TEŞKİLAT, SADAKAT, LİDER KÜLTÜ

TEŞKİLAT, SADAKAT, LİDER KÜLTÜ

Hayatı yaşayabilmek, ayakta kalabilmek, varlığını devam ettirebilmek için teşkilatlanmak gerekiyor. Sıfır teşkilatın olduğu yerde hayat yoktur, bedevilikte bile asgari bir teşkilat vardır. Teşkilatlılık hali o kadar hayati bir meseledir ki, akıl olmayan hayvanlarda bile mevcuttur. İnsan, aklının oluşmadığı bebeklik ve çocukluk yıllarını, teşkilatlı aile ve cemiyet hayatıyla yaşayabilir, bu sebeple teşkilat, akıldan öncedir. Hem hayat hem de akıl, teşkilatlar yekununun neticesi ve eseridir. İnsan, sayısız teşkilatın ördüğü bir hayat içine doğar ve orada varlığını devam ettirebilir.

Bazıları teşkilatlardan (dernek, vakıf, siyasi teşekküller) uzak durmak temayülündedir. Bunlardan uzak durduğunda teşkilattan ve teşkilatlılık halinden uzakta yaşadığını zanneder. Oysa okula gider, o bir eğitim teşkilatıdır, bakkaldan ekmek alır, o bir ticari teşkilattır, bankadan kredi alır, o bir finans teşkilatıdır ila ahir…

Bir teşkilata girmeyen, kendini o teşkilatla içtimai çerçevede yeniden üretmeyen insanlar, başkalarının kurduğu ve şekillendirdiği teşkilatların ürettiği hayata mecbur kalıyor. Hiçbir teşkilata üye olmamak, hayata müdahale etmemek anlamına geldiği gibi, kendi hayatını başkalarının müdahalesine açık hale getirmektir.

Yalnıza başına hayata müdahale etmek mümkün değil. Hayata müdahale etmek bir tarafa, kendi hayatında ameliyat (operasyon) yaptırmamak isteyen herkes mutlaka en az bir teşkilata ihtiyaç duyuyor. Dünyanın en zengin insanı bile hayata müdahale etmek istediğinde, bu işi teşkilat kurarak yapmak zorunda kalıyor.

Bir hedefi olan, hayatı o hedef istikametinde değiştirmek isteyen idealist insanlar ise, yapacakları mücadele için zaten teşkilata ihtiyaç duyuyorlar. Hem kendi hayatına müdahale ettirmemek ve hayata karşı mukavemet etmek için hem de hayata müdahale etmek ve onu değiştirmek için ihtiyaç duyulan teşkilat, bu meseleleri anlamış şahıslar için bir mecburiyettir.

*
Teşkilat iki esas üzerine oturur, fikir ve irtibat… Fikir, en geniş manasıyla dünya görüşü olarak karşımıza çıktığı gibi en küçük hacimli faaliyetin planlama ve tatbikatındaki muhteva olarak da tezahür eder. İrtibat ise, bazen sadakat, bazen itaat, bazen riayet şeklinde ortaya çıkar ki bunların tamamı nizam ve insicam anlamına gelir.

Fikre nüfuz azaldıkça itaat artar, fikre nüfuz arttıkça riayet artar. Her ikisinin de müşterek adı sadakattir. Sadakat yoksa teşkilat yoktur.

İtaat şahsa yöneliktir, riayet ise fikre (muhtevaya) yönelik… Fikre nüfuz arttıkça muhtevaya (prensibe) riayet artar, salahiyetli şahıslar fikre ne kadar riayet ediyorsa, onlara itaat de o nispettedir. Fikir yoksa veya fikre nüfuz eden şahıs sayısı azsa, teşkilat, kaçınılmaz şekilde şahsa itaat üzerine kurulur. Fikrin olmadığı, fikre nüfuz edenin kafi sayıya ulaşamadığı teşkilatlarda sadakat, şahıs merkezli bir kimlik kazanır.

Teşkilat, öyle ya da böyle sadakat üzere kurulur ve varlığını sürdürür. Sadakatin olmadığı hiçbir yapı teşkilat haline gelemez, varlığını devam ettiremez, faaliyet (hele de mücadele) yapamaz. Sadakatin zarureti en sığ akıllar tarafından bile anlaşılır, zira zıddı ihanettir ve en rezil insan fiilidir. Sadakatin zaruret oluşu ve bunu her insanın anlaması, sadakatin tartışılmasını gündemden çıkarır. Problem de tam bu noktada başlar, zira sadakatin zarureti, muhtevasının ne olduğunu tartışmaya mani değildir. Sadakatin tüm tezahürlerine mukaddem olan manası, fikre riayettir. Sadakatin zaruret oluşundan kaynaklanan “dokunulmazlık” ve “tartışılmazlık”, mefhumun yanlış anlaşılmasına ve istismar edilmesine imkan vermektedir. Teşkilattaki salahiyetli kişiler, “itaat-itiraz” denklemini, “sadakat-ihanet” denklemi yerine ikame etmekte, itirazı ihanet olarak görmekte, itaati ise sadakat olarak kabul etmektedir. Sadakat teşkilatın içini, ihanet ise dışını gösterir, sadıklar teşkilatın içinde, hainler teşkilatın dışındadır. Asla unutulmamalıdır ki, itaat ve itiraz bahisleri teşkilat içi bir meseledir ve her ikisini yapanlar da teşkilatın içindedir yani sadıklardır.

Şahsa veya şahısların tekliflerine (fikirlerine) itiraz etmek, fikre (dünya görüşüne) itiraz manasına gelmez. Fikre sadık kişiler, şahıslara itiraz edebilirler, ihtiyaç hasıl olduğunda etmelidirler. Meseleye bu çerçeveden bakılmalıdır, bu çerçeveden bakıldığında görülecektir ki, sadakatin esas mihveri fikirdir. Fikre sadakati sabit olanın, teşkilatın en alttan en üstüne kadar itiraz hakkı ve salahiyeti vardır, olmalıdır. Öyle şartlar meydana gelebilir ki, sadakat, tam olarak itirazdır. Böyle durumlarda itiraz etmeyenler, belki şahıslara sadıktırlar ama fikre ihanet etmişlerdir. Fikre ihanet etmek pahasına şahıslara sadık olanlar, sadakat kisvesine de büründükleri için hem fikrin hainidirler hem de “sadakat” mefhumunun hainidirler.

*
Müslümanların nihai sadakati, Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile O’nun “Habibi” olan Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizedir. Bu külli ve nihai sadakat, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyeye riayet, bunlara riayet eden riyaset ehline karşı da itaat şeklinde tezahür eder. Çerçeve budur, bu çerçeve kırılmadan, hududu ihlal edilmeden, merkezi kaydırılmadan inşa edilecek tüm içtimai bünyeler (teşkilatlar), maksada muvafık olan kıymetlerdir.

Müslümanların kurdukları teşkilatlar, İslam’a nüfuz derecesi arttıkça “mana nizamı” haline gelmekte, nüfuz derecesi azaldıkça madde nizamına dönüşmektedir. Mana nizamı uhrevi istikamet, madde nizamını ise dünyevi istikamet şeklinde anlamak kabildir. Uhrevilik-dünyevilik tasnifi hassas bir meseledir, dünyada yaşanan hayatın dünyevileşmemesi kabil değildir, bu sebeple meseleyi “istikamet” mefhumu ile ifade ediyoruz. Dünyada yaşanan hayat, uhrevi bir hayat mahiyeti taşımaz, dünyada “uhrevi” hayat yaşamak, mutlak inziva hayatıdır. İnziva müessesesi talim ve terbiye için vazgeçilmez bir usuldür ama bir hayat tarzı haline getirilmemelidir. Dünya-ahiret muvazenesini kurmanın yolu, dünyanın şartları ve imkanları içinde yaşarken, istikametin, ahirete tevcih edilmesidir. Aksi takdirde dünya ile ahiret arasında derinliğine yapılacak bir tasnif, bir taraftan laik anlayışa bir gedik açar diğer taraftan inzivayı mutlaklaştırır, her iki ihtimal de marazidir.

*
Türkiye’de fikir ve idrak bahsinde ciddi problemler var. İslam’a muhatap olma şekli çok sığ, bu sebeple İslami hayat “anlamak” üzerine değil, “yapmak” üzerine kuruluyor. Okuma yazma bilenlerin bile anlayacağı açıklıkta emir ve yasakların olması, İslam’ın üç günde anlaşılacağı vehmini besliyor. “Anlama” süreci hızlı şekilde atlanıyor ve “yapma” faslına geçiliyor. Bu durum fikir ve idrak bahsini hem kıymetsizleştiriyor hem de ihtiyaç olmaktan çıkarıyor. Kaçınılmaz olarak devasa yapılar (mesela cemaatler) kuruluyor ama onunla mütenasip şekilde tefekkür gelişmiyor. Tefekkür piyasasının oluşmaması, fikrin kıymet kazanmaması, iltifatların anlamaya değil yapmaya tevcih edilmesi, İslami hareketleri devasa cüsseleri olan ama omuzları üstünde nohut kadar kafaya sahip ucube bir varlığa dönüştürüyor. Cüsseler o kadar büyük ki, aşağıdan yukarıya doğru bakıldığında bir kafa var mı yok mu belli değil, belli değil çünkü cüsseden kafa görünmüyor. Kafa görünmeyince büyük mü küçük mü belli olmuyor.

Anlamaya değil yapmaya yönelen zihin ve akıllar, mecburen maddi başarıları kutsamaya başlıyor. Maddi başarı tek mikyas haline geldiğinde, İslam’a riayet meselesi ortadan kalkıyor ve o başarıyı üreten lidere itaat tek esas haline geliyor. Bir çeşit güç fetişizmi zihinleri işgal ediyor ve ruhların intiharına sebep oluyor.

*
Fikirle iştigal edilmeyince, mefhumlar birbirine karışıyor, mana hacimleri boşaltılıyor, anlamsız yeni mefhumlar icat edilmeye çalışılıyor. Başta “sadakat” mefhumu, mana merkezinden ve mikyaslarından uzaklaştırıldı ve başka bir manaların haznesi haline geldi. Sadakatin, itaate mukaddem olan “riayet” manası çalındı, geriye sadece itaat kaldı. Fikir ve fikre nüfuz olmayınca, sadakatin mana haznesinde sadece itaatin bulunması garipsenmez oldu ve kimse riayeti aramaz oldu. Hal böyle olunca şahsa itaat mutlaklaştı ve sadakat sadece bu şekilde anlaşılmaya başlandı. Bu durum ülkenin umumi manzarası…

Umumi manzaranın dışında bazı teşkilat ve cemaatler, mensuplarını “anlama” ameliyesinden kasıtlı şekilde uzak tuttular, sadece “yapma”ya yönelttiler, böylece sadakati, şahsa dönük mutlak itaat haline getirdiler. Fethullah Gülen ve örgütünü bir de bu zaviyeden değerlendirmekte azami fayda var.

Fethullah Gülen ne yaptı? Bir lider kültü inşa etti. İslam’dan hareketle yapamayacağı için, meseleyi rüyalarla süsledi, rüyaları da Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a bağladı. İslam dışı sadakat ve irtibatı, İslami kaynaklarla ve tabii ki yanlış bir şekilde ördü.

Bir tane fikir ve ilim adamı yetiştirmedi, yetiştiremedi. Teşkilatını idraksiz insanlarla kurdu, tefekkürü teşvik etmedi, riayeti gündeme getirmedi. Sadakatin muhtevasını hınca hınç kendi şahsıyla doldurdu ve teşkilatını baştan sona “yapmak” üzerine bina etti. Arı kovanı gibi harıl harıl çalışan bir teşkilat kurdu ama hiç kimsenin, “bal mı üretiyoruz yoksa zehir mi?” sorusunu sormasına fırsat vermedi, zaten bu soruyu soracak bir zihin ve akıl oluşmadı, oluşmasının şartları hazırlanmadı.

Dev bir gövde inşa etti ama üstüne nohut kadar bir kelle yerleştirdi. Kimse kafayı görmüyor, herkes gövdeye bakıyor ve hayretle şunu söylüyor; “Gövde bu kadar büyükse, kim bilir kafa ne kadardır”. Kaçınılmaz olarak herkes, gövdenin büyüklüğüne bakıp, kafanın (kendisinin) ne kadar büyük olduğunu hayal ediyor. Gövdenin büyüklüğü nispetinde “büyük adam” olduğu vehmini piyasaya pompalıyor. Oysa Müslümanların dışında herkesten yardım alıyor, en azından akıl alıyor, batılı danışmanları ve destekçileri tarafından gövde sürekli büyütülüyor.

Unutulmasın, gövde (madde) dünyadır, kafa (tefekkür, anlayış) ise ahiret… Müslümanların ahireti büyüktür, dünyası değil… İslam’ı yüzde on nispetinde anlayan bir kafayı, dünya imparatorluğu büyüklüğündeki bir gövde bile hakkıyla taşıyamaz. O kafayı taşıyacak gövde olmadığı için günde beş vakit ve seksen defa toprağa indiririz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir