TÜRKİYE İRAN’IN OYUNUNA GELMEMELİDİR

TÜRKİYE İRAN’IN OYUNUNA GELMEMELİDİR
Türkiye son on yıldır her konuda İran’a yardım etti, onu destekledi, ilişkilerini iyi bir seviyede yürütmeye gayret etti. Nükleer teknoloji konusunda tüm batıyı ve ABD’yi karşısına alma pahasına ve herhangi bir karşılık beklemeden İran’ın yanında yer aldı. Suriye meselesi çıkana kadar da ilişkiler iyi gitti. Suriye meselesi gündemi işgal ettikten sonra da Türkiye İran’a karşı hiçbir hasmane tavır içine girmedi, sürekli desteklemeye devam etti. Buna mukabil İran, resmi ve gayrı resmî ağızlardan sürekli Türkiye’ye karşı taciz edici, düşmanca açıklamalar yaptı. PKK başta olmak üzere Türkiye’nin düşmanları ile ittifak yaptı. Türkiye, İran etrafındaki batı çemberini kıran veya Türkiye sınırında o çemberin kapanmasını engelleyen ve çıkış kapısı bırakan tek ülke olmasına karşılık İran, tüm nankörlüğü, tüm ahlaksızlığı, tüm hainliği ile Türkiye’ye karşı düşmanlık yapmakta ısrar etti.
Suriye meselesi ile açıkça ortaya çıktı ki İran’ın tüm Müslümanları dert eden bir anlayış ve tavrı yok. Yine anlaşıldı ki İran, Müslüman coğrafya içine sızmış bir fitne, nefret, bozguncu bir misyon sahibidir. Ve yine anlaşıldı ki İran, kendi küçük menfaatleri için onbinlerce Müslümanı katletmekten imtina etmiyor, böyle dehşet bir hadise karşısında on saniye bile düşünmüyor ve ürpermiyor.
Suriye meselesinde maskesi düşen İran ve Şia, Müslümanlarla tüm köprüleri attı, Müslümanlar da Şia ve İran ile… Esed’i kaybetmemek için neler kaybettiğini anlamayan, anlamamakta ısrar eden ahmak Şia Uleması(!) ve İran kadroları, Esed’i koruma imkan ve gücünün de kalmadığını anladığı bu sıralar başka sinsi ve haince planlar üzerinde çalışıyor. Suriye cephesinde tüm itibarını harcayan Şia ve İran, o kadar ağır bir sarsıntı yaşadı ki, kapalı kapılar arkasında şeytanın bile aklına gelmeyecek planlar yapıyor. 1979 devriminden bu yana biriktirdiği tüm itibarını çok kısa sürede harcamış olmak, bunu da kazanamayacağı bir savaşa (Suriye savaşına) girerek yapmak, akıl hastalığını derinleştirdi, ahmaklığının katsayısını artırdı. Şu anda nispeten hareketsiz görünmesinin sebebi, şeytani planların içinde seçim yapamamış olması, herhangi birini seçtiğinde ve uygulamaya başladığında çılgınlığının çapı ortaya çıkacak.
Yavaş yavaş mayalamaya ve kamuoyu oluşturmaya başladığı çılgın planlarından birisi, Türkiye, Mısır, Tunus, Libya gibi, Müslümanların iktidarda olduğu ülkelerin yöneticileri hakkında ABD taşeronu oldukları, İslam düşmanlığı yaptıkları, Müslümanları aldattıkları istikametinde propaganda hazırlığıdır. İran kamuoyunda mayalanmaya başlanan, açıkça ve hayasızca kara propagandası başlatılan bu proje olgunlaştırılmaya çalışılıyor. Bu projeyi başarmak için bazı “destek proje ve propaganda” faaliyetlerine de başlıyor.
Ortadoğu’da devrim sürecinin birinci safhasını (diktatörü devirme aşamasını) bitirmiş olan Mısır, Libya, Tunus gibi ülkelerin ABD veya batıya karşı savaşacak halde olmadığını, daha iç meselelerini halledemediğini, toparlanması için zamana ihtiyacı olduğunu, bu arada ABD ile bir savaşa girmenin tamamen yıkım olacağını biliyor. Türkiye de dahil bu ülkelerin tek tek ve topluca ABD ile bir savaşı göze alamayacağını bildiği, kendisi de nispeten böyle bir savaşa hazır olduğu için, Ortadoğu’daki gerilimi ABD-İran hattında üretmek, daha önce ürettiği bu gerilimi artırarak devam ettirmek istiyor. Bu hatta üretilecek gerilime, Türkiye ve diğer devrim sürecinden geçmiş ülkelerin katılamayacağını hesaplıyor. Özellikle İsrail’in Gazze saldırısında Türkiye ve Mısır’ın birlikte kurduğu ve kendisinin isminin bile geçmediği “savunma hattı” ile kaybettiği itibarını, ABD-İran hattındaki gerilimle kazanmak, Türkiye ve Mısır yönetim kadrolarının ABD’ye karşı açıkça tavır almadığını Müslümanlara ilan etmek, kendisinin Suriye’de açıkça Müslüman katliamına rağmen Müslümanların temsilcisi olduğunu göstermek çabasında. Çok sinsi, çok haince bir projeksiyon… Müslüman dünyanın içinde bulunduğumuz dönemde kendine gelmesi, bünyesindeki inşa faaliyetini hızlandırması, sağlam bir zemine ve savunma hattına sahip olması için büyük savaşlara girmemesi açık bir zarurettir. Batının kendi kendine krizler ürettiği, kendi kendine çöküş sürecine girdiği bu dönemde, İslam dünyasının merkezleri olan Türkiye ve Mısır’ın, kendine yeterli hale gelmesi, gelişmesi, güçlenmesi gerekiyor. Batı, kendi meseleleriyle uğraşmak zorunda olduğu bu dönemde, bize eskisi kadar baskı da yapamayacaktır, bu fırsat, kabadayılık gibi anlamsız tavırlarla harcanmamalı aksine inşa hamlesi için kullanılmalıdır. Türkiye’nin hala batıdan yeterince ayrışmadığı (bağımsızlaşamadığı), ordusunun NATO içinde bulunduğu, bu sebeple tüm sırları batı tarafından bilindiği bir dönemde, batı ile savaşmak gibi ucube bir projeksiyona sahip olamaz. Kendi savunma sanayiinde hızlı adımlar atan Türkiye, bağımsızlığın ilk şartı olan milli ordu ve milli savunma sanayii meselesini anlamış görünüyor. Bağımsızlık tabii ki kendi ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayabilmekle mümkündür. Bir ülke kendi ihtiyacının ne kadarını kendisi karşılıyorsa, o nispette bağımsızdır, bu kaide savunma sanayiinde ise vazgeçilmez stratejik değerdedir. Türkiye bağımsızlaşma sürecinin tam ortasındayken, Arap dünyası da devrim süreçlerini daha bitirmemişken batı ile askeri çatışmaya giremez, girmemelidir.
İran, bir taraftan ABD ile gerilimi artırmaya çalışırken diğer taraftan Türkiye ve Mısır yönetici kadrolarını ABD taraftarı pozisyonuna itmeye çalışıyor. Türkiye’ye yönelik tehditkar açıklamaları ve politikaları, Türkiye’yi, bir NATO gücü olarak kendine karşı cephe almaya, bunu da batı ile birlikte yapmaya zorluyor. Mesele tabii ki askeri mahiyet taşımaktan önce fikri ve siyasi mahiyet taşıyor. Mesele, İslam dünyası ve Müslüman halklar nezdinde Türkiye ve Mısır’ı İran karşıtı göstermek… Yani siyasi sahadaki mücadelenin malzemesi ve kar-zarar hesabı, “itibar” üzerinden yürütülüyor. Türkiye’nin son üç-beş yıldır İslam dünyasına dönük siyasi ve idari hamlelerinin ne kadar başarılı olduğunu görüyor. Kendisi öteden beri ABD ile oluşturduğu gerilim hattından beslenirken, Türkiye’nin siyasi ve idari hamlelerle kazandığı başarıları anlamakta zorlanıyor, bu tür başarıların askeri sahada bir iddia sahibi olmaksızın gerçekleştirilme ihtimaline çok kızıyor. Kendisi siyasi beceriksizliğini gördüğü ve kabul etmek zorunda kaldığı için, mücadeleyi kendi sahasına, askeri sahaya çekmeye çalışıyor. ABD ile askeri mücadeleyi göze alma cesareti sergilediğini zannediyor ve bunun büyük verimleri olması gerektiğini düşünüyor. Oysa anlamadığı nokta şu; İslam dünyasında artık sokaktaki insan bile biliyor ki, mevcut durum ABD ile savaşmak için uygun değil, aksine belli bir süre kendi iç bünyemizle ilgilenmeli, inşa faaliyetimizi hızlandırmalı, İslam dünyasını toparlamalıyız. İslam ülkelerinde yaşayan Müslüman halkın en cahili tarafından bile anlaşılan bu husus, İran’da stratejistlerin bile anlamakta zorlandığı bir konu. Tahran’da, ABD’ye kabadayılık yapmakla prim toplayacağı zannı hala geçerli…
Türkiye kısa süre sonra devrileceğini düşündüğü katil Esed’in füzeleri için Patriot füze savunma sistemini istemiş olamaz. Türkiye tabii ki İran’ın kendisine karşı ne zamandan beri düşmanca düşünceler, planlar ve faaliyetler içinde olduğunu biliyor. Füze savunma sistemi tabii ki İran için, İran’a karşıdır. Füze savunma sisteminin Suriye ile ilgili olabileceği tek ihtimal, katil Esed’in kimyasal silah kullanmasıdır. Kimyasal silah kullanma ihtimaline karşı füze savunma sistemi kurma teşebbüsü tabii ki mühim bir ihtiyacın karşılığıdır. Lakin kimyasal silah kullanma ihtimali bile İran ile ilgilidir. Esed, iktidarının ve hayatının son deminde kimyasal silah kullanamaz, böyle bir teşebbüsün milletlerarası camiada nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını bilir. Esed’in kimyasal silah kullanma ihtimali, İran stratejisidir ve Türkiye’ye karşı kullanarak, Türkiye’yi cepheye çekme düşüncesidir. Türkiye’yi içinde bulunduğu NATO (ve batı) kampıyla birlikte cepheye çektiğinde, İslam dünyasının içine dalmış bir batı tetikçisi konumuna düşürmeyi hedefliyordur.
Şia ve İran kampından neler beklenebileceği hususunda dikkatli olunmalıdır. Bunların akıl sıhhati yerinde olmadığı için, “makul” faaliyetler içinde bulunacağını düşünmek sağlıklı değil. Suriye mevziini kaybettiklerini anladıkları, Irak’ta istedikleri neticeyi alamadıkları ve Maliki iktidarına karşı sivil isyanın başladığı, Lübnan’da Hizbullah sempatisinin yerini nefrete bıraktığı bir dönemde İran’ın siyasi kadrolarından, Şia’nın ulema(!) kadrosundan “makul” işler beklemek, dünyanın en ahmakça düşüncesi olur. Aman dikkat… İran, küçük menfaatleri için on binlerce Müslümanı öldürecek kadar hain bir zihni evrene ve düşünce tarzına sahiptir, bu durum Suriye’de açıkça test edilmiştir, böyle bir zihni evren ve düşünce tarzının üstüne tüm mevzilerde geri çekilmek zorunda kalmasını eklediğimizde, “makul” tepkiler vereceğini ve Müslümanca siyaset izleyeceğini beklemek için nasıl bir akıl bünyesine sahip olmak gerekir? Aman dikkat…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir