlak İlmin muhtevasındaki hikmet keşfi durunca, hakikat ile gerçek arasındaki mesafe açılmaya başladı. Problem tam bu noktada gizlidir. Hakikat sonsuz kıymetlidir, gerçek ise faydası kadar kıymet ifade eder. Ne var ki “gerçek”, insanı ve hayatı “hakikat” dışında sarıp sarmalamaya başladığında insanın hakikate ulaşması zorlaşmaktadır. Gerçek burnumuzun dibindedir ama hakikat bir cehd, bir gayret, bir çile ister. İslam medeniyetinin tüm unsurlarıyla hayatı inşa ettiği zamanlarda, hakikat aynı zamanda gerçek haline geldiği, yani hayatta “gerçekleştirildiği” için, hakikate ulaşmak zor değildir. Ne var ki o zaman bile hakikatin “gerçeğine-tezahürüne-şekline” muhatap olunmakta, hakikatin kendisine ulaşmak yine bir cehd istemekteydi. Zaten böyle olduğu içindir ki, yani derinliğine nüfuz etmek gerektiği içindir ki, hakikatin gerçek haline geldiği devirden uzaklaştık.
Hakikate saf mana olarak nüfuz etme istidadımızı kaybetmeye başladıktan sonra hakikatin gerçeğini (kendi gerçeğimizi) kaybetmeye başladık. Kendi gerçeğimizi dondurmuş, ona da hakikat muamelesi yapmıştık. Bir müddet sonra baktık ki, hakikatten habersiz, hatta hakikatin düşmanı bir kültür iklimi, “gerçeği” üretmeye başlamış. Evet, o tahkir ettiğimiz beşeri bilgi üretimi, başka bir gerçek ve başka bir gerçeklik üretmişti. Zaman böyle bir müessirdi işte, hakikatin bir devirde üretilmiş ve harikulade bir hayat inşa etmiş “gerçeklik” hali, hakikate nispetle sürekli yeniden keşif ve inşa edilmediği için, hakikat düşmanı bir kültür iklimi tarafından üretilen şeytani gerçeklik karşısında dayanamamıştı. Hazmedilir gibi değil, kabul edilir gibi değil… Hakikatin bir tezahür şekli olan ama geçmiş zamanda kalan bir “gerçeklik”, hakikate cennet ile cehennem arasındaki mesafe kadar uzak olan bir “gerçeklik” karşısında mağlup olmuştu. Oysa, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, hakikatin tezahürlerinden biri olan “gerçeklik”, hakikate yabancı olan bir gerçeklik karşısında mağlup olmamalıydı. İşte “zaman” denilen efsunlu müessir böyle bir şey…
Hakikatin tezahür şekillerinden olan herhangi bir “gerçeklik”, hakikatin dışında üretilen herhangi bir “gerçeklikten” mukayesesiz daha kıymetlidir. Muhakkak ki böyledir. Şeytani gerçekliklerden birinin, hakikatin gerçekliklerinden birine galebe çalması, olsa olsa, hakikatin tezahürlerinden biri olan “gerçekliği” hakikat yerine ikame etmenin cezasıdır. Muhtemeldir ki hikmet ve sır bu noktada gizlidir.
*
Önce, Mutlak İlim elimizde olmasına rağmen hakikate nüfuz etme istidadını ve yollarını unuttuk. Hakikate iman ettiğimiz ve kitabı de elimizde olduğu için onu kaybettiğimizi asla anlamadık. Mutlak İlimden hareketle üretilen ve her cihetiyle ihtiyacımızı karşılayan ve mesut bir hayat yaşamamızı mümkün kılan “gerçekliğimize” yapıştık. O gerçekliği uzun dönem tecrübe etmiş ve ihtiyaçlarımızı karşıladığını görmüştük. Hakikat elimizin altından kayıp gidince, hakikati kaybettiğimizi de anlamamanın rehavetiyle, elimizdeki gerçekliğe hakikat diye sarıldık. Yani elimizde sadece “gerçek” kalmıştı.
Batı, keşif ve hamle istidadını harekete geçirmiş, kendi kültür ikliminde kendi gerçekliğini üretmişti. Bizim elimizde “donmuş” bir gerçeklik vardı ve biz onu hakikat zannediyorduk, batının elinde ise hareki bir gerçeklik vardı ve sürekli keşif hamleleriyle gelişiyordu. Tabii ki ona dönüp bakmazdık, o kim oluyordu ki, bizim elimizde hakikat (zannettiğimiz gerçekliğimiz) vardı. Hakikati kaybettiğimizi fark etmediğimiz için, iki gerçeklik karşılaştı, bizimki donmuş bir gerçeklikti, batının ki ise hareketli ve gelişen bir gerçeklik… Netice başka ne olabilirdi ki?
*
Batının gerçekliği bizim gerçekliğimizi geçince, zihnimiz ve aklımız kaçınılmaz olarak gerçeklikler arasında mukayese yapmaya başladı. Osmanlı münevverinin bir kısmı, meselenin gerçeklik mukayesesi olmadığını, bizim hakikatimizin olduğunu, batının ise sadece bir gerçekliğe sahip olduğunu biliyor ve ifade ediyordu, bunlar batının epistemolojik işgaline karşı direndi ve imanlarını muhafaza etti. Bir kısmı ise mukayeseyi sadece gerçeklik üzerinden yaptı ve kalb ve zihinlerini batıya açarak hakikati inkar etti ki, onlar ümmetin zayiatıdır.
Meselenin iki gerçeklik arasındaki mukayeseden ibaret olmadığını, bizim hakikate muhatap olduğumuzu, hakikatimizin gerçekliğini imal etmemiz gerektiğini düşünen münevverler, hakikatin gerçekliğini yeniden inşa edecek büyük hamleyi başlatamadılar. Büyük hamle başlatılamayınca, ne kadar direnirlerse dirensinler, batının pozitif bilim mecrasının ürettiği hayata karşı gelemediler. Beş kilometre menzilli top karşısında bir kilometre menzilli topla direnmek mümkün olmadı, batının gerçekliği, ona karşı çıkanları bile sarıp sarmaladı.
Artık yeni tartışma, “batının neyini, ne kadar alalım” şeklinde cereyan ediyordu. Tartışma bu noktaya geldiği andan itibaren, batıya en radikal şekilde karşı olanlar da dahil olmak üzere, eklektik düşünceye savrulmuş demekti. En samimi direniş mevzileri, “Teknolojisini alalım, ahlak ve kültürünü almayalım” türündendi ve bunlar bile epistemolojik işgale maruz kalmıştı. Bazıları, epistemolojik işgalden habersizdi ve “objektif bilgi” masalını şeker lezzetiyle yutmuştu ve bu masalı bir Müslüman olarak Müslümanlara satıyordu. Pozitif bilimin objektif olduğuna dair yeminler edecek Müslüman fikir ve ilim adamları yirminci asır İslam dünyasının efendileri olmuştu. Yirmi birinci asırda bu sahte efendiliğe müsaade etmemeliyiz.
*
Bu anlayışla asla kurtulamayız. Epistemolojik işgal ve eklektik anlayıştan kurtulmanın tek yolu, kendi müktesebatımıza sadık kalarak ilimlerin tasnifini yapmak ve bu tasnife uygun olarak mutlaka terkip ilimlerini inşa etmektir. Terkip ilimleri, bilgiyi mülkiyetimiz altına almanın tek yoludur, başka bir yol arayanlar, batının çöplüğünde, koku alma hassasını kaybetmiş şekilde didinip durur. İlimlerin tasnifini sıhhatli şekilde yapsak bile, terkip ilimlerini inşa edemezsek, eklektik anlayıştan kurtulamayacağımız için, kendi bilgi telakkimiz olmayacaktır.
NURETTİN SARAYLI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir