TEŞKİLATIN İSRAİL (MAVİ MARMARA) OPERASYONU

TEŞKİLATIN İSRAİL (MAVİ MARMARA) OPERASYONU
Mavi Marmara olayı ve ona bağlı gelişmeler, “Teşkilatın” en başarılı operasyonlarından biridir. Elde edilen neticeler ve kazançlar, planlanan hedeflerin en azından on katı büyüklükte. Tabii hemen eklemek gerekir, operasyondaki başarı teşkilata ait, başarının büyüklüğü ise İsrail’in ahmaklığına ait.
Konuyu baştan alalım. Teşkilat, dış politikada, İsrail ile ilişkileri gerecek, çözecek, zayıflatacak ve nihayet koparacak gerekçeler arıyordu. Dünya siyaseti, İsrail ile münasebetlerinizi keyfinize göre düzenleyebilmenize müsaade etmez. “Ben seninle ilişkilerimi kesiyorum” diyemezsiniz, bunu yapabilmek için ülkede “ihtilal hükümeti” olması gerekir. Türkiye’deki İsrail ve Yahudi lobisi hatırlanırsa, sadece dünya siyaset dengeleri değil, iç dengeler de buna müsaade edecek gibi değildi.
İsrail ile ilişkileri koparacak veya asgariye indirecek ciddi bir sebep arayışı yaklaşık beş yıldır var. Gazze ile ilgili Başbakanın ciddi çıkışları oldu ama o mesele arzulanan gerekçeyi oluşturmadı. Oluşturmadı çünkü Gazze konusunda ana “unsur” eksikti, ana unsur, İsrail’in, Türkiye veya Türk vatandaşlarına doğrudan zarar vermesiydi. Türkiye’de Gazze merkezinde geliştirilen “hassasiyet” hiçbir zaman istenen seviyeye ulaşamadı. İslamcı guruplardaki hassasiyet seviyesi ve keskinliği değil anlatmaya çalıştığımız, halkın ciddi bir kesimini kapsayacak ve Gazze’yi “milli mesele” yapacak yaygınlıkta ve derinlikte bir hassasiyet geliştirilemedi. Türkiye’deki Yahudi ve İsrail lobisi o kadar güçlü ki, hala, İsrail’in Mavi Marmara olayında milletlerarası hukuka göre haksız olduğu anlaşılmasına rağmen, “orada ne işleri vardı?” cinsinden yayın ve propaganda yapabiliyorlar. Teşkilat, Gazze’yi milli mesele yapamadı, İsrail’e karşı da istenen gerekçeyi üretemedi. Birkaç yıl böyle geçti ve sabırlar tükenmeye başladı. İşte tam bu sıralara, İHH’nın Mavi Marmara projesi (geniş bir proje tabii ki) ortaya çıktı.
Mavi Marmara seferi, teşkilatın organizasyonu değil, teşkilat, İHH’nın bu projesini duyduğunda sevinçten deliye döndü. Sivil toplum kuruluşlarının Gazze’ye yardım seferine çıkıyor olması, sadece Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları değil birçok ülkeden sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla milletlerarası bir organizasyon şeklinde ortaya çıkması, muhteşem bir şeydi. Tüm unsurları bünyesinde taşıyan bir programdı ve hedefi on ikiden vuramamak için hedefin yerinden kaçırılması gerekiyordu, başka türlü hedefin vurulması engellenemezdi. Hedefi yerinden kaçıracak olan da İsrail’di, İsrail ise hedefi yerinden kaçırmak bir tarafa, hedefi büyüttü.
Teşkilatın Mavi Marmara seferi ile ilgili öngörüsü şuydu; İsrail askerleri gemileri zapt eder, gemileri zapt ederken bazı arbedeler yaşanır, birkaç yaralı olur, gemileri limanlarından birine çeker, boşaltır, gözdağı verir ve geri gönderir. Bu olaylar yaşanırken Türkiye’de infial oluşur, halkın gündemine girer, hükümet İsrail’in kabul etmeyeceğini düşündüğü bazı taleplerde bulunur ve İsrail ile ilişkiler asgari seviyeye indirilir. Planlama, hedefler, öngörüler yaklaşık olarak böyleydi. İsrail, Türk gemisine (malına) el koyduğu, zapt ettiği, vatandaşına zarar verdiği, alıkoyduğu için “suçlu” ilan edilecekti. Türkiye ve Türk vatandaşlarına karşı “suç” işlemiş bir ülkeyle ilişkiler normal şekilde devam edemezdi, bu durum hem iç kamuoyu tarafından kabul edilir hem de dünya kamuoyunda anlaşılabilirdi. Mavi Marmara Türk limanından ayrılmadan önce Türk yetkililer ile İsrail yetkilileri arasında yapılan görüşmelerde, olayların bu noktadan daha ileriye gitmesine müsaade edilmeyeceği hususunda gizli bir mutabakat oluşmuştu.
Olayların gelişimi, planlanan ve öngörülenden çok daha ileri gitti. İsrail çıldırdı, çılgınca güç kullandı ve battı. Teşkilat, hayal bile edemediği bir imkan elde etti. Nasıl oldu da konu buraya kadar gelebildi?
Türk yetkililerle İsrail yetkilileri arasındaki gizli mutabakata İsrail’in uymamasının sebebi muhtemelen şuydu. Türkiye’nin Mavi Marmara seferini lehine kullanacağı, azami fayda temin edeceği, İsrail ile ilişkileri umursamadan bunları yapacağı bilgisi veya tahminidir. Yani İsrail, teşkilatın planını ya öğrendi veya tahmin etti. Teşkilat da zaten o konudaki planlarını korumak için fazla dikkat sarfetmedi çünkü bilinmesinin bir mahsuru yoktu. Bazı bilgilerin bilinmesi ile bilinmemesi farketmez, her iki durumda da neticeye ulaşılır. Her iki ihtimalde de neticeye ulaşmak, “mutlak kazanç stratejisidir”. Bu stratejide, hangi ihtimal meydana gelirse gelsin, stratejinin sahibi mutlaka kazanır. Mavi Marmara misalinde bu strateji şöyle açıklanabilir; İsrail, teşkilatın planlarını öğrenirse nasıl bir tedbir geliştirebilir? Gemilere müdahale etmez, arbede yaşanmaz ve Türkiye’nin eline bir fırsat vermiş olmaz. Bu ihtimalde Türkiye kaybetmiş olur mu? Hayır, çünkü bu ihtimalde gemiler Gazze’ye ulaşmış olur, Gazze ablukası kırılmış olur, Türkiye müthiş bir prestij kazanır. İsrail ile ilişkileri bozmak için gerekçe bulamaz ama ondan daha büyük bir milletlerarası itibara sahip olur. Veya diğer ihtimal meydana gelir ve İsrail bile bile müdahale eder ve halt etmiş olur. Mavi Marmara operasyonu, “mutlak kazanç stratejisi” üzerine kurulmuş ender işlerdendir. Türkiye’nin bu operasyonda kaybetme ihtimali asla yoktu. İsrail stratejik olarak sıkışmıştı, başına geleni anlamıştı fakat çıkış yolu yoktu. Üçüncü ihtimali gerçekleştirmek için uğraştı, “sert bir müdahale, ağır bir baskı, tahkir edici uygulamalar neticesinde Türkiye’yi diz çöktürmek” istedi. Fakat fena halde yanıldı. Türkiye, Cumhuriyet döneminde hiç bu çapta bir tavır koyamamıştı, tüm dünyaya rağmen, ABD ve oradaki Yahudi lobisine rağmen, hiçbir güç tarafından zaptedilemedi. İsrail’in hesap yanlışı, Türkiye’nin zaten kendini gözden çıkarmış olduğunu unutmasıydı.
Ve Türkiye İsrail’i gözden çıkardı. Mavi Marmara olayı ile ilgili Türkiye’nin İsrail’den istedikleri liste, İsrail’in yerine getirmesi mümkün olmayan zenginliktedir. Olayın arkasından İsrail ile gizli görüşmeler sürerken, Türkiye’nin eski alışkanlıklarını devam ettiren “monşerler”e kalsaydı, “belirsiz bir özür, bir miktar tazminat” ile bu mesele kapatılacaktı.
Türkiye, tarihinde ilk defa bu kadar meşru bir gerekçe elde etti. Milletlerarası hukuka göre elde ettiği meşruiyet, dış işlerinde hiçbir ülkenin itiraz edemeyeceği sağlamlıktaydı. Teşkilat, bu gerekçeye sarıldı ve İsrail ile ilişkileri kopardı. İsrail çok şeye razıydı, kamuoyunda “burnundan kıl aldırmayan” tavrına bakmayın. Fakat teşkilat öyle taleplerde bulundu ki, İsrail kabul etseydi tüm itibarı tarihin çöplüğüne gidecek bir daha da geri dönemeyecekti. Teşkilat, taleplerinin İsrail tarafından kabul edilmeyeceğini biliyor, kabul etmemesini de istiyordu, çünkü Türkiye ile İsrail arasındaki münasebet yoğunluğu ve derinliği bir daha geri dönmez şekilde imha edilecekti.
Bülent Yıldırım ile ilgili bir not…
Sivil toplum hareketlerinde herkes bilir ki, sivil direnişler, silahlı birimlere karşı, direnişi bir noktada bırakır, o nokta “meşruiyet sınırıdır”. Sivil hareketler, eylemler, faaliyetler, silahlı birimlere karşı, onlarla çatışma oluşturacak şartlara fırsat vermez. Mavi Marmara gemisindeki direniş, sınırı aşan bir noktadaydı. Bunun sorumlusu olarak da BÜLENT YILDIRIM görüldü. Şehitlerin sorumluluğunun küçük de olsa bir kısmı Bülent Yıldırım’daydı. Direnişi, “sınırda” durdurmadı veya durduramadı. Her iki ihtimalde de sorumlusu Yıldırım’dı. Teşkilat Bülent Yıldırım’ın kellesini alırdı ama Bülent Yıldırım’ı sorumlu ilan etmek, eldeki tüm imkan ve fırsatı (gerekçeyi) yok ederdi. Bülent Yıldırım’ı kurtaran, teşkilatın eline geçen “büyük fırsattı” ve bu fırsatı lekelemek istememesiydi. Bülent Yıldırım’ın ikinci Gazze seferindeki tavrının sebebi, kellesini teşkilatın elinden zor kurtarmış olmasıydı.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir