TÜRKİYE SELÇUKLULARINDA KONYA KADILARI ve HUKUK DÜŞÜNCESİ

Konya şehri, hâkimiyet ve tasarruf alanları oldukça genişlemiş olan Türkiye Selçuklu Devletinin merkezi olması dolayısıyla onun genel görünümünü yansıtan bir ayna ve muazzam örgütlenmesinin bir prototipidir. Başkent olan bu şehir örneğine ilişkin yapılacak çalışmalar, bir devrin, bir devletin, dahası bir medeniyetin ana çizgilerini ortaya koymak bakımından en azından üzerinde yoğunlaşılması gereken çalışma konuları olarak görülmelidir.
Hukuki uygulamaların yanı sıra hukukçuların yaşam biçimleri, duygu, düşünce ve bilime ilişkin reaksiyonları, siyaset kurumu ve siyasilerle sürdürdükleri ilişki biçimleri, devlet/medeniyet aygıtının temellerini oluşturan Hukuk felsefesinin sınırlarını belirler. Bunlar aynı zamanda usul hukukunun ilkelerini de oluşturan karakteristik fenomenlerdir. Felsefenin özü yani esas bakımından hukuka yaklaşım ise medeniyetin varoluşsal açıdan insana ve evrene dönük yorumlarıyla belirginleşen bir nitelik taşır.
Adalet kurumunun/mekanizmasının işleyişinde hâkimlik teminatı, yetki ve sorumlulukların sınırları, temyiz kurumlarının etkinliği, icra ve infazların denetimi, takdir yetkilerine dair kriterler ve reddi hâkim gibi hukuki süreçlerin kendi sistematiği içerisinde tutarlı bir yapı oluşturması dolayısıyla bir şekilde çağdaş hukuk teorilerinin esin kaynağı olmasının ötesinde çözünürlüğünün sağlanarak model oluşturma potansiyellerinden de yararlanılmalıdır.
Kategorik olarak varlığı açık olan kamu hukuku ve özel hukuk alanlarının ayrıştırılmış olması ve alanlar içerisinde tali kaynakların farklılaştırılması, hem yaklaşım tarzını kavramak, hem de güncel sorunların algılanması ve çözümlenmesi açısından hukuk düşüncesi noktasından büyük önem taşır. Zira tarihsel izdüşümlerin güncel olanla örtüşen yanlarının bulunması, hukuk tarihi araştırmalarının önemini artırmaktadır. Esasen, dönemler değişse de insan unsurunun ruhsal ve fizyolojik olarak aynı özü taşıyan varlık sıfatıyla salt araçsal unsurlar bakımından gelişim evrelerini kat ettiği gözlendiğinde temel sorunsalların varlığını sürdürdüğünü ve çözüm önerilerinin de ciddiyetini koruduğunu öne sürebiliriz.
Bu makalede, kavramsal miras olarak bile değerlendirilmesinin geniş bir perspektif kazandırmasında kuşku olmayan ve toplum genetiği açısından karşılıklı kodları bulunan hukuk anlayışları değerlendirilecektir. Modern zamanların ilişkiler ağında karşılaşılan çıkmazlar için bir tür yol açıcı ve ilham kaynağı oluşturan zengin bir arşive sahip olunduğu bilinmektedir. Bünye uzlaşısı noktasında, bu hukuk felsefesinin başta Roma Hukuku olmak üzere, diğer lokal hukuk uygulamalarına nispetle daha tutarlı olduğu da bilinmektedir.
Ele alınan hukukçulardan Kadı Burhaneddin ve Kadı Siraceddin, dönemlerini aşan etkiler bırakmış ve devlet kurumunun olgunluk döneminde görev yapmış kişiliklerdir. Hukukçu kimliklerinin yanı sıra bilim adamı oluşları ve siyasi kişilikleri de dönemin hukuki yapısının daha geniş bir perspektiften değerlendirilmesini mümkün ve zorunlu kılmaktadır.
GİRİŞ
Malazgirt zaferinden sonra İznik’te konuşlanan ve payitaht olarak bu serhat bölgesini uygun gören Anadolu Selçukluları, Haçlıların yoğun baskısı ve Anadolu Bozkırının ortasında kalan Konya’nın stratejik önemi dolayısıyla kısa bir süre sonra bu şehri tercih ederek, tarihçilerin ifadesine göre 1094 yılında Konya’ya yerleşmişlerdir. Fetih ruhuna sahip bu insanların bir yandan Büyük Selçuklu devletinin bir uzantısı ve bölgedeki temsilcisi olma vasıfları, bu nedenle onlardan aldıkları kültürel, bilimsel ve askeri destek, öte yandan köklü geleneklere sahip olan Türk Devletçi geleneğini tevarüs etmiş olmaları bakımından bölgedeki emsallerine nispetle şanslı durumdaydılar. Kuruluş sonrasında bir yandan fetih hareketleri ve askeri başarılarla gelişmesini sürdürürken bunların kalıcı olmasını sağlayan bilimsel, kültürel, dini ve hukuki alanlardaki genişleme ve derinleşmelerini de tavizsiz bir şekilde sürdürmüşlerdir. Araştırma alanımız olan Türkiye Selçukluları döneminde Konya Kadıları ve Hukuk Düşüncesi konusuna geçmeden önce, Anadolu Selçuklularında daha önce Kara hanlılar ve Gazneliler örneklerinde görüldüğü gibi temel yönlendirici etkenin kabul ettikleri İslamiyet ve onun ilkeleri olduğunu belirtmeliyiz. Dolayısıyla Hunlar ve Göktürkler gibi büyük Türk devletlerinin temel ilke olarak kabul etmiş oldukları adalet(konilik), eşitlik(tüzlük), yararlılık(uzunluk), ve evrensellik(kişilik) gibi temel prensipleri özlerinde taşıyıp bunlarla büyük oranda paralellik arz eden İslamiyet’in ilkelerini bütünleştirerek döneminde fevkalade üstün bir medeniyeti tesis etmiş bulunmaktadırlar.
Özellikle XIII. Asrın başlarında 1. Alâeddin Keykubat ile birlikte medeniyet zirveye ulaşmış, en büyük bilim adamlarını, hukukçularını, devlet adamlarını ortaya çıkarmıştır. Devrin hukuk anlayışının temelini, bağlı bulundukları İslam dininin Hukuk sistemi oluşturmaktadır. Özellikle kamusal alanda ve idare hukukunda belli noktalarda da mali hukuk disiplininin oluşturulmasında İslam hukukunun da serbest alan olarak belirlediği konularda, kendileri örf ve törelerine bağlı düzenleme ve uygulamalar yapmışlardır. Bunları hem yönetim anlayışlarında, hem de yargı faaliyetlerinde görmekteyiz.
Yargı kurumu olarak baktığımızda birinci olarak kadılık yani mahkemeleri görmekteyiz. İkinci yargı kurumu ise emîr-i dâdlık, zaman zaman kullanılan Türkçe deyimiyle Dadbeklik ya da Abbasilerde olduğu gibi emir-i adl’liktir. Üçüncü olarak da ilke olarak hükümdarın başkanlığını gerçekleştirdiği divan-ı mezalim vardır.
Mahkemeler başlangıçta özel bir mekâna sahip olmayıp cami, medrese ve duruma göre saraylar olabilir iken ihtiyaç dolayısıyla sonraki dönemlerde adalet sarayları inşa edilmeye yönelinilmiştir. Kadılar, kâdı’l-kuzat denilen organ tarafından atanır ve denetlenir idi. Kazı’l-kuzatları da bizzat hükümdar kendisi atardı. Kadıların baktığı davalar özel hukukun bütünü, kısmen ceza hukuku ve özellikle vakıflara ilişkin davalar idi. Yargısal faaliyetlerinin yanı sıra idari görev de üstlenmiş olan kadılar, günümüzde belediye hizmetlerine karşılık olabilecek muhtesiblik, emniyet görevleri, zaman zaman da mülki amirlik görevlerini de üstlenirlerdi. Burada yargının bağımsızlığını ihlalden söz etmek mümkün değildir, Zira yargısal alanda kadının özgürlüğünü sınırlandırma söz konusu olmayıp dönemin anlayış ve şartlarına uygun olarak, üstelik etkinliğini de artıracak şekilde idari yetkilerle donanma söz konusudur.
Mahkemeler tarafından verilen çoğu kararlar kesindir. Ancak kasıt ya da cehalet nedeniyle davanın yanlışlığını öne süren tarafça daha üst konumda olan emir-i dadlık ya da divan-ı mezalim makamına temyizen gönderilmesi mümkündür. Bu durum çevrede bulunan diğer kadıların uygun bulmasına bağlı olarak gerçekleştirilir. Nizamülmülk’ün önerdiği ilkeye göre sultan, yılda bir kez tüm haşmet ve azametini bir yana bırakıp mahkemeye gider ve kadı huzurunda kendisi aleyhine davacı olanlar varsa onun hesabının görülmesini beklerdi.
Bu dönemde görev yapmış olan ünlü kadılar, Kadı Sadeddin, Kadı Taceddin Hoyi, Kadı Bedreddin Kazvini, Kadı İzzüddin, Kadı Eminüddin Tebrizi, Kadı Celaleddin Habib, kimi tarihçilere göre Konya’da görev yapmadığı ileri sürülen Kadı Burhaneddin ve nihayet Kadı Siraceddin Urmevi olarak zikredilebilir. Bizim düşüncelerine yer verip dönemin hukuk anlayışına örnek olarak sunacağımız Kadı Siraceddin Urmevi’dir. Zira bir kısmına ulaşabildiğimiz çok sayıda eserin sahibidir, ve aynı zamanda uzun yıllar kadılık ve kadı’l-kuzatlık yapmıştır, Devletin olgunluk dönemini sembolize etmektedir.
Emir-i dadlık devletin en yüksek ve asil görevlileri arasından seçilen ve önemli idari görevler ile birlikte kendilerine yargılama yetkisi de verilmiş olan seçkin kişiliklerden oluşmaktaydı. Hakan adına karar verirlerdi. Kendilerine emirü’l-ümera, hakem-i divan-ı adl, melik-i divan-ı adl gibi sıfatlar da verilirdi. Emir-i dadlık görevinde bulunanlardan birçoğunun özellikle Moğollara karşı büyükelçilik göreviyle de görevlendirildiklerini biliyoruz. Bu isimlerin çoğu devlette vezirlik ya da üniversitelerde üstad-ı dadlık yani hukuk hocalığı yapmışlardır. Aynı zamanda hukuki hassasiyetine binaen vakıflar yönetimi ve mütevelli denetimleri de bu zatlar tarafından ifa edilmiştir. Ünlü emir-i dadlar, sonradan vezir olan Sahib-i Ata Fahrettin Ali, Eminüddin Düceylani, Emir-i Dad Nusret, Emir-i Dad Yakup, Emir-i Dad Nizameddin, vezir Şemseddin İsfahani, Emir-i dad Reşideddin, Emir-i dad Hatireddin ve nihayet pek çok siyasal konularda da adı geçen Muinüddin Pervane şeklinde sıralanabilirler.
Emir-i dadlık, kaynağını Kur’an, Sünnet ve bunların verdiği yetki oranında ötedenberi devam edegelen örf ve töre ile oluşan kurallardan almakta ve idari yargılama ile mali yargılama başta olmak üzere siyasal niteliği olan cezai yargılamaları da ifa etmektedir. Aynı zamanda mahkemeler tarafından verilen kimi hükümlerin mahkemelerce infaz edilememesi halinde emir-i dadlık bunların da infaz merciini oluşturmaktadır.
Üçüncü ve en üst yetkilerle donatılmış olan yargı kurumu ise divan-ı mezalimdir. Bunun başkanı Hakanın kendisidir. Nizamülmülk’ün tavsiyesine göre Hakanların haftanın iki gününde bu mahkemeye bizzat başkanlık yapması gerekmektedir. I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Pazartesi ve Perşembe günleri oruçlu olarak divanı kurup bizzat başkanlık yaptığı ve bunu sürdürmeye özen gösterdiği bilinmektedir. Esasen Divan-ı Mezalim, Emeviler döneminde Abdülmelik b. Mervan tarafından kurulup Abbasi ve Selçuklu dönemlerinde de özü itibariyle pek değişikliğe uğramadan sürdürülmeye çalışılmıştır. Abbasi halifesi Muhtedî’nin bu mahkemede (869-870) bizzat oğlunu yargılattığı bilinmektedir. Muntasır’ın, Ebu Amr Ahmed b. Said’i Divan-ı Mezalimin mahkeme başkanlığına tayin ettiği de bilinmektedir. Divan-ı Mezalim Karahanlılar ve Gazneliler döneminde de varlığını korumuştur. Bu kurumun Osmanlı döneminde görev alanları önemli derecede yeniden düzenlenerek “Divan-ı Humayun” adıyla geliştirilerek ayrıştırıldığını biliyoruz.
Divan-ı mezalim kurumu merkezde bizzat sultan veya atadığı kimse tarafından yönetilirken, eyaletlerde vezir tarafından yönetilir, ihtiyaç duyulan illerde de vali tarafından yönetilirdi. Divan-ı mezalimin yargısal faaliyetleri siyasal konular ve diplomatik alanlara ilişkin yargı faaliyetleri idi. Bu davaları ilk derece mahkemesi olarak gördüğü gibi ayrıca mahkemeler tarafından verilen ya da emir-i dadlarca hükme bağlanan davaların da temyiz mercii olarak, bazen de istinaf mahkemesi sıfatıyla çalıştığı bilinmektedir. Ayrıca bu mahkeme yargısal faaliyetlerinin dışında özellikle üst derece yöneticilerinin denetim faaliyetlerini de organize etmekteydi. Başkanının sultan olmaması koşuluyla divan-ı mezalimde redd-i hakim talebinde bulunmak mümkündü. İstinkaf yolu da açıktı. Hakim, kendinin ya da yakınlarının taraf olması halinde, davaya bir başkasının bakmasını isteyebilirdi.
Alt mahkemeler diyebileceğimiz ve kadılar tarafından görülen davaların hem illerde hem de köy ve nahiye dışındaki ilçelerde temsilcileri vardı. Ancak oralara ulaşmadan önce nahiyelerde nahiye reisi ve ikta arazilerinde arazi sahibi tarafından, daha sonra mahkemece onaylatılmak üzere hükümler verilebiliyordu.
Burada tarihimiz boyunca süregelen bir yargısal ayrışmayı da belirtmek durumundayız. Günümüzde askeri mahkemeler, Osmanlı döneminde Kazaskerler olduğu gibi, Türkiye Selçuklularında da Kadı-yı Leşker adı verilen ve askeri davaları çözmekle görevli mahkemelerin var olduğunu görmekteyiz. Bu mahkemelerin temyiz mercii ve üst birimleri olarak, yargı piramidinin tepesini teşkil eden ve sultana bağlı olan divan-ı mezalimi görüyoruz. Sultanın başkanlığını yürüttüğü divan-ı mezalim genel yetkili mahkeme olup onun dışındaki yerel divan-ı mezalimler, emir-i dadlıklar, askeri ve sivil kadılıklar idari yetkiye paralel olarak yetki alanlarına sahiptirler. Görev bakımından ise yukarıda detaylandırdığımız gibi en üst mahkeme genel görevli, onun dışındaki mahkemelerden emir-i dadlık ve divan-ı mezalimler daha çok kamusal alanlara ilişkin yargılama konularıyla, kadıların başkanlık yaptığı mahkemeler ise büyük oranda özel hukuk ve siyasi olmayan ceza hukukuyla ilgili davalara bakmaktaydılar.
Mahkemelerde güvenliğin sağlanması ve bürokrasinin düzenli şekilde yürütülmesi için ihtiyaç duyulan hâcib ve mübaşirler bulunduğu gibi özellikle üst mahkemelerde ihtiyaca uygun düşecek şekilde bilim adamları, bilirkişiler, hukuk danışmanları, müftü ve üst düzey yönetici gibi uzmanlar bulunmaktadır. Karar başkan tarafından ve tek kişi olarak verilmekle birlikte sözü edilen danışman ve yardımcıların hukuki kanaatleri ve uzmanlık alanlarına ilişkin bilgilerinden yararlanılırdı.
BİR PROTOTİP OLARAK SİRACEDDİN URMEVİ
1283 yılında vefat eden Siraceddin Urmevi, ömrünün son otuz yılını Konya kadılığı ve Kadı’l-kudatlık yaparak geçirmiştir. 1253’de kadı olduktan sonra Konya’yı hiç terketmemiştir. Kadı olduğu dönem üç kardeş yönetimidir. II. İzzeddin Keykavus, Rukneddin Kılıçarslan ve II. Alaeddin Keykubat. Bugün için İran sınırlarında bulunan Urumiye şehrinde doğan Siraceddin’in tam adı, Ebu’s-senâ Sirâcuddin Mahmud b. Ebîbekr b. Ahmed b. Hamîd b. Urmevî el-Azerbaycani eş-Şafii’dir. Siraceddin, Şam, Musul ve hatta Mısır’a birkaç kez gidip gelmiştir. Konya kadılığı dışındaki en önemli görevi, Eyyubi sultanı Salih Necmeddin tarafından Bizans’a elçi olarak gönderilmesidir.
Kadı Siraceddin Musul’da bölgenin en saygın müderrisi olan Kemaleddin b. Yunus’dan dersler almıştır. Bu zat Fahreddin Razi ekolüne bağlı bir düşünürdür ve Siraceddin Anadolu’da bu ekolün ilk temsilcilerinden olacaktır. Daha sonra Mısır’a gittiği ve Mısır’dan Konya’ya gelişinde:, ki bu onun Anadoluya ilk gelişidir, Sultan I. Alaeddin keykubat tarafından, Mısır vilayetinden bir alim kimse gelmiştir, diye saygıyla karşılandığı kayıtlarda yer almaktadır. Siraceddin’in Malatya’da bulunan Evhadüddin-i Kirmani’ye olan yakın ilgisi dolayısıyla, sultan onun orada müderris olarak görevlendirilmesini sağlamıştır. Malatya’ya gidiş tarihi 1237’dir. 1240’daki Babai isyanı ya da 1243’deki Kösedağ savaşı sırasında bölgeyi terkettiği sanılmaktadır. Bundan sonraki süreçte elçilik görevi ve Mısır’da bilimsel toplantılara katılım gibi faliyetler gösterdiği bilinmektedir. Kadılık görevi sırasında 1277’de Karamanoğlu Mehmed Beyin Konya’ya hileli bir şekilde saldırması sırasında halkın savunmaya katılması yönünde bir fetva yayınlaması ve kendisinin de savunmaya bizzat katılması dolayısıyla Sultan tarafından Kadı’l-kuzatlık ünvanı kendisine verilir. 85 yaşında vefat eden Kadı Siraceddin, yargı görevi yanısıra hayatı boyunca bilimle uğraşmayı hiç ihmal etmemiş birisidir. Konya’ya yerleşmesi sonrasında Sadreddin Konevi ile yoğun bir dostluk ilişkisi içerisine giren Siraceddin, onunla karşılıklı fikri tartışma ve istişarelerde bulunur. Her ikisinin de Evhadüddin Kirmani’ye olan ilgileri bu samimiyetin artmasını sağlar. Sultan Rükneddin tarafından sarayda oluşturulan bilim adamları zirvesinde Şeyh Sadreddin bir köşeyi, Kadı Siraceddin de diğer bir köşeyi işgal eden önemli simalar olarak karşımıza çıkar.
Kadı Siraceddin, dönemin ileri gelenlerinden Mevlana Celaleddin-i Rumi ile de Sultan meclislerinde ya da başka ilim meclislerinde birlikte olmuş fakat uygulamada gördüğü kimi yanlışlıklar dolayısıyla Mevlana ve bağlıları aleyhine ciddi takibatlar yaptırmıştır. Bunun temel nedeni Kadı Siraceddin’in Fahreddin Razi ekolüne bağlı ve bilimselliği önceleyen bir düşünce yapısına sahip olup Mevlana ve babasının ise genel olarak akılcılığa yönelttikleri eleştirilerle öne çıkmaları ile Rebap çalma ya da semayı meşru görmeleri ile ilgilidir.
Tarihçiler benzeri durumda olan Evhadüddin-i Kirmani ile samimi bir gönül bağı kurmasına rağmen Mevlana ekolünü bu konuda eleştirmesini tartışmışlardır.
Kadı Siraceddin’in Tıp dışında döneminin bütün ilim dallarıyla ilgilendiği ve önemli bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Araştırmacıların belirttiğine göre hepsi elimizde olmayan on beş eseri vardır. Bunlar, mantık, fıkıh, felsefe ve kelam alanlarındadır.
a. Mantığa ilişkin eserler:
1. Şerhü’l-Mu’cez fi’l-mantık
2. Er-Resâil fî ilmi’l-cedel
3. Tehzîbü’l-Künt fi İlmi’l-Cedel
b. Hukuka ilişkin eserler:
1. Et-Tahrîr ve’t-takrîr fi Şerhi’l-Vecîz
2. Et-Tahsîl mine’l-Mahsûl fî Usûli’l-Fıkh
3. En-Nüket fi Mesâili’l-hilâfiyye fi’l-Fıkh
4. Risale fi emsileti’t-taarruz fi Usuli’l-Fıkh
5. Es’iletü’l-Kadı Siracuddin
c. Felsefe Eserleri
1. Şerhü’l-işârât
2. Beyânü’l-Hakk
3. El-Menâhic fi’l-Mantık ve’l-Hikme
4. Letâifu’l-Hikme fi’l-Mantık
5. Metâli’u’l-Envâr
d. Kelama ilişkin Eserler
1. Lübâbü’l-Erbain
2. Risale fi’l-fark beyne Mevzu’u’-ilm-i İlahi ve’l-Kelâmî
Kadı Siraceddin, İbn-i Sina ve Fahreddin Razi ekolünü felsefi alanda takip etmiş, mantığın marifetullah’a götüren bir yol olması ve usul-i fıkhın temelini teşkil etmesi dolayısıyla farz-ı kifaye olduğunu belirtmiştir. Metaliu’l-Envar adlı mantık kitabı Osmanlı medreselerinde şerhedilip okutulmuştur. Kavramlar, önermeler ve kıyastan oluşan üç bölümü eğitim açısından özgün bir biçimde kaleme alınmıştır. Konumuzla ilgili olan yönü hukuki görüşleridir. Bunu da hem veciz şerhinde hem de Razi’nin Mahsul’ünü şerhinde açıkladığını görmekteyiz. Burada dönemin Hukuk anlayışını yansıtması bakımından İslam hukukunda hüküm çıkarma metodolojisi olarak kullanılan usul-i fıkh çalışmaları üzerinde durulacağız.
İSLAM HUKUK DÜŞÜNCESİNİN TEMELLERİ
İslam Hukukunda metodoloji (usul-i fıkh) olarak kabul edilen temel iki tarz söz konusudur. Bunlardan birincisi kelamcıların yöntemi, ya da Şafiilerin usulü olarak adlandırılan ve soyut konuların işlenilerek tümden gelim yöntemiyle sonuçlara ulaşılan tarzdır. Düşünürümüz Urmevi, bu yönteme uygun olarak yazılan en temel kaynakların bütünleştirilmesi olarak görülebilecek olan Fahreddin-i Razi’nin el-Mahsul isimli Usul-i fıkhını Tahsil adıyla şerhetmiştir. Esasen bizim istifade ettiğimiz ana kaynak da el yazma bir eser olarak Yusufağa Kütüphanesinde bulunan bu kitaptan oluşmaktadır.
İkinci tarz ise somut olaylardan yola çıkarak bütünlüğü sağlayan üst kuralların oluşturulması şeklinde tümevarım metoduyla ele alınan ve hanefilerin usulü olarak adlandırılan kazuistik tarzdır. Bu tarzın kodifikasyona elverişli olması ve tatbikat açısından kolaylıklar taşıması nedeniyle çoğu zaman tercih edildiğini görmekteyiz. Ancak 1. Tarzda felsefe ve kelamın da temel konularını içeren akıl, iyi ve kötü (hüsn kubh) gibi teorik tartışmaların bolca yapıldığı bir gerçektir. Sonraki dönemlerde devlet düzeyindeki hukuki uygulamaların hanefi fıkhı ağırlıklı olması, kelamcı usulün de zengin teorik tartışmaları içermesi nedeniyle her iki yöntemin birleştirilmesinden oluşan 3. bir tarz ortaya çıkmış ve yaygınlaşmıştır.
Hukuk anlayışlarında konu ettiğimiz dönem özellikleri dikkate alındığında uygulamada hanefi fıkhının ağırlık taşıdığını fakat Şafii fıkhının da cari olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle karma yöntem diyebileceğimiz 3. metodoloji tarzının kısaca konularını belirtmeyi uygun görüyoruz. Ayrıca bu yöntem daha sonra kurulan devletler tarafından da tevarüs edilmiş, kabullenilmiş, üzerinde çalışılmış ve geliştirilmesi yönünde çabalar gösterilmiştir.
Usul-i fıkhın konusu deliller, hükümler ve ictihaddan oluşmaktadır. Deliller kitap, sünnet, icma ve kıyastan ibaret olup bu ana kaynakların meşru gördüğü çok sayıda tali kaynakları da içermektedir. Bunlar istihsan, maslahat, önceki şeriatlar, Seddi zerayi, örf ve teamül olarak devam eder. Maslahatın esası aklın, dinin, nefsin ve neslin güven altında tutulmasıdır. Usul-i fıkıhda delillerin ortak konusu olarak kavramlar üzerinde çok yönlü araştırmalar gerçekleştirilir. Klasikleşmiş yönteme göre öncelikli olarak kavramların bir anlam dünyası karşısındaki nicelik itibariyle kapsamları ele alınır. Bu açıdan kavramlar sınırlı bir alanı ifade etmesi için konulmuşsa ‘Has’ olarak adlandırılıp, metin dışı delillerle tevil imkânına sahip olsa da belirttiği anlamı ifade etmede kesinlik taşır. Bu türün alt birimi olarak mutlak ve mukayyed kavramlar da aynı şartlara tabidir. Kavramlar sayı sınırlaması gözetilmeksizin bütünsel anlamı ifade etmeyi amaçlayarak konulmuşsa ‘Aam’ olarak isimlendirilirler. Bunlar cumhura göre zanniyet ifade edip, hanefilere göre tahsis edilmedikleri sürece tıpkı has gibi katiyyet ifade ederler. Bu iki kavramın çelişmesi söz konusu olduğunda vürut tarihi bilinmiyorsa tercih genel ilkelere göre yapılmakta olup, biri diğeri üzerine öncelenmez. Vürut tarihi biliniyorsa tahsis ve nesh hükümleri uygulanır. Anlam dünyasında birden çok alanı ifade eden kavram türlerine ‘müşterek’ denir ve hukuki araştırmalar sonucu iştirake son verilerek kavram dış unsurlarla anlamlandırılır. Bu sonuç anlamın doğmasını sağlayan dış unsur kesin nitelikteyse kavram “Müfesser”, ihtimalli ise “Müevvel” konuma geçer. Müevvel oluş müşterek nitelikte olan bir kavramın ictihat ya da diğer zanni bir delil ile yorumlanması sonucu ulaşılan bir kavram türü olmaktadır.
Kavramların ifade ettikleri anlamları belirtirken nitelik olarak ayrıştırılması da açıklık ve kapalılıktaki nitelikleri olarak ikili bir derecelendirmeyle belirlenir. Açıklık bakımından kavramlar salt metnin ifade ettiği manayı karşılıyor ise ‘Zahir’ olarak adlandırılırlar. Metnin dışında siyak-sibak etkileriyle ya da yasa koyucunun kastı ile güçlendiriliyor ise bu tür kavramlara ‘Nas’ adı verilir. Kimi kavramlar yorumu kapatacak şekilde açıklayıcı sıfatlarla (takrir ve tefsir beyanları) belirtilmişse bunlara ‘müfesser’ adı verilir. Nesh ihtimali taşımak dışında tevil ve tahsis edilmeleri mümkün olmaz. Ayrıca vurgu ve ilave kayıtlarla sınırlandırılan lafızlar da ‘muhkem’ adını alırlar, kesinlik ifade ederler, tefsir ve tevile ihtimalleri olmadığı gibi nesih ihtimali de taşımazlar. Diğer yandan kapalılıkları açısından derecelendirildiklerinde kavramların karşıladıkları anlamlar aslında belirgin olsa da dış unsurlarla belirsizlik taşıyorsa, bu tür kavramlara ‘hafî’ adı verilir. Kavramdaki kapalılık dış unsurlardan değil, kendinden kaynaklanıyor ise, bu tür kavramlar ‘müşkil’ adıyla anılır. Metnin bizzat kendisince açıklanmadığı sürece anlaşılamayacak kadar kapalı olan kavramlar ise ‘mücmel’ olarak isimlendirilir. Bu kavramlar metnin devamında da açıklanmamış ise açıklanamaz özellikleriyle kabul edilme durumunda olurlar ve ‘müteşabih’ olarak isimlendirilirler.
Kavramların kullanım sırasında sözlükte belirtilen anlamları kastediliyor ise ‘hakikat’ olarak, bu anlamın dışında farklı ilişkiler dolayısıyla sözlük anlamını kasta engel bir durum var ve başka anlamı uygun kılan karine bulunur ise bunlara da ‘mecaz’ adı verilir. Anlamın açık bir şekilde ifade edilmesi halinde ‘sarih’ lik söz konusu iken, şüpheleri çağrıştıran bir kullanım durumunda ise ‘kinaye’ adını alması söz konusudur.
Kavramların metindeki belirtilen manaya başka unsurlardan sarfı nazar edilerek delalet etmesi ‘İbareyle delalet’, dış unsurların verilerine uygun şekilde metinde belirtilmeyen bir hususa delalet etmesi ise ‘İşaretle delalet’ olarak isimlendirilir. Kavramın karşıladığı anlamın evleviyetle içerdiği başkaca bir anlama delalet ettiğinin kabulü ise Cumhur tarafından kıyas-ı celî denilen ‘delâletle delâlet’ adını alır. Son olarak anlamlandırılamayan ifadelerin anlamlandırılmasını sağlamak amacıyla hukuken söze verilen bir değerin sonucu olarak gerektirici anlam olarak bir delalet gerçekleşir, bu da ‘iktizâen delâlet’ adını alır. “Kelamın i’mali ihmalinden evladır”
Usûl-i fıkıhda ana konulardan biri de hüküm konusudur. Burada hüküm kavramı sorumlulara yönelik hitabın sonucu olarak tanımlanır. Hüküm konusunda hâkim, mahkûm, mahkûmun aleyh söz konusudur. Bunlardan mahkûmun aleyh, diğer bir söyleyişle mükellef(sorumlu) insandır ve sorumluluğu ehliyeti dolayısıyla kazanmıştır. Ehliyetin sebebi zimmettir, şartıysa akıldır. Burada usulcüler aklın kapsamı, türleri, malzemeleri üzerinde geniş bir şekilde tartışırlar. Sonuç olarak aklın asgari düzeyini taşıyan şekli insanın cenin halinde sahip olduğu ve vücup ehliyeti dediğimiz haklardan yararlanma ehliyetini kişiye kazandıran “Heyulani Akıl”dır. Eda ehliyeti denilen ve kişinin lehinde ve aleyhindeki tasarruflarına imkân veren şeklinin ise gelişmiş akıl sahiplerinde olduğu, gelişmişliğin objektif kriteri olarak da büluğ çağının esas alındığı vurgulanmıştır. Ehliyetin kaybı konusu semavi ve kesbî nedenlerle gerçekleşen ve hukuki sorumluluğun sınırlarını etkileyen unsurlar olarak hakların korunması hassasiyetiyle bütünleştirilerek geniş tartışma konuları halinde işlenilmiştir.
Emredici nitelikte olan hükümler “teklifi”, düzenleyici nitelikte olanlar da “vazi” hükümler olarak ayrıştırılır. Teklifi hükümler kendilerine esas teşkil eden delillerin sübut ve delaletleri açısından kesinlik taşımaları kriterleriyle değerlendirilerek pozitif alanın en üstünden negatif alanın en altına kadar derecelendirilirler. Kavram farklılıkları görülse de en üst derece olan hüküm “Farz”, en alt derecede olan da “Haram” olarak adlandırılır. Nötr alan ise hürriyet alanını oluşturur. Ve “Mubah” adını alır. Bu bölümde özel durumların hukuki koruma altında olmasını sağlayacak olan ‘azîmet’ ve ‘ruhsat’ kavramları da geniş bir şekilde tartışılır.
‘Vaz’î hükümler’ bölümünde düzenleyici hükümler incelenir. Hukukun öngördüğü sonuçların doğması için gerekli ya da önemli olan kavramlar üzerinde durulur. Hukuki sonucun özünü oluşturan unsurlara ‘Rükün’, sonucun oluşmasında etkin faktör olarak bulunan unsura da ‘İllet’ adı verilir. Hukuki sonuca götüren fakat etkin olmayan unsur ‘Sebep’ olarak isimlendirilir, sonucun oluşması için olmazsa olmaz durumda olan unsur da ‘Şart’ adını alır. Hukuki sonuca bir işaret durumunda olan unsurlara ‘Alamet’, sonucun oluşmasını engelleyen unsura da ‘Mani’ adı verilir.
Her iki hüküm türünü de niteleyici durumda olan başka kavramlar da vardır. Özellikle Hanefilerce ayrıntılı olarak sıkça kullanılırlar. Bu hükümler çoğu eserde “vazi hüküm” olarak incelense de, bir bakıma “Ortak hükümler” diyebiliriz. Bu hükümlerin en yaygın kullanılanları hukuki sonucu uygun şekilde doğuran ‘Sahih’ kavramı ve sonucun asla oluşmasını sağlatmayacak olan ‘Batıl’ kavramıdır. Ayrıca hanefilere mahsus olarak sıfat özelliklerindeki sıkıntıların kaldırılmasıyla hukuki sonuç doğurabilecek durumlarda kullanılan ‘Fasid’ terimi bulunmaktadır. ‘Mün’akid’, ‘nafiz’, ‘lazım’ gibi ve bunların karşıtı olan terimler de ahkâm bölümünde ele alınan usul konuları arasında yer almaktadır.
MEHMET EMİN ŞEN
meminsen42@gmail.com

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir