TÜRK DÜNYASINDAN NE HABER?

TÜRK DÜNYASINDAN NE HABER
Dünya büyük bir değişim yaşıyor… Dünyanın bir tarafında “büyük çöküş” her gün ivmesini artırıyor, başka bir tarafında “büyük isyan” yeni yakıtlarını ve alanlarını arıyor. Batıdaki büyük çöküşün büyük isyana dönmesine, Arap dünyasındaki büyük isyanın “büyük dirilişe” dönüşmesine ramak kalmışken, dünyanın en büyük kıtasının ortası sessiz… Orta Asya, Türk dünyası tuhaf bir sessizliğe sahip… Harekete geçmek için hiçbir iç dinamik olmasa bile, dünyadaki büyük dalgalanmalar, değişimler, hadiseler mutlaka etkiler, kımıldatır, harekete geçirir. Ama öyle değil, dünyaya inat edercesine sessiz…
Sovyet imparatorluğundan ayrılma, ayrışma ve bağımsızlaşma (ne kadar olduysa) sürecinin mi etkisi var acaba? Yirmi yıl kadar önce, herhangi bir isyana gerek kalmaksızın dünyanın ikinci büyük imparatorluğundan kopmak, yeni devlet haline gelmek, sanki değişim için biriken enerjinin harcanmış bitmiş olduğunu gösteriyor. Sovyetlerin çöküşünden sonraki yıllarda Tacikistan ve Kırgızistan’da ciddi şekilde, Özbekistan’da ise nispeten boy gösteren isyan dalgası, yakıtını tüketmiş gibi…
Tarih boyunca halklardaki muhalif birikimin uzun zaman aldığı, patlama noktasına gelmesi için hususi şartların gerektiği görülmüştür. Milyonluk kütleleri sokağa dökmeye kimsenin gücü yetmemiş, hiçbir muhalif örgüt bunu gerçekleştirememiştir. Halk, sokağa dökülecek, sokağı işgal edecek noktaya gelene kadar muhalif örgütlerin büyük isyan başlatma imkanı olmamıştır. Bu durumu anlamayan sayısız muhalif teşkilat, halkın patlama noktasına gelmediği zamanlarda başlattıkları hareketin altında kalmış ve tasfiye olmuştur.
Halklardaki birikimin muhtelif kanallarla tahliye edilmesi ve öfke miktarının kontrol edilebilir seviyeye indirilmesi için çalışan çok sayıda kuruluş var. Başarılı çalışmalar yapıldığı, uygulanabilir metotlar geliştirildiği malum. Gerçekten de bir halkın “büyük isyanı” gerçekleştirecek noktaya gelmemesi için birçok usul var. Bunların bir kısmı dünyada biliniyor, bir kısmı ise bilinmiyor. Bilinenlerin bir kısmı eski zamana ait olduğu için işe yaramaz hale geldi, yeniçağa ait usuller geliştirilemedi. Yeniçağa ait usuller üzerinde yoğun çalışmalar yapıldığı da tarafımızca malum, ne var ki yeniçağda işe yarar usuller geliştirmek için, yeniçağın doğru anlaşılması gerekiyor.
Türk dünyasındaki siyasi rejimler de Arap ülkelerindeki gibi diktatörlüktür. Arap dünyasında başlayan “büyük isyan” neden orada başlamadı öyleyse? Çünkü mesele tek taraflı değil, mesele sadece siyasi rejimlerle ilgili ve sınırlı değil. Halkın patlayacak noktaya gelene kadar muhalif birikimi devam ettirmesi gerekiyor. Halk kendi kendini doldurma, mevcut hayat şartlarının halkı doldurması gerekiyor. İşte soru, Türk cumhuriyetleri de diktatörlük olduğuna göre halk neden patlayacak kadar dolmadı?
1990 lı yıllarda başlayan Sovyet imparatorluğunun çökme, yıkılma ve dağılma süreci, imparatorluğun siyasi coğrafyasındaki halk bir tarafa yönetici kadroların bile hayalinde yoktu. Kimse Sovyetlerin yıkılacağını, yıkılmasının bedavadan (kendiliğinden) olacağını beklemiyordu. Başka şartlarda olsa milyonluk can bedeli ödenmesi gereken bağımsızlıklar, bir anda ve sıfır bedelle elde edildi. Bu durum, halktaki yetmiş kusur yıllık birikimi, bir anda sıfırladı. Her ne kadar bir dünya görüşüne mensup (mesela İslamcı) muhalif hareketler teşebbüslerde bulunmuş olsalar da, halkın sokağa dökülmeyeceği bir zamanda bu tür hareketler akim kalıyor.
Yirmi yıllık süreç ciddi yeni birikim için kafi değil mi? Kafi aslında… Fakat birikimin başlaması şartıyla… Birikim Sovyetlerin dağılmasından sonra hemen başlamadı. İşin sırrı burada…
Sovyet mengenesinden kurtulup nispeten rahat bir ortama kavuşan halk, yeni şartlarda hayatını inşa etmeye, yeni şartlara intibak etmeye çalıştı. Yirmi yıllık süre, yeni hayat inşa etmek için geçti. Bu nokta önemli, yeni şartlara intibak etmek, yeni şartlarda yeni bir hayat üretmeye çalışmak, yeni bir hayata başlamak, birikimi başlatmadığı gibi, bir birikim (enerji) varsa onu da harcıyor. Halk, Sovyetlerden sonraki dönem için, iyi olabileceği zannını, hayalini, rüyasını görmeden geçip gitmez. Aslında dev bir değişimdi o ve dünya çapındaydı. Dünya çapındaki bir değişimi yaşayan halkın bir anda tekrar muhalif duygu ve düşüncelerle dolmaya başlamasın beklenmez.
Türk dünyası tabii ki dolmaya başladı. Özellikle dünyadaki hızlı değişimin etkisiyle tekrar dolmaya başladı ama ne yazık ki Arap coğrafyasındaki büyük isyana, batı dünyasındaki büyük çöküşe yetişmedi. Oysa hemzaman olması ne kadar güzel olacaktı. Hemzaman olsaydı, çok daha geniş bir coğrafyayı işgal eden büyük isyan, hiçbir gücün durduramayacağı hacme ulaşacaktı.
*
Anlaşılan o ki, Türk dünyasındaki büyük hareketlilik, dışardan akan muhalif birikimle başlayacak. İslam dünyası kendine geldikçe, yeni hamleler yaptıkça, birliğe doğru ilerledikçe, dış dünyada oluşan basınç Türk dünyasını harekete geçirecektir.
Sadece dış sebepler bir halkı tabii ki ayağa kaldırmaz. İslam coğrafyasındaki gelişmeler yalnız başına Türk dünyasının kendi isyanını başlatamaz. Fakat büyük isyanın başlaması için gereken dış şartların hazır hale geldiği, hızla daha da olgunlaştığı malum. Türk dünyası kendi iç dinamiklerini harekete geçirecek noktaya geldiğinde her şeyi hazır halde bulacak.
*
Türk dünyasındaki siyasi rejimlere (diktatörlüklere) karşı halkların isyan etmesi için çağrı yapmak, teşvik etmek, yardım etmek gerekir mi? Halkların isyan etmesini, diktatörlükleri yıkmasını arzu etmek başka bir şey, onları isyana tahrik etmek başka… Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti veya Türkiye ve dünyadaki İslami hareketler, Türk dünyasındaki halkları isyana teşvik etmeli midir?
Bu soru mühim… Çünkü mesele sadece Türk dünyası ile sınırlı değil, başka ülkeler de var. Bir halk kendi iç dinamikleriyle isyan etmiyorsa onu isyana teşvik etmek gerekir mi gerekmez mi? Özellikle de dışarıdan güç sevkinin yapılabildiği durumlarda isyanı başlatacak bazı imkanların olması, bu yönde hareket etmeyi gerektirir mi, böyle bir faaliyet meşru olur mu?
Bir halk isyan etmiyorsa onu isyana teşvik etmek doğru olmaz. İsyan ve devrim süreçleri bazen küçük bedeller ödenerek gerçekleştirilse bile umumiyetle ağır bedellere malolmaktadır. On binlerce, bazen yüzbinlerce, hatta milyonlarca cana malolacak bir isyan sürecini, halkın rızası veya patlaması olmadan, dış teşviklerle başlatmak çok ağır bir mesuliyettir.
Halk harekete geçmediği müddetçe, halk mevcut siyasi rejime karşı itirazını eylemli şekilde ortaya koymadıkça, başlayacak isyan sürecinin bedelin ödemeye hazır olmadıkça dış teşvik ve yardımlarla başlatılacak olan hareketin mesuliyetini aklı başında kimse üstlenemez.
İslami hareketler, halk kıvamını bulana, devrim sürecini başlatana, hoşnutsuzluk dalgasını estirene kadar isyan etmemeli fakat son hızla çalışmalıdır. İsyan dalgası geldiğinde altında kalmamalı, ona hazır olmalı, onun önüne geçebilmeli, onu yönetebilmeli, yönlendirebilmelidir. Halk hazır olmadan başlatılan hareketler, eldeki mevcut gücü de tüketmekte, dalga geldiğinde vaziyet edemeyecek kadar zayıflamaya sebep olmaktadır.
Hükümetin Suriye halkı ayaklanana kadar Esed rejimiyle devletlerarası münasebetlerini devam ettirmesi ne kadar doğruysa, halk ayaklandığında halkın yanında yer alması da o kadar doğrudur. Bunu çelişki gibi görenler, açken yemek yiyen adamın, tokken yemek yememesini çelişki zannedenlerdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir