TÜRKİYE’NİN TABİİ GÜCÜ

TÜRKİYE’NİN TABİİ GÜCÜ
İnsanın ve hayatın tabiatına müdahale etmek imkansız, müdahale teşebbüsleri netice vermez, netice verdiği zannı uyanırsa bilinmeli ki geçici bir süredir. Hayata müdahale etmek ile hayatın tabiatına müdahale etmek birbirine karıştırıldığı için, hayatın tabiatına müdahale edilebileceği zannedilir. Bu ince ayrımı yapamayan kafalar, tarih boyunca insanın ve hayatın tabiatına müdahale etme teşebbüsünde bulunmuşlar, hepsi de hüsrana uğramışlardır.
Tarihte birçok misali vardır ama en yakın ve en güçlü müdahale, Sovyet (komünist) müdahaledir. Komünizm, ferdi yok saydığından, ferdin tabiat özelliklerini (mizaç hususiyetlerini) reddetmiş, mesela özel mülkiyeti hayattan çıkarmak istemiştir. Sovyet sistemini az çok bilenler ne kadar ağır bir siyasi rejim kurulduğunu, istihbarat örgütlerinin halkı ve hayatı ne kadar yoğun bir şekilde denetim altında tuttuklarını hatırlasınlar. Milyonluk istihbarat görevlisi ve onların onlarca katı “muhbir” ile hayatın her santimetre karesini denetim altına alan Sovyet rejimi, düşman taarruzundan dolayı değil, insan ve hayatın tabiatına aykırı olduğundan dolayı çökmüştür. İnsanın ve hayatın tabiatına zıt olan dünya görüşleri, yeni bir hayat inşa etme çabasına, insan ve hayatın tabiatında olmayan özellikler ve kurallarla teşebbüs ettiler, ne var ki yaklaşık yetmiş yıllık bir ömür sürebildiler, ortalama insan ömrünü aşamadılar.
Hayata müdahale etmek, onu yönlendirmek ve yönetmek, belli istikametlere doğru çevirmek mümkündür. Kadınla erkek arasındaki cinsel münasebeti yasaklamak insan ve hayatın tabiatına müdahale teşebbüsüdür, kadın ile erkek arasındaki cinsel münasebeti belli bir çerçeveye (evlilik müessesesine) almak ise hayata müdahaledir. Birincisi insan ve hayata savaş açmaktır, ikincisi ise hayatı tanzim etmektir. Özel mülkiyeti yasaklamak insan ve hayatın tabiatına müdahale etmektir, mülkiyeti sınırlamak ve belli çerçeveye almak ise hayata müdahaledir, onu tanzim etmektir. Komünizm insanın ve hayatın tabiatına müdahale etmeye çalıştığı için batmıştır, liberalizm ve kapitalizm ise hayatı tanzim etmediği, mesela özel mülkiyeti belli bir çerçeveye almadığı yani tanzim etmediği için batmaya başlamıştır. Hayatın tabiatına müdahale etmek ne kadar imkansızsa, hayata müdahale etmemek, onu tanzim etmemekte o kadar yanlıştır.
Hala hayatın tabiatına müdahale etmek ile hayata müdahale etmek arasındaki farkın dünya tarafından anlaşılmadığı görülüyor. Bunu görmeyenlerin başında da diktatörler geliyor. Diktatörlükler, zulüm rejimleri, kuralsız iktidarlar insanın ve hayatın tabiatına aykırıdır, yaşama şansları yoktur. Yirminci asırda keşfedilen bu tür siyasi rejimler, yirminci asırda kaldı, yirmi birinci asra sarkanlar, mahalli sebeplerle ömürlerini “koma”da devam ettirmeye çalışanlardır.
*
On dört asırlık İslam tarihi ve müktesebatı, İslam’ı, Müslüman milletlerin tabiatlarına zerketmiştir. Müslüman halkların tabiat özelliklerine kadar nüfuz eden İslam, biyolojik genetiğinden daha etkilidir. Bu sebeple İslam, kendi coğrafyasında, kendi halklarında herhangi bir zamanda, herhangi bir sebeple zuhur edecekti. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki ağır mağlubiyetlerin etkisiyle dünya aktörü olmaktan çıkmış, çıkarılmış, gizli anlaşmalar ve yerli işbirlikçilerle zapt altına alınmış olsa da, günün birinde patlayacak, yeniden varoluş kavgasını başlatacak, yeni bir medeniyet iddiasıyla meydana çıkacaktı.
Arap baharıyla ilgili muhtelif spekülasyonlar yapanlar, Arap isyanına bir de bu açıdan bakmayı denesinler. Müslüman Arap halkının, ABD gibi yabancı güçler tarafından yönetildiğini, yönlendirildiğini, isyana sevkedildiğini düşünenler, hayatın tabiatına müdahale etme teşebbüsündeki Arap diktatörlüklerin, ilanihaye yaşayacağını mı zannediyorlardı. Böyle bir düşünce ve iddia, Arap halkına ne kadar ağır bir iftiradır. Batılı, Kemalist, ateist, solcu vesaire taifenin Araplara hakaret etmemek konusunda bir hassasiyet taşımadığını biliyoruz da, Müslümanların böyle bir iddia ile ortaya çıkması, izahı imkansız bir tavırdır.
ABD veya AB gibi batılılar isyanları başlatmış olsalar bile, isyanın hangi mecraya ve havzaya döküleceğini tayin edecek güçleri yoktur. Çünkü İslam coğrafyasındaki halk ayaklanmaları “tabii olarak” İslam havzasına dökülür. Bunun başka bir yolu yok, başka bir mecra oluşturulamaz, başka bir havzada zapt edilemez.
Ayaklanan Müslüman halkların tabii olarak İslam havzasına dökülmesi, İslam ülkelerinin birbirine meyletmesine, birbiriyle münasebetlerini geliştirmesine, birbiriyle derin ittifaklar kurmasına sebep olur. Hayat, benzeyenleri bir araya getirir, benzemeyenleri (hatta zıt olanları) birbirinden ayrıştırır, hayatın tabiatı budur.
*
Devrim süreçlerini tamamlayan, devrim süreçlerindeki problemleri çözen, yeniden inşa süreçlerine giren Arap ülkeleri, tabii olarak Türkiye ile ittifak yapacaktır. Hayatın tabii mecraları her şeyden güçlü ve mühimdir. Bu hususu anlamayanlar, bir sürü akla sığmaz (ama kendi sanal akıllarına sığıyor) düşünce üretiyor, Türkiye’nin bu gelişmelerden faydalanamayacağını, Müslümanların birleşemeyeceğini, birbirleriyle rekabet edeceğini söylüyor. Mesela Mısır ile Türkiye’nin işbirliği değil de rekabet içine gireceğini, bölgede inisiyatifi kendi ellerine almak isteyeceğini düşünüyor. Dünyada İslam karşıtı büyük güçler olmasa ve İslam ve Müslümanlar dış tehditle karşılaşmasalar belki doğru olabilir ama bugünün şartlarında Mısır Türkiye ile rekabet etmekten ne kazanabilir ki.
İslam dünyası önce hayatın tabiatına müdahale denilebilecek tüm sanal yapıları temizliyor, sonra da hayatın kültürel tabiatına (kendi dinine, İslam’a) aykırı olan unsurları temizleyecek ve birbirine doğru tabii olarak akacaktır. Bu akışın önüne baraj kurmak, akışın istikametini değiştirmek isteyenler olacaktır, dikensiz gül bahçesinde yaşamıyoruz ama neticede su tabii mecrasını bulur, kendi hususi menziline dökülür.
*
Merhum Necmettin Erbakan’ın İslam ülkelerindeki İslami hareketler ve halklar üzerindeki etkisi ve onların sevgisi bilenlere malum. İşte tabii olan budur. O zaman İslam ülkelerindeki muhalefet hareketleri olan İslami gurupların bir kısmı ülkelerinde şimdi iktidara geldiler, diğer kısmı ise sırasını bekliyor. O zamanın Türkiye’deki İslami muhalefet lideri olan Erbakan’ın, İslam ülkelerindeki İslami muhalefet tarafından sevilmesi ne kadar tabii ise, şimdi Akparti’nin ve liderinin, devrim süreçlerini tamamlamış Arap ülkelerinde hem siyasi iktidar hem de halk tarafından sevilmesi o kadar tabiidir. İşte Türkiye’nin “tabii gücü”…
*
Türkiye bundan sonra İslam coğrafyasında tabii olarak sevilecek, sevilmeye devam edilecek, Müslüman halklar ve topluluklar Türkiye’ye yönelecektir. Türkiye herhangi bir faaliyet gerçekleştirmediği durumda bile netice böyle olacaktır. Zaten bundan dolayı “tabii güç” diyoruz. Ama Türkiye yerinde durmayacak, hızlı şekilde çalışmaya devam edecek, İslam ülkeleri için özel projeler geliştirecek ve tabii gücünü, bil-fiil sahaya sürecektir.
İnsanın ve hayatın tabiatını keşfedenler, kültürün halklar üzerindeki tesirini bilenler, İslam imanının ne kadar derine nüfuz ettiğini anlayanlar, Türkiye’nin tabii ve fiili gücünü idrak etmeli, buna karşı muhalefet tavrı takınmak yerine katkıda bulunmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir