TÜRKÜLER MODERNİST KAFAYLA DİNLENİLEMEZ

Türküler Modernist Kafayla Dinlenilmez
Allah aşkına söyleyiniz! Modern hangi edebî metinde ve mûsikide iki mânaya gelen “sen ağlama kirpiklerin ıslanır / ben ağlayım ki belki gönül uslanır” diyen ve sûreti aşıp aşktaki teslimiyetin “yedinci kat” ötesini ifade eden bir cümle kurulabilir.

“Sen bağ ol ki ben de o bağın gülü olayım” diyor türkümüz. Yani, cennet anlamına gelen bağın nadide parçası olan bir gül olmak istiyor âşık. Dahası, “sen efendi ol, ben de kapın da kul olayım” diyor irfan sahibi Hak âşığı.

Türküde geçen “efendi, “kul” ve “kapı” kelimelerinin, modernistlerin, materyalist ve homo-ekonomikis düşünceden ürettikleri “patron-işçi” kavramlarıyla bir alâkası yoktur.
“Efendi”, Efendimiz (s.a.v)’in güzide bir sıfatıdır. Hakikate çağıran bir mübârek peygamberin duruşudur. Bir başka mânasıyla efendi, ilahî ve beşerî mâşuk (âşık olunan)tur, bir mürşid- kâmildir, bir dergâhın pîridir.
“Kul”, Lûgatcesi “Allah’a nazaran kul. Türküdeki mânasıyla gönül ve inanç cihetinden sevgili bir büyüğe, bir ehl-i kâmile bende ve râm olan kişidir. Modernistlerin bakışıyla ezilen ve zorla hizmet ettirilen köle değildir. Hz. Peygamberimizin kapısında kul, yani ümmet olanların vasfıdır.
Kapı” ise türküdeki tedaisi ile dergâh, tekke, manevî bir ikametgâhdır. Medeniyetimizde kapının mânası çoktur: Dil Kapısı, Gönül kapısı, Şeriat kapısı, Tarikat kapısı, Marifet kapısı, Hakikat Kapısı gibi zengin anlamları vardır.

Gönülleri ve fikirleri pozitivist mantığa göre güdülen modernist zümrelerin bu türküyü anlamaları mümkün değildir? Dahası modern-seküler bir kafayla, bir sevgiliye, bir mübârek kişiye gönülden teslim olan insanın aşkınlığı idrak edilemez. Mübârek türkümüze bir daha kulak verelim:

“Hümâ Kuşu yükseklerden seslenir / Yâr koynunda bir çift suna beslenir / Sen ağlama kirpiklerin ıslanır / Ben ağlayım ki belki gönül uslanır / Sen bağ ol ki ben bahçende gül olayım / layık mıdır yanıp yanıp kül olayım / Sen efendi, ben kapında kul olayım / koy desinler bu da bunun kuludur.”

“Hümâ kuşu”nun lûgatçesi, “üzerinden uçtuğu kimselere devlet ve mutluluk getirdiğine inanılan kuştur. Tasavvufta, mâna katının yükseklerinde seyr u sülûk eden, enginlere sığmayan sâliki temsil eder. Kimi zaman Hümâ kuşu gibi yükseklerde uçup mağrurlaşan bir hâlin ifadesidir.

Türküdeki mânasıyla, âşık, Hümâ kuşu gibi yârine sevdasını vecdin en yüksek yerinden, yani aşkın en derin cihetiyle ifade eder. Yârin ağlamasına gönlü razı olmaz. Ben ağlayıp niyaz edeyim ki, belki âşık gönlüm felah bulur, rahatlar. Yârine, sen bağ, yani cennet veya cennetden bir yer ol ki, ben de orada gül olayım. Gül olmak arzusunda Efendimiz (s.a.v)’e hasret ve telmih var.

Modern zihniyette “dost” yoktur, “partner” vardır. “Dost”, medeniyetimizde ve derûnumuzda sevip saydığımız, yokluğunda hasretini çektiğimiz bir gönül insanıdır ki, ona olan meftunluğumuzu ancak şu yanık türküyle anlatabiliriz:

“Bin cefalar etsen almam üstüme oy / Gayet şirin geldi dillerin dostum oy / Varıp yâdellere meyil verirsen oy / Kış ola bağlana yolların dostum dostum.”

Türkünün ezgileştirdiği bu sevgi, bu gönül dostluğu, bu icazlı ve sanatlı ifade, dahası bu Türkçe, hangi modern nesir ve şiirde olabilir? Bin cefasına razı olduğu dostuna, gurbet ellere meyledip dönmezsen “kış ola bağlana yolların dostum” diyerek gönlünün en derin, en âşkın yerinden sesleniyor.

Şu türkümüzün mânasını bilmeyen bir insanın Türk milletine aidiyetinde eksiklik var demektir. Böylelerine, Türkçe’nin derûnunu anlamayan ve bin yıllık tasavvuf kültürüne yabancı kalmış bir modernist diyebiliriz ancak: “El vurup yâremi incitme tabip / Bilmem sıhhat bulmaz hicraneler var / Dest vurup da yârem eylersin derman / Her can kabul etmez viraneler var / Vay dünya dünya yalansın dünya / Yalan ile yalan olansın dünya…”

Diyor ki âşık: Gönlümdeki hakikat aşkından dolayı oluşan yaralardan, yani derd-i gamlardan beni kurtarmak istiyorsun, yaralı gönlüme “dest vurup”, yani el atıp çâre bulmak istersin. Fakat ben derdimden memnunum. Kendini göstermeyen nice gönüllerde iflah olmaz hicraneler, yani şiddetli dost ayrılığından dolayı aşk acısı var. Aşk derdinden her canın, yani ruhun katlanamayacağı viraneye dönmüş, perişan ve harap olmuş kişiler var. Bu dünya yalandan ibaret vefâsız bir yerdir.

Modern dünyada “tabib”in mâna ve vasıflarını, gönlümüzdeki yaralara merhem olamayan, çatık kaşlı, general edalı yalnızca neşter kullanan ve ilaç isimleri bilen “muasır” Avrupa’nın doktor” larına dönüştürdüler.
Erbabı bilir ki, “tabib” tasavvuftan beslenen türkülerde mürşit ve şeyh mânasındadır: Tabib-i ruhanî. Âşık kimi zaman türküyle de derdini ona açar, içindekini döker.

Sevdasından vecde geçmiş, sevdiğini dünyanın her nesne ve varlığından kıskanan bir âşık yüreğin dilinden ancak şu türküyü duyabilirsiniz: “Mühür gözlüm seni elden / Sakınırım kıskanırım / Uçan kuştan esen yelden / Sakınırım kıskanırım / Yağan kardan esen yelden / Sakınırım kıskanırım.”

Gönlü ve kafası modernizmin kirliliğine bulaşmış zavallı nesil, hulûs-ı kalple sevdiğine “mühür gözlüm” demeyi akıl edebilir mi? “Mühür gözlü”, iri ve siyah gözlü” demektir. Sevgilinin gözlerinin “mühre” benzetilmesi mânasız değildir.
Dîvan Edebiyatı’nda mühür “sevgilinin ağzı ve dudakları”dır. Siyah, kültürümüzde “fena talih, hüzün” demekse de, âşık dilinde sevgilinin siyah gözlü olması, bakışı sonsuz geceler gibi derûna çekici ve maverayı hatırlatıcı mânasına gelir.

Türkülerin dilini ve derûnunu bilmeyenler ne bahtsız insanlardır.

———– —————— ————–
ALİ İLBEY
ilbeyali@hotmail.com

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir