TEVHİT İKTİSAT CEMİYET

TEVHİT İKTİSAT CEMİYET

Tevhidi anlayışa sahip olmak, birçok problemi kaynağında çözme imkanını bahşediyor. Tevhit anlayışı, “merkezi hayat” kavrayışına mehaz teşkil ediyor. Merkezi hayat, “nizami hayatı” ilzam ediyor veya hayatın nizamını tesis ediyor. Tevhit, hayatın muvazene amili olduğu için “tevhidi anlayış”, hayatı tanzim etme maharetini kazandırıyor.

Tevhitte tecrit, tevhidin hakikatine ulaşmak için esastır. Tevhitte tenzih, tevhitteki tecrit faaliyetinin sıhhati için şarttır. Tecrit ve tenzih, “vacib-ül vücud”a ulaşmanın iki kanadıdır. Varlığı vacip olanı tanımadan varlık insan ve hayat bahislerindeki tüm idrak faaliyetleri nakıstır, illetlidir.

Tevhit anlayışındaki en yalçın bahislerden birisi, vahdet ile kesret (çokluk) arasındaki rabıtanın nasıl kurulacağıdır. “Vahdaniyet ve ehadiyet” sahibi olan Allah, insanı kesret üzere yaratmıştır. İnsan ve hayattaki çokluk ve çeşitlilik, Allah’a yönelişi teke irca etme çabasına mani olmaktadır. Allah, vahdaniyet ve ehadiyet hususiyetlerinde o kadar münhasır tasarruf sahibidir ki, kendi zatından başka hiçbir varlık ve vakıada “teklik” görülmemiştir. “Tek olan”a yöneliş bile tek değil, yönelen kişi sayısıncadır.

Allah kulu için emsal teşkil etmez. Zaten tevhit, Allah ile kul (ve tüm varlık) arasındaki farkı idrak ve teslim etmektir. Tenzih, Allah’ı yaratılmış varlıklarla karıştırmamak ve onlardan farkını anlamak içindir. Bu sebeple Allah’a ait olan sıfatlar ile insan tarif, hayat ise inşa ve tanzim edilmez. Tevhit, Allah’a benzemeye çalışmak değil, O’na ulaşmaya çalışmaktır.

Vahdet ile kesret arasındaki münasebetin mikyası, birbirinden tefrik etmektir. Tefrik etmek, müstakilleştirmek değildir. Vahdaniyet sahibi olan mutlak müstakil ve mutlak hürdür. Fakat kesretteki varlığı müstakil kılmak, vahdaniyet sahibine muadil kılmaktır ki, şirktir. Aklın zorlandığı nokta da burasıdır zaten. Hem tefrik etmek ve hem de kulu müstakil kılmamak… Tevhidin maharet isteyen bahislerin birincisi olmasının birçok sebebinden birisi de budur.

*

Dünyadaki hayat, kesretteki hayattır. Kesretteki hayat, çeşitlilik üzerine bina edilmiştir. Çeşitlilik ve çokluk, tekliğin zıddıdır. Fakat Allah ile kulları arasındaki münasebet, zıtlık üzere kurulmamıştır. Vahdetin zıddının kesret olması, Allah ile kul arasındaki münasebet cihetiyle değildir. Lisan hapishanesinin misallerinden biri de budur. Lisan, Allah ile kul arasındaki münasebeti hakkıyla ifade edebilme iktidarında değildir. Dünya hayatı içinde kalmak şartıyla vahdet ile kesret birbirinin zıddıdır. Devasa paradokslardan biri de budur. Lisandaki kifayetsizlik anlaşılmaksızın mantık formları üretmeye çalışmak, İslam’ı anlama konusunda şuursuzluk misallerindendir.

Kesretteki hayatı tanzim etmek, vahdaniyet sahibinin beyanını esas almayı ilzam eder. Vahdaniyet sahibinin zatı ve sıfatları ile hayatı tanzim etme çabası, vahdet ile kesreti birbirine karıştırmaktır. Uluhiyet ile mahlukat arasındaki münasebetin esası, her ikisinin varlığını kendi merkezinde kabul ile mümkündür. Her ikisini birbirine benzetme çabası, İslam’ın özünü (tevhidi) imha eder.

Mülkün Allah’a ait olması, “yaratıcı mülkiyet” bahsidir ve doğrudur. “Yaratıcı mülkiyet” bahsi, kesretteki mülkiyet meselesine de şamildir mutlaka. Fakat vahdet ile kesreti birbirinden tefrik etme zarureti, kesretteki hayatın da vahdaniyetten tefrik edilmesini ilzam eder. Kesretteki hayatın ve tabi ki insanın vahdaniyet sahibinden müstakilleştirmeden tefrik edilebilmesinin tek yolu, kesretteki hayatın vahdaniyet sahibinin beyanı (Kur’an-ı Kerim) ile tanzim edilmesidir. Vahdaniyet sahibinin zatı ve sıfatlarını hakkıyla bilmek tevhit ile mümkündür fakat hayatın inşası, tanzimi ve yaşanması O’nun beyanı (iradesi) ile kabildir. Kur’an-ı Kerim, vahdet ile kesret arasındaki münasebeti mümkün kılan tek kitap, tek yol, tek imkandır.

Kur’an-ı Kerim meseleyi her nasıl beyan etmişse öyledir. İslam hukuku (şeriat) özel mülkiyeti tanımış mıdır tanımamış mıdır? Şeriat özel mülkiyeti kabul ve teslim ettiği halde özel mülkiyeti reddetmek çabası nedir? Allah, gönderdiği din ile özel mülkiyeti kullarına bahşettiyse, kullarına ne oluyor? Özel mülkiyetin aleyhine tavır takınabilmek için “Mülkün Allah’a ait” olduğuna dair vahdaniyet ölçüsünü ileri sürmek, (HAŞA) Allah’ın varlığı ile beyanı arasında çelişki bulunduğunu söylemek değil midir? Kullar arasındaki kavgada vahdaniyet ölçülerinin istimal edilmesi nasıl bir idraksizliktir? Yüksek perdeden laflar edebilmenin yüksek hassasiyetler istediği dönemler geri de kaldı anlaşılan.

Allah’ın gönderdiği dini ile helal saydığı bir konuyu, vahdaniyet ölçülerine yaslanarak menetmek, insanları Allah’tan daha fazla düşünme çabasına girmek değil midir? Bu kimin haddine? Allah’ın ilminde ve adaletinde (haşa) eksiklik mi var? Her ne beyan etmişse öyledir. Kime ne? Tasarrufunda kime karşı mesuldür ki?

*

Mülkün Allah’a ait olduğuna dair vahdaniyet ölçüsünü kesretteki hayatta tatbik etmek kabildir. Kesretin vahdete doğru akışındaki her merhale, bu ölçüye doğru yaklaşmaktır. Fakat bu ölçünün tatbiki, şeriatın değil ahlakın konusudur.

Hayat, edep, ahlak ve hukuk zeminlerinde cereyan eder. Hukuk, hayatın altyapısıdır. Muhafazası şart olan kaidedir, bu da şeriattır. Ahlak, şeriatın sınırları içinde kalmak kaydıyla, insanların muhatapları lehine haklarından feragat ederek yaşamalarını mümkün kılar. Edep ise insanların muhatapları da olmaksızın haklarından feragat etmeleridir. Bu sebeple, mülk Allah’ındır hükmünü, hiç kimse muhatabının malından bahsederken ileri süremez. Ancak kendi malından bahsederken bu hükmü ileri sürebilir. Bu durumda ortaya çıkan netice, infaktır. Muhatabının malından bahsederken bu hükmü ileri sürmek, gasptır.

Ahlak ve hukuk (şeriat) alanları birbirine sıklıkla karıştırılmaktadır. Şeriat, amir hükümleri ihtiva eder, ahlak ise tavsiyeleri… Mülkün Allah’a ait olduğu hükmü ahlaki anlayışın zirvesidir. Tüm cemiyetin bu ölçüye bağlı şekilde yaşayacak iman, hassasiyet ve idrak seviyesine çıkmasını İslam arzu eder. Fakat bunun pratikte ve tüm cemiyeti ihata edecek çapta mümkün olmadığını da bilir. Hedefe bu ölçüyü koyup, insanları o menzilde mesafe almaları için şevklendirir. Fakat bunu icbar etmez.

*

Şımarık Müslüman zenginlerin hallerine bakıldığında feveran etmeyi anlıyorum. Bu feveranın bir hassasiyetten kaynaklandığını da biliyorum. Fakat şımarık zenginlerin hallerine bakarak özel mülkiyeti reddetme tavrı, sıhhatli cemiyet oluşturmak için hasta olan insanları öldürmeye benziyor. Bu çok kaba bir anlayıştır. İslam, derin ve keskin, zarif ve nazik bir idraki gerektirir.

Tüm bu dalgalanmaların gizli sebebi ise, İslam iktisat sistemini kuramayan biz Müslümanların fikri patinajlarıdır. Kapitalizm-sosyalizm paradoksuna sıkışan yirminci asır iktisat kavrayışı, Müslümanlara da sirayet etmiş görünüyor. İktisat meselesini kapitalizm-sosyalizm parantezine sıkışmış halde düşünmeye çalıştığımız malum. Mesele İslam iktisat sistemini kurmaktır. Bunun birinci şartı ise kapitalist-sosyalist düşünce mecralarından bağımsızlaşabilmektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir