TÜRK HARİCİYESİ SURİYE’DE RÜŞTÜNÜ İSPATLADI

TÜRK HARİCİYESİ SURİYE’DE RÜŞTÜNÜ İSPAT ETTİ
Türkiye Arap baharına ilk intibak eden ülke oldu, isyan başladığında kısa bir tereddütten sonra meselenin çapı ve derinliğini anladı ve halktan yana açıkça tavır aldı. İsyan dalgası Suriye’ye gelene kadar doğu bloku ülkeleri olan Rusya ve Çin meseleye bigane kaldı, Suriye’de ise doğu bloku net bir karşı tavır aldı. Batı bloku baştan beri siyaseten halkın yanında göründü, diktatörlüklerle iyi ilişkileri vardı ama onların miadı dolduğu için ayakta kalmalarının mümkün olmadığını anladı ve onları desteklemedi. Bir müddet sonra batı Arap isyanına karşı tavır aldı, sebebi ise, Mısır ve Tunus’taki seçim sonuçlarını Ihvan ve Ennahda hareketlerinin kazanmasıydı. Ne var ki o seçimler de Suriye’de Esed Yezid’inin son demlerine denk geldi ve batı bloku da Suriye’de halkı desteklemekten vazgeçti, hatta yardımları engelledi. İran başta olmak üzere dünyadaki tüm devletler Suriye muhalefetine düşman oldu.
Bu gelişmeler neticesinde Türkiye, Suriye’de yalnız kaldı. İran, İsrail, doğu bloku, batı bloku olmak üzere tüm dünyanın Suriye politikasına aykırı bir siyaset takip eden Türkiye yapayalnız kaldı. Bir ara öyle bir noktaya kadar geldi ki, dünyanın Suriye projeksiyonu Türkiye üzerine oynanan dev bir siyasi manevraya dönüştü. Gidecek olan Suriye diktatörü Esed değil, Türkiye İktidarı Akparti ve Erdoğan haline geldi. İçerdeki muhalefetin başı olan CHP de milletlerarası projeksiyonun dahili ayağı oldu.
İlgilenenler için Suriye meselesi gerçekten çok ilginçti, sayısız “ders” alınacak ve tecrübe üretilecek hadise yaşandı. Devletlerin dış siyasetlerinin günlük hatta saatlik değişebileceğini, dostluk ve düşmanlık mefhumlarının sentetik hale getirildiğini, her devletin yan yana ve sırt sırta verdiği ülkeleri de kollamak durumunda ve mecburiyetinde olduğu görüldü. Zaten böyle değil miydi, dış politika sadece “menfaat” üzerine kurulu, hiçbir mefkurevi tarafı olmayan, hiçbir manevi arkaplana dayanmayan tam bir kurtlar sofrası değil miydi? Böyleydi tabii ki, tam da bu sebeple dünyanın yeni bir siyasete, yeni bir siyaset diline ihtiyacı var.
Türkiye, Suriye siyasetinde iki şeyi ispatladı, birincisi, tüm dünyaya rağmen kendi siyasetini tatbik edebiliyor olması, ikincisi ise, “sözünde duran”, “taahhüdüne sadık”, zoru veya menfaati görünce tavrını değiştirmeyen bir siyaset takip ediyor olması.
*
Türkiye, Suriye’de, tüm dünyaya rağmen kendi siyasetini takip etti. Kendi siyasetini takip edebileceğini gösterdi, yani rüştünü ispatladı. Tüm Ortadoğu ve İslam ülkeleri, Türkiye’nin gücünün sınırlı olduğunu, her istediğini yapamayacağını, gönlü kendilerinin yanında olsa da farklı siyasetleri takip etmek zorunda olduğunu biliyor ve anlıyordu. Gücünün sınırlı olmasından dolayı da Türkiye’ye kızmıyor, kırılmıyor, gönül bağını devam ettiriyordu. Ortadoğu’da, Suriye siyasetinde ilk defa yalnız başına kalan Türkiye, hem dünya hem de İslam ülkeleri nezdinde dikkatle takip edildi; gücünün sınırlı olmasından dolayı manevra yapacak mı yoksa istikametini koruyacak mı? Manevra yapsaydı, muhalefete desteğini azaltsa hatta tamamen kesseydi de Ortadoğu ülkeleri ve halkları tarafından anlayışla karşılanacaktı, herkes de manevra yapmasını bekledi. Hem Ortadoğu ülkeleri tarafından hem de dünyanın büyük güçleri tarafından hayretle karşılanacak şekilde kendi siyasetini ısrarla devam ettirdi, Suriye muhalefetine yardımları azaltmadı aksine artırdı. Bu tavır karşısında tüm dünya bir müddet şaşırdı, çünkü bu tavır dış siyasetin tüm verilerine, denklemlerine, esaslarına aykırı görünüyordu. Doğu ve batı bloku ülkelerinin gizli mahfillerinde Türk hükümetinin “çıldırdığına” dair yorumlar yapıldı. Bu yorumlar her ne kadar kamuoyuna fazla yansımadıysa da, kapalı kapılar arkasındaki gündem buydu.
Türkiye, kendi siyasetinde ısrar ederken bir esas üzerine oturdu. Dünya ülkeleri ne düşünürse düşünsün, ne yaparsa yapsın, mesele, Suriye muhalefetinin sahadaki başarısına bağlıydı. Tüm dünyanın dış politika denklemlerini bozacak tek unsur, “saha” idi ve sahada kazananlar masada kazanacaktı. Tüm dünyanın aleyhe tavır almasına rağmen Suriye muhalefetinin desteklenmesine devam edildi ve sahada hızla neticeye doğru mesafe alındı. Siyasi denklemlerin “sabit unsuru” bellidir, kimse kaybedenin yanında yer almaz, öyleyse Esed’i bir an önce kaybedenler kulübüne kaydetmek gerekiyordu.
Suriye muhalefetinin sahadaki her başarısı, ileriye doğru attığı her adımı, devletlerin Türkiye karşıtı cepheden, Türkiye cephesine doğru kaymasını sağladı. Esed’in sadece kaçmak ile ölmek arasında tercih yapma zamanının kaldığı bu günlerde tüm dünya Türkiye cephesinde mevzii kapma telaş ve çabasıyla hareket etmeye başladı. Artık Türkiye, Suriye siyasetini tayin edecek geminin kaptan köşkünde oturuyor.
Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olacak hiçbir ülke kalmadı, hiçbir ülke Türkiye üzerinde baskı yapacak psikolojik altyapıya sahip değil, Türkiye yalnız başına desteklediği muhalefet üzerinde yalnız başına etki sahibi oldu. İşte bu nokta bazı ülkeler için dehşet verici bir gelişmedir.
Batı, gelişmeler bu noktaya doğru hızlandığında, Mısır’ı vurdu, Mısır’da “karşı-devrim” hareketini başlattı. Büyük ihtimalle Mısır muhalefetinin ayaklanmasını tetikleyen dış güçler, Suriye’nin geleceği üzerinde Türkiye’yi tek başına söz sahibi yapmamak, Türkiye’yi, Suriye ve Mısır arasında tercih yapmaya zorlamak, Mısır gibi dev bir cephenin kaybedilmemesi için Suriye gibi bir mevziide pazarlığa oturmasını sağlamaktır. Doğrusu böyle bir stratejinin çok ustaca olduğunu kabul etmek gerekir.
*
Türkiye, Suriye siyasetiyle “sözünde duran” bir ülke haline geldi. Tüm dünya ve özellikle de İslam alemi bunu açıkça gördü. İslam ülkelerindeki muhalefet hareketleri artık biliyorlar ki, Türkiye kendilerine destek sözü verdiğinde bu sözden dönmez, kendisine daha büyük menfaatler teklif edildiğinde ihanet etmez, milletlerarası güç denklemleri kendi aleyhine döndüğünde yarı yolda bırakmaz. Artık anlaşıldı ki Türkiye “sözü ile özü”, “fikri ile fiili” aynı olan, içten hesap yapmayan, menfaati için eğilip bükülmeyen, büyük güçler karşısında korkup kaçmayan bir ülkedir. Artık anlaşıldı ki Erdoğan ve Davutoğlu bir söz verdiğinde, o söz, dünyadaki en kıymetli, en doğru, en itimat edilir sözdür.
Bu durumun ortaya çıkaracağı tesiri bu günden hesaplamak zor fakat çok büyük olacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. Dünyanın tam olarak böyle bir ülkeye ihtiyacı vardı, bu alanda dev bir boşluk oluşmuştu, Türkiye bu boşluğu hızlı şekilde doldurmaya başladı.
Özellikle batı dünyasının asla sözünde durmayan imajı, söylediği ile yaptığı arasında ihanet çapında farklılıkların olduğu tecrübesi, dünyayı psikolojik çöküşün eşiğine getirmişti. Politika, batının birkaç asırdır tüm dünyaya gösterdiği şekliyle ahlaksızlığın zirvesi haline gelmişti. Şimdi, politikadan siyasete geçme ve altyapısını ahlaki zeminde inşa etme zamanı geldi. Türkiye hem bu siyasetiyle kazanç elde ediyor hem de yeni bir siyaset yapma tarzı geliştiriyor.
*
Suriye’de sona gelindi, tüm dünya hızlı şekilde Türkiye’nin siyasi çizgisine doğru kayıyor. Esed’in sonu yaklaştıkça Türkiye çizgisi güçleniyor. Tam bu noktada “kritik eşiğe” geldik. Tüm dünya Suriye’de masaya oturmak için plan yapıyor, büyük devletler deniz filolarını seferber ediyor. Türkiye bu kritik eşiği dikkatli geçmek zorunda, büyük güçlerin askeri gövde gösterisine aldanmamalı ki, aldanacağına dair hiçbir işaret yok. Büyük devletlerin, yıkılmasına ramak kalan Esed’i, askeri operasyonla yıkmaya çalışmalarına müsaade edilmemeli, dışardan askeri müdahalenin önüne geçilmeli. ABD ve benzeri ülkelerin, iki top mermisi, üç füze, beş sorti ile masaya oturmasına müsaade edilmemeli. Yabancı güçlerin askeri müdahalesine karşı siyaset, gerekirse Suriye muhalefeti üzerinden yürütülmeli, ne olursa olsun askeri müdahaleye geçit verilmemelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir